Köşe Yazıları
Esma Ocak ve Kazlar Üzerine…
Yayınlanma
12 sene önceTarih
Yazar
hamditemelBu yazımda sizlere güçlü, bir o kadar da zeki ve yetenekli bir kadından bahsetmek istiyorum. Henüz ortaokuldayken ilk roman denemesini yapan, ailesi tarafından genç yaşta evlendirilerek tahsilini yarım bırakmak zorunda kalan ve 33 yaşında eşinin vefatı dolayısıyla onun işlerini üstlenen bir hanımağa… Şair Ahmet Arif’in teşvikiyle yayımlanan, Atık Yılmaz tarafından sahneye uyarlandıktan sonra 1991 yılında Berlin Film Festivalinde Festival Özel Ödülü de dahil bir çok uluslar arası ödül alan ilk öykü kitabı “Berdel”, Berdel’le birlikte tiyatroya da uyarlanan bir başka öykü “Yeni Çardak” ve Kırlar Dağının Düzü, Kuyudaki Ses, İçerdeki Avcı gibi bir çok kitabın yazarı güçlü bir kalem… Diyarbakır’ı Tanıtma Kültür ve Dayanışma Vakfında ölümüne dek başkanlık görevini yürüten bir gönül dostu… Evet hepinizin anladığı gibi Sayın Esma Ocak’tan bahsediyorum. O bütün bu adanmışlığının yanında sevgi bir anneydi aynı zamanda… Bir ömre sığdırdığı bin bir güzellikle gönüllere taht kuran güçlü bir kadın, güçlü bir kalem…
Facebook sayfamı takip eden dostlarım hatırlayacaktır, geçtiğimiz günlerde “ kaz kafalı” deyimini destekler bir video paylaşmıştım. Kaz kendi bünyesinden en az 20 kat büyük ineğe kafa tutuyor, her seferinde inek onu kovalasa da tekrar dönüp saldırıya geçiyordu.
Bu videoyu paylaştıktan sonra, Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Kemal Timur hocamızdan bir e-mail aldım. Bu videoyla birlikte “kaz kafalı” deyimini de çürüten Diyarbakırlı olması dolayısı ile de ayrı bir gurur duyduğumuz Sayın Esma Ocak’ın “Kazın Onuru” adlı yaşanmış bir hikayesini gönderdi. Okuyunca çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Durum böyle olunca da bu hoş hikayeyi sizlerle paylaşmak, bu vesile ile de Diyarbakır’ın gururu Yazar Esma Ocak Hanımefendi’yi rahmet ve saygıyla anmak düşer bana da…
KAZIN ONURU
Bana, “Hayvan gibi! Kuş beyinli! Kaz kafalı!” sözlerini yasaklatacak bir olay geçti başımdan. Laf! Kaz kafalıymış! Ne saçma bir tanımlama! Ben size, tanık olduğum bir olayı anlatayım da, kazın kafasının olup olmadığına siz karar verin.
Aman onları koruyorum, propagandalarını yapıyorum fikrine kapılmayın sakın! Kazların ruh dünyalarıyla içgüdüsel sezgilerini abartacağım da ne olacak yani. Zavallıcıklar seçime falan mı girecekler?
Bakın ne oldu. Köyde olduğum bir gün, yoksul bir kadın, paraya gereksinimi olduğundan, yumurtladıkları halde, ayaklarından birbirine bağlayıp getirdiği iki kazı satmak istediğini söyledi. Yalvaran bakışlarla yüzüme baktığından, bu hayvanlardan hiç hoşlanmadığım halde “almıyorum” diyemedim ve satın aldım.
Komşum Fatma kadına da:
-Bu kazları götürüp birine kestiriver, ne olur! dedim. Birkaç saat içinde çiçeklerimi yok edebilirler çünkü.
Fatma kadın, kazları eline alıp karınlarıyla kasıklarını epey elleyip mıncıkladıktan sonra:
-Kestirmeyelim hanım! dedi. Kadın doğru söylemiş, yumurtlar bunlar.
-Aman istemem! dedim. Kaz yumurtasını ne yapacağım? Kestiriver Allahaşkına, başıma dert etme şunları.
-Madem gözden atmışsın, bana ver. Kuluçkaya yatırayım, yavrular çıkıp büyüdükten sonra bölüşelim. Yarısı bana, yarısı sana olsun dedi.
Yarısı dediğin kaz yavrularını ne yapacağım Fatma kadın?
-Aman hanıımm “ne yapacağım” ne demek? Ben büyüttükten sonra senin için satar, parasıyla bir kuzu alırım, kestirir afiyetle yersiniz. Yoktan var etmek, hiçten para kazanmak fena mı yani? Siz şehirliler de çok hazır yeyicilersiniz haa!. diyerek işaret parmağını beni yerer anlamda sallayınca utandım:
-İyi ya! yanıtını verdim, kazları alıp gitti. Uzun bir süre geçti aradan. Bir gün gelerek?
Kazlarımızın biri üç, diğeri beş yumurta yumurtladı hanım, dedi. Tam zamanıdır, kuluçkaya yatıracağım, yirmi beş tavuk yumurtası almam gerek ama param yok.
-Tavuk yumurtası ne olacak?
-Bu sekiz kaz yumurtasını bir kazın altına, yirmi beş tavuk yumurtasını da bir hafta sonra, diğer kazın altına koyacağım, dedi. Kaz civcivleri bir ayda, tavuk civcivleri yirmi iki günde yumurtadan çıkarlar. Aynı günde kuluçkadan kalkmalarını sağlamak için öyle yapacağım. Yani bir ay sonra sekiz kazımızla, yumurtalar cılk çıkmazsa yirmi beş civcivimiz olacak.
-Verdiğim yüz yirmi beş lirayı alırken de:
-Yumurtaları aldıktan sonra tuzlu suya koyacağım hanım.
-O niye? Güldü:
-Kazları kandırmak için, dedi. Tuzlu suda kalınca yumurtalar kendi yumurtaları gibi ağırlaşacak ki üstünde otura.
Bu bilgiyi verdikten sonra gitti. Arada bir kazlardan konuşuyorduk “Şu kadar kaldı kuluçkadan kalkmalarına” derken, yüzü, gözleri ışıyordu.
Bir gün, yer yer çırmaklanmış soluk yüzünden düşen bin parça bir halde geldi. Gözlerinde düş kırıklığı karışık bir yıkımın izleri vardı. Bir felakete uğradıklarını sandığımdan tedirginlikle:
-Ne oldu Fatma kadın? diye sordum.
-Başıma gelenleri, o kör olasıca kazın edip işlediklerini sorma, dedi.
-Yani bu perişan halinin nedeni kazlar mı?
-Kazlar helbet!
Parçalanmış namaz beziyle, benekler halinde didiklenip kan oturmuş ellerini gösterdi.
-Çok merak ettim doğrusu anlat hele!
Günlerini sayıyordum, diye başladı. Dün gece civcivlerin yumurtadan çıkmaları gerekirdi. Sabaha yakın lambayı yakarak, ahıra gittim. Baktım tamam. Yumurtaları gagalamış çıkmaya hazırlanıyor civcivler. Bir sevindim, bir neşelendim ki sorma gitsin. Civcivlerin o güzelliği, o sarı-beyaz yumuşaklığı oldum olası yüreğimi kaldırır. Neden bilmem, kuş milletini çok severim. O keyif içinde gidip sabah namazımı kıldım, işlerimi bitirdikten sonra tekrar gittim ki, bir kığğ!. kığğğ!.. kıığğ. dır çıkıyor, altına tavuk yumurtası koyduğum kazdan. Az yanaştım. Yumurtadan ilk çıkan civcivi gagasının ucuyla sağa sola çevirip iyice yoklarken, tüyleri dikleşti, kığğ! kığğ!. kığğlan uzayıp sertleşti. Dünyaya acayip bir yaratık getirişinin hayreti içinde civcive baktıkça gözleri şişelenip kan çanağına döndü. Akılsız sandığımız kafasına nasıl bir fikir takıldığını, hünerini gördükten sonra anladım. Birdenbire kuluçkadan kalktı. Ucundan minik bir gaga çıkmış olan başka bir yumurtayı aralarından seçerek aldı, birkaç gaga vuruşuyla onu da çıkardı yumurtadan. Aynı yabancı yaratık olduğunu anlar anlamaz, yırtıcı bir kartal kesildi anam! Testere ağzı biçimindeki gagasını açarak fırdöndü kıpırdaşan yumurtaların etrafında ve başladı her yumurtayı bir gaga vuruşta ikiye bölmeye. Ben böyle bir şeye ömrüm içinde rastlamadım hanım!. Kırdığı her yumurtadan çıkan civcive önce dikkatle bakıyor, neslinden olmadığını anlar anlamaz gagasıyla havaya kaldırır kaldırmaz “küt” diye yere çalarak anında öldürüyordu. Bir tulumbanın koluna bastığında nasıl inip kalkarsa onun da o kopasıca başı öyle acele hareketlerle inip yumurtayı kırıyor, kalkar-kalkmaz bir yavrunun yere çalınıp öldürülmesiyle sonuçlanıyordu. Öldürdü anam öldürdü! Beş dakka içinde önü civciv ölüsü yığınıyla doldu. Hırsı, buharı dinmemişti hâlâ… Bu sefer köşede kuluçkadan yavrularını çıkarmaya hazırlanan kaza hücum getirdi. Avazım çıktığı kadar bağırıp kışkışlamak istedim. Parçalamaya hazır bir kızgınlıkla bana saldırdı. Kendimi o anda dışarı atmasam birkaç yerimden et koparacaktı. Kığğ!… Kığğ!.. Kığğ!ları dinmek bilmiyor, hırsla çırptığı kanatlarının sesi dışardan duyuluyordu.
Kapıyı usulca aralayıp bakmaya başladım. Kabarıp kanat çırpıyor, başına topraklar saçıyor, tüylerini yoluyor, gagasını bilemek ister hareketlerle yerlere sürüyor, kığıldadıkça kığıldıyordu. Aldatıldığına mı kızmıştı? Zina işlediğini mi sanıyordu, onu bilmem, ahırın içinde döndü. Allah döndü ve birden hızlanarak tekrar köşesinde uğraş veren kazcağıza saldırdı. Çıkardığı ilk civcivi bir gaga vuruşta kaptı ve yere bırakarak inceledi. Kaz yavrusu olduğunu görünce, daha beter bir gözü dönmüşlükle yere çarpıp onu da öldürdü. Artık bekleyemezdim. Koşup gelinimi çağırdım. Ne ederse etsin, öteki kazla yavrularını kurtaracaktım.. Ben elimdeki odunla kanlı katil kazı köşeye sıkıştırmaya çalışırken, gelinim diğer kazla gagalanmış yumurtalarını eleğine koyup öteki ahıra kaçırdı. Fırlayıp çıktım arkalarından. Ama eteğimden, peştamalımdan parçalar kopmuş, bacaklarım her yerinden gagalanmıştı. (Elleriyle yukardan aşağı baldırlarını sıvarcasına bir hareket yaptı). Didiklenerekten, sızıdan ayakta duracak halde değilim ya gelip sana durumu anlatmadan da edemedim. Bir harp ettik ki, harbe benzemez. (Gözlerini kapadı) uy uyy!. O kurt dişleri gibi kırtkırtlı dişleriyle, ecele benzeyen gözleri aklıma gelmiyor mu tüylerim dikleşip, yüreğim boğazıma dayanıyor vallah! Gel yirmi iki gün kuluçkada besle, suyunu yemini ver, yanını yöresini pakla et, başına da bu felaketi getirsin. Bak halime, bak hele! diye limelenmiş giysileriyle didiklenmiş ellerini gösterirken, kazı, kutsal bir hayret ve hayranlık içindeydim.
-Vah vahh!. Geçmiş olsun Fatma kadın dedim, gerçekten çok üzüldüm. Bayağı perişan etmiş seni. Bir şeyi merak ediyorum. Diğer kazın yavrularını neden öldürmek istediğini açıklaya bilir misin?
-Neden olacak kıskançlığındaaann!.. O cinayeti de utancıyla kıskançlığından işledi. Kendi altından çıkanlara piç gözüyle baktığından öldürdü yaaa…
-Peki kazların altına tavuk yumurtası koyma işini ilk kez mi yapıyordun?
-Hee ilk olarak yapıyordum. Deneyenlerin hepisi “yaptık ama bir yavru bile elde edemedik” diyorlardı ama; ben bu işte çok usta ve dikkatli olduğumdan kendime güveniyordum, denemeye kalktım, kalkmaz olaydım, işte soyu tükenesicenin başıma getirdikleri! O kadar zahmetten elimizde kala kala yedi örselenmiş kaz yumurtası kaldı. Bakalım onların da kaçı sağ çıkacak?
-Ben hakkımdan vazgeçtim, dedim, Fatma kadın! Kaz yavrularının hepsi senin olsun.
Bu sözümle dinginleşir gibi oldu. Kendisini yolcularken, başına gelenlerden sorumluymuşum gibi bir suçluluk duygusu içindeydim ve de hayalimin gerisindeki sahnede, ölen civcivlerle, yaşayan kazın trajedisi oynanıyordu.
Köyün Hanımağası Esma’ya, Kazancı beldesindeki insanlar ve özellikle de kadınlar çok güven duyarlar. Ayrıca bilmedikleri şeyleri zaman zaman gelip sorarlar. Esma Ocak da bildiği ve gücünün yettiği kadar onlara yardımcı olmaya çalışır. O dönemlerdeki şartların zorluğundan doğum yapan kadınlar genellikle köydeki ebe kadın olarak bilinen ve okumuşluğu olmadığı halde tecrübesiyle bazı şeyler öğrenen kadınlara başvururlar. Böyle olmakla birlikte zaman zaman şeherli olarak bildikleri ve her zaman saygı duydukları Esma’yı da doğum olaylarında çağırırlar. Esma Ocak da erinmeden onların yardımına koşar. İşte aşağıda okuyacağımız anıda köyde yaşanmış olan bir doğum olayını Esma Ocak’ın kaleminden müşahede edeceğiz.
Beğenebilirsin
-
Bilime Adanmış Bir Hayat; Yozgatlı Prof. Dr. Hamdi Temel
-
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
-
“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
-
Akdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
-
Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu
-
Prof. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
Köşe Yazıları
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
Yayınlanma
2 gün önceTarih
18 Ağustos 2026Yazar
hamditemel
17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası
Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.
Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.
Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.
Bir gencin merakından doğan bilim
Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.
Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.
Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?
Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.
İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.
Disiplinler arasındaki buluşma noktası
İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.
Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.
Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.
Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.
Tıp neden yapılır?
İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.
Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:
Tıp neden yapılır?
Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.
Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:
Hasta.
Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.
Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru
İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.
Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:
İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?
Son söz: bizden sonra ne kalacak?
İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.
Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?
17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.
Köşe Yazıları
Akdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
Yayınlanma
3 hafta önceTarih
30 Temmuz 2026Yazar
hamditemel
Bazı toplantılar vardır; yapıldığı gün sona erer.
Bazıları ise geleceğe bırakılan önemli bir iz olur.
27-28 Temmuz 2026 tarihlerinde Yozgat Bozok Üniversitesi ile Akdağmadeni Belediyesi iş birliğinde gerçekleştirdiğimiz “Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu” işte böyle bir organizasyondu.
Bu sempozyum yalnızca bilimsel bildirilerin sunulduğu akademik bir toplantı değildi.
Aynı zamanda Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel mirasını modern bilimle buluşturma çabasının önemli bir başlangıcıydı.
Geçtiğimiz yıl düzenlediğimiz “Sağlık Bilimleri Açısından Lavanta Sempozyumu” ile tıbbi ve aromatik bitkileri sağlık bilimleri perspektifinden ele alan bilimsel bir yolculuğa çıktık. Bu süreçte lavanta üzerine bir yüksek lisans tezini başarıyla tamamladık ve elde edilen bilimsel birikimi “Sağlık Bilimleri Açısından Lavanta” kitabıyla kalıcı bir esere dönüştürdük. Bu yıl ise “Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu” ve yayımladığımız kitabımızın oluşturduğu bilimsel ivme sayesinde salep üzerine yeni bir yüksek lisans tez çalışmasını başlatmış bulunuyoruz. Bu gelişme, düzenlediğimiz sempozyumların ve hazırladığımız bilimsel eserlerin yalnızca bilgi paylaşımıyla sınırlı kalmadığını; aynı zamanda yeni araştırmalara, lisansüstü tezlere ve geleceğin bilim insanlarının yetişmesine doğrudan katkı sağladığını göstermektedir.
Aslında hedefimiz çok açık.
Ülkemizin sahip olduğu olağanüstü bitki zenginliğini yalnızca geleneksel bilgilerle değil, bilimsel araştırmalarla değerlendirmek ve bu değerleri ulusal ve uluslararası bilim dünyasına kazandırmak.
Salep neden bu kadar önemli?
Toplumun büyük bölümü salebi yalnızca kış aylarında içilen sıcak bir içecek olarak tanıyor.
Oysa bilim insanları için salep bundan çok daha fazlasıdır.
Salep;
botanikten farmakolojiye,
tıptan eczacılığa,
gıda teknolojisinden biyoteknolojiye,
kozmetikten biyomalzeme teknolojilerine kadar çok sayıda disiplinin ortak çalışma alanıdır.
İçerdiği glukomannan başta olmak üzere biyolojik olarak aktif bileşenler nedeniyle fonksiyonel gıda olarak değerlendirilen salep, gelecekte doğal ürün temelli birçok araştırmanın merkezinde yer alabilecek potansiyele sahiptir.
Bugün ilaç sanayisi doğal molekülleri araştırıyor.
Fonksiyonel gıda sektörü hızla büyüyor.
Biyoteknoloji çevre dostu doğal hammaddelere yöneliyor.
İşte salep tam da bu noktada stratejik bir ürün olarak karşımıza çıkıyor.
Akdağmadeni önemli bir değere sahip
Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından mahreç işaretiyle tescillenen Akdağmadeni Salebi, yalnızca ilçemizin değil, ülkemizin önemli doğal değerlerinden biridir.
Ancak bu değerin gerçek anlamda ekonomik ve bilimsel kazanıma dönüşebilmesi için tanıtım kadar araştırmaya da ihtiyaç vardır.
Bu nedenle sempozyum boyunca sadece salebin geleneksel kullanımını değil;
orkide türlerinin korunmasını,
üretim tekniklerini,
moleküler standardizasyonu,
mikotoksin ve gıda güvenliğini,
farmakolojik özelliklerini,
nörolojik hastalıklarla ilişkisini,
enfeksiyon hastalıklarındaki potansiyelini
ve farklı endüstriyel kullanım alanlarını alanında uzman bilim insanlarıyla değerlendirdik.
Bilimsel toplantılar ancak farklı disiplinler aynı masa etrafında buluştuğunda gerçek anlamını kazanır.
Bu sempozyum bunu başarmıştır.
Bilimsel iş birliklerinin güzel bir örneği
Bu organizasyonun en önemli yönlerinden biri de üniversite ile yerel yönetimlerin örnek iş birliğini ortaya koymasıdır.
Bilime ve akademik çalışmalara verdikleri güçlü destek nedeniyle Yozgat Bozok Üniversitesi Rektörümüz Prof. Dr. Evren Yaşar’a, sempozyumumuza ev sahipliği yapan ve “Sağlık Bilimleri Açısından Salep” kitabımıza sponsor olarak büyük katkı sağlayan Akdağmadeni Belediye Başkanımız Uzm. Dr. Nezih Yalçın’a ve özveriyle çalışan belediye ekibine teşekkür ediyorum.
Bu destekler, yalnızca bir etkinliğin gerçekleşmesini sağlamamış; aynı zamanda bilimin toplumla buluşmasına önemli katkı sunmuştur.
Sempozyum kapsamında tanıtımını gerçekleştirdiğimiz “Sağlık Bilimleri Açısından Salep” kitabı da bu ortak emeğin en somut ürünlerinden biri oldu. Farklı üniversitelerden ve disiplinlerden değerli akademisyenlerin katkılarıyla hazırlanan bu eseri, bölüm yazarlarımıza takdim etmek sempozyumun en anlamlı ve gurur verici anlarından biriydi. Uzun ve titiz bir bilimsel çalışmanın ürünü olan kitabımızın, yazarlarımızın ellerinde hayat bulduğunu görmek hepimize ayrı bir heyecan ve mutluluk yaşattı. Bu an, yalnızca bir kitap takdimi değil; ortak emeğin, bilimsel dayanışmanın ve akademik paylaşımın güzel bir simgesi olarak hafızalarımızda yer etti.
Açılış konuşmamda ifade ettiğim gibi;
“Bizim hedefimiz yalnızca bir sempozyum düzenlemek değildir. Amacımız; ülkemizin tıbbi ve aromatik bitki zenginliğini bilimsel çalışmalarla desteklemek, geleneksel bilgiyi modern bilimle buluşturmak, yerel değerlerimizi ulusal ve uluslararası platformlarda görünür hâle getirmek ve bu toplantıları sürdürülebilir bir bilim geleneğine dönüştürmektir.”
Bu anlayış, geleceğe bakışımızın da temelini oluşturmaktadır.
Bilim, yalnızca laboratuvarlarda yapılan deneylerden ibaret değildir.
Bilim; yerel değerleri evrensel bilgiye dönüştürebilmektir.
Bilim; doğayı koruyarak kalkınabilmektir.
Bilim; kültürel mirasımızı gelecek nesillere aktarabilmektir.
Akdağmadeni Kaymakamımız Sayın Cafer Kaymakçı’nın açılışta dile getirdiği şu değerlendirme, sempozyumun ruhunu çok güzel özetledi:
“Bu sempozyum, tamamlanmış bir çalışmanın sonuç toplantısı değil; Akdağmadeni salebinin bilimsel yolculuğunda yeni bir aşamanın başlangıcıdır.”
Gerçekten de bu organizasyonu bir son değil, bir başlangıç olarak görüyoruz.
Geçtiğimiz yıl lavanta ile başlayan bilimsel yolculuğumuz bu yıl salep ile devam etti.
Bilim üretildikçe gelişir.
Bilgi paylaşıldıkça çoğalır.
Ve inanıyorum ki Akdağmadeni’nde başlayan bu bilimsel yolculuk, gelecekte ülkemizin tıbbi ve aromatik bitkiler alanındaki en önemli bilimsel geleneklerinden biri olacaktır. Bu yolculukta bizi en çok mutlu eden ise yalnızca akademisyenlerin değil, Akdağmadeni halkının da bu bilimsel heyecana ortak olmasıydı. Sempozyum boyunca konferans salonunu dolduran vatandaşlarımız, bilimin toplumdan kopuk olmadığını; aksine toplumla buluştuğunda gerçek değerini kazandığını bir kez daha gösterdi. Bu ilgi, Akdağmadeni’nin yalnızca salebiyle değil, bilime verdiği değerle de anılacağının en güzel göstergesi oldu.
Köşe Yazıları
Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük
Yayınlanma
1 ay önceTarih
15 Temmuz 2026Yazar
hamditemel
Bugün sanki başka bir duygusallık var üzerimde.
Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.
Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?
Yolları mı?
Binaları mı?
Alışveriş merkezleri mi?
Bence hayır…
Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.
Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.
Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.
Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.
Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.
Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.
Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.
İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.
Bugün teknoloji gelişti…
Zenginleştik…
Evler büyüdü…
Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.
Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…
Oysa her konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.
Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.
Mesela madımak sadece bir yemek değildir.
Arabaşı sadece bir çorba değildir.
Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.
Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…
Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.
Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.
Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.
Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim
En büyük serveti insanıdır.
Çalışkan insanıdır.
Dürüst insanıdır.
Vefalı insanıdır.
Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.
Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.
Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.
El sanatlarımız unutuluyor.
Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.
İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.
Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.
Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.
Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.
Çünkü insan doğduğu yeri sever.
Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.
Bildiği kadar sahip çıkar.
Gelin…
Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.
Eski konaklarımızı gezelim.
Türkülerimizi dinleyelim.
Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.
Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.
Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.
Çünkü bir gün onlar olmayacak.
Ama onların anlattıkları kalacak.
Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.
Unutmayalım…
Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.
O kökü korursak, geleceğimiz de güçlü olacaktır.
Bu gün de böyle bir şeyler içimden geçti işte.
Bilime Adanmış Bir Hayat; Yozgatlı Prof. Dr. Hamdi Temel
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
Akdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu
Prof. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük
Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım
Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon
Bir Çaydanlık Dolusu Umut: Kaynatılan Su Mikroplastiklerden Kurtulabilir mi?
Esma Ocak ve Kazlar Üzerine…
İçim İçime Sığmıyor
Bu sıralar yazmak istemiyorum ustam!
Limon Tuzu: Masum Bir Ekşilik mi, Bilinmesi Gereken Bir Kimya mı?
İnsanlığımızı Geri Getirdin Bize Koronavirüs!
Su gibi aziz ol!
Sosyal medya kullanıcılığı sosyalliğimizi etkiliyor
Plastik kaplamalar ve atıklar ruh halimi de bozuyor!
Yeryüzünde hiçbir plastik atık kalmamalı!
Dicle Üniversitesinde bordan yarı sentetikli el yumuşatıcı krem üretildi
Trendler
-
Köşe Yazıları2 ay önceYozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım
-
Köşe Yazıları2 ay önceGeleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon
-
Haberler1 hafta önce“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
-
Genel3 ay önceBir Çaydanlık Dolusu Umut: Kaynatılan Su Mikroplastiklerden Kurtulabilir mi?
-
Köşe Yazıları1 ay önceBiz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük
-
Köşe Yazıları3 hafta önceAkdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
-
Haberler1 ay önceProf. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
-
Genel4 hafta önceSağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu
