Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Esma Ocak ve Kazlar Üzerine…

Yayınlanma

Tarih

Bu yazımda sizlere güçlü, bir o kadar da zeki ve yetenekli bir kadından bahsetmek istiyorum. Henüz ortaokuldayken ilk roman denemesini yapan, ailesi tarafından genç yaşta evlendirilerek tahsilini yarım bırakmak zorunda kalan ve 33 yaşında eşinin vefatı dolayısıyla onun işlerini üstlenen bir hanımağa… Şair Ahmet Arif’in teşvikiyle yayımlanan, Atık Yılmaz tarafından sahneye uyarlandıktan sonra 1991 yılında Berlin Film Festivalinde Festival Özel Ödülü de dahil bir çok uluslar arası ödül alan ilk öykü kitabı “Berdel”, Berdel’le birlikte tiyatroya da uyarlanan bir başka öykü “Yeni Çardak” ve Kırlar Dağının Düzü, Kuyudaki Ses, İçerdeki Avcı gibi bir çok kitabın yazarı güçlü bir kalem… Diyarbakır’ı Tanıtma Kültür ve Dayanışma Vakfında ölümüne dek başkanlık görevini yürüten bir gönül dostu…  Evet hepinizin anladığı gibi Sayın Esma Ocak’tan bahsediyorum. O bütün bu adanmışlığının yanında sevgi bir anneydi aynı zamanda… Bir ömre sığdırdığı bin bir güzellikle gönüllere taht kuran güçlü bir kadın, güçlü bir kalem…

Facebook sayfamı takip eden dostlarım hatırlayacaktır, geçtiğimiz günlerde “ kaz kafalı” deyimini destekler bir video paylaşmıştım. Kaz kendi bünyesinden en az 20 kat büyük ineğe kafa tutuyor, her seferinde inek onu kovalasa da tekrar dönüp saldırıya geçiyordu.

Bu videoyu paylaştıktan sonra, Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Kemal Timur hocamızdan bir e-mail aldım. Bu videoyla birlikte “kaz kafalı” deyimini de  çürüten Diyarbakırlı olması dolayısı ile de ayrı bir gurur duyduğumuz  Sayın Esma Ocak’ın “Kazın Onuru” adlı yaşanmış bir hikayesini gönderdi. Okuyunca çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Durum böyle olunca da bu hoş hikayeyi sizlerle paylaşmak, bu vesile ile de Diyarbakır’ın gururu Yazar Esma Ocak Hanımefendi’yi rahmet ve saygıyla anmak düşer bana da…

KAZIN ONURU
Bana, “Hayvan gibi! Kuş beyinli! Kaz kafalı!” söz­lerini yasaklatacak bir olay geçti başımdan. Laf! Kaz kafalıymış! Ne saçma bir tanımlama! Ben size, tanık olduğum bir olayı anlatayım da, kazın kafa­sının olup olmadığına siz karar verin.

Aman onları koruyorum, propagandalarını yapıyo­rum fikrine kapılmayın sakın! Kazların ruh dünyalarıyla içgüdüsel sezgilerini abartacağım da ne olacak yani. Za­vallıcıklar seçime falan mı girecekler?

Bakın ne oldu. Köyde olduğum bir gün, yoksul bir kadın, paraya gereksinimi olduğundan, yumurtladıkları halde, ayaklarından birbirine bağlayıp getirdiği iki kazı satmak istediğini söyledi. Yalvaran bakışlarla yüzüme baktığından, bu hayvanlardan hiç hoşlanmadığım halde “almıyorum” diyemedim ve satın aldım.

Komşum Fatma kadına da:

-Bu kazları götürüp birine kestiriver, ne olur! de­dim. Birkaç saat içinde çiçeklerimi yok edebilirler çünkü.

Fatma kadın, kazları eline alıp karınlarıyla kasık­larını epey elleyip mıncıkladıktan sonra:

-Kestirmeyelim hanım! dedi. Kadın doğru söyle­miş, yumurtlar bunlar.

-Aman istemem! dedim. Kaz yumurtasını ne ya­pacağım? Kestiriver Allahaşkına, başıma dert etme şun­ları.

-Madem gözden atmışsın, bana ver. Kuluçkaya yatırayım, yavrular çıkıp büyüdükten sonra bölüşelim. Yarısı bana, yarısı sana olsun dedi.

Yarısı dediğin kaz yavrularını ne yapacağım Fat­ma kadın?

-Aman hanıımm “ne yapacağım” ne demek? Ben büyüttükten sonra senin için satar, parasıyla bir kuzu alırım, kestirir afiyetle yersiniz. Yoktan var etmek, hiç­ten para kazanmak fena mı yani? Siz şehirliler de çok hazır yeyicilersiniz haa!. diyerek işaret parmağını beni yerer anlamda sallayınca utandım:

-İyi ya! yanıtını verdim, kazları alıp gitti. Uzun bir süre geçti aradan. Bir gün gelerek?

Kazlarımızın biri üç, diğeri beş yumurta yumurt­ladı hanım, dedi. Tam zamanıdır, kuluçkaya yatıracağım, yirmi beş tavuk yumurtası almam gerek ama param yok.

-Tavuk yumurtası ne olacak?

-Bu sekiz kaz yumurtasını bir kazın altına, yirmi­ beş tavuk yumurtasını da bir hafta sonra, diğer kazın altına koyacağım, dedi. Kaz civcivleri bir ayda, tavuk civcivleri yirmi iki günde yumurtadan çıkarlar. Aynı gün­de kuluçkadan kalkmalarını sağlamak için öyle yapacağım. Yani bir ay sonra sekiz kazımızla, yumurtalar cılk çıkmazsa yirmi beş civcivimiz olacak.

-Verdiğim yüz yirmi beş  lirayı alırken de:

-Yumurtaları aldıktan sonra tuzlu suya koyaca­ğım hanım.

-O niye? Güldü:

-Kazları kandırmak için, dedi. Tuzlu suda kalın­ca yumurtalar kendi yumurtaları gibi ağırlaşacak ki üs­tünde otura.

Bu bilgiyi verdikten sonra gitti. Arada bir kazlardan konuşuyorduk “Şu kadar kaldı kuluçkadan kalkmaları­na” derken, yüzü, gözleri ışıyordu.

Bir gün, yer yer çırmaklanmış soluk yüzünden dü­şen bin parça bir halde geldi. Gözlerinde düş kırıklığı ka­rışık bir yıkımın izleri vardı. Bir felakete uğradıklarını sandığımdan tedirginlikle:

-Ne oldu Fatma kadın? diye sordum.

-Başıma gelenleri, o kör olasıca kazın edip işledik­lerini sorma, dedi.

-Yani bu perişan halinin nedeni kazlar mı?

-Kazlar helbet!

Parçalanmış namaz beziyle, benekler halinde didiklenip kan oturmuş ellerini gösterdi.

-Çok merak ettim doğrusu anlat hele!

Günlerini sayıyordum, diye başladı. Dün gece civ­civlerin yumurtadan çıkmaları gerekirdi. Sabaha yakın lambayı yakarak, ahıra gittim. Baktım tamam. Yumurta­ları gagalamış çıkmaya hazırlanıyor civcivler. Bir sevin­dim, bir neşelendim ki sorma gitsin. Civcivlerin o gü­zelliği, o sarı-beyaz yumuşaklığı oldum olası yüreğimi kaldırır. Neden bilmem, kuş milletini çok severim. O keyif içinde gidip sabah namazımı kıldım, işlerimi bitir­dikten sonra tekrar gittim ki, bir kığğ!. kığğğ!.. kıığğ. dır çıkıyor, altına tavuk yumurtası koyduğum kazdan. Az yanaştım. Yumurtadan ilk çıkan civcivi gagasının ucuyla sağa sola çevirip iyice yoklarken, tüyleri dikleşti, kığğ! kığğ!. kığğlan uzayıp sertleşti. Dünyaya acayip bir ya­ratık getirişinin hayreti içinde civcive baktıkça gözleri şişelenip kan çanağına döndü. Akılsız sandığımız kafası­na nasıl bir fikir takıldığını, hünerini gördükten sonra anladım. Birdenbire kuluçkadan kalktı. Ucundan minik bir gaga çıkmış olan başka bir yumurtayı aralarından seçerek aldı, birkaç gaga vuruşuyla onu da çıkardı yu­murtadan. Aynı yabancı yaratık olduğunu anlar anlamaz, yırtıcı bir kartal kesildi anam! Testere ağzı biçimindeki gagasını açarak fırdöndü kıpırdaşan yumurtaların etra­fında ve başladı her yumurtayı bir gaga vuruşta ikiye bölmeye. Ben böyle bir şeye ömrüm içinde rastlama­dım hanım!. Kırdığı her yumurtadan çıkan civcive önce dikkatle bakıyor, neslinden olmadığını anlar anlamaz gagasıyla havaya kaldırır kaldırmaz “küt” diye yere ça­larak anında öldürüyordu. Bir tulumbanın koluna bastığında nasıl inip kalkarsa onun da o kopasıca başı öyle acele hareketlerle inip yumurtayı kırıyor, kalkar-kalkmaz bir yavrunun yere çalınıp öldürülmesiyle sonuçlanıyordu. Öldürdü anam öldürdü! Beş dakka içinde önü civciv ölü­sü yığınıyla doldu. Hırsı, buharı dinmemişti hâlâ… Bu se­fer köşede kuluçkadan yavrularını çıkarmaya hazırlanan kaza hücum getirdi. Avazım çıktığı kadar bağırıp kışkışlamak istedim. Parçalamaya hazır bir kızgınlıkla bana saldırdı. Kendimi o anda dışarı atmasam birkaç yerim­den et koparacaktı. Kığğ!… Kığğ!.. Kığğ!ları dinmek bilmiyor, hırsla çırptığı kanatlarının sesi dışardan duyu­luyordu.

Kapıyı usulca aralayıp bakmaya başladım. Kabarıp kanat çırpıyor, başına topraklar saçıyor, tüylerini yo­luyor, gagasını bilemek ister hareketlerle yerlere sürüyor, kığıldadıkça kığıldıyordu. Aldatıldığına mı kızmıştı? Zina işlediğini mi sanıyordu, onu bilmem, ahırın içinde döndü. Allah döndü ve birden hızlanarak tekrar köşesinde uğraş veren kazcağıza saldırdı. Çıkardığı ilk civcivi bir gaga vuruşta kaptı ve yere bırakarak inceledi. Kaz yavrusu olduğunu görünce, daha beter bir gözü dönmüşlükle yere çarpıp onu da öldürdü. Artık bekleyemezdim. Koşup ge­linimi çağırdım. Ne ederse etsin, öteki kazla yavrularını kurtaracaktım.. Ben elimdeki odunla kanlı katil kazı köşeye sıkıştırmaya çalışırken, gelinim diğer kazla gaga­lanmış yumurtalarını eleğine koyup öteki ahıra kaçırdı. Fırlayıp çıktım arkalarından. Ama eteğimden, peştamalımdan parçalar kopmuş, bacaklarım her yerinden gaga­lanmıştı. (Elleriyle yukardan aşağı baldırlarını sıvarcasına bir hareket yaptı). Didiklenerekten, sızıdan ayakta duracak halde değilim ya gelip sana durumu anlatmadan da edemedim. Bir harp ettik ki, harbe benzemez. (Gözle­rini kapadı) uy uyy!. O kurt dişleri gibi kırtkırtlı dişle­riyle, ecele benzeyen gözleri aklıma gelmiyor mu tüylerim dikleşip, yüreğim boğazıma dayanıyor vallah! Gel yirmi iki gün kuluçkada besle, suyunu yemini ver, yanını yöresini pakla et, başına da bu felaketi getirsin. Bak halime, bak hele! diye limelenmiş giysileriyle didiklenmiş ellerini gös­terirken, kazı, kutsal bir hayret ve hayranlık için­deydim.

-Vah vahh!. Geçmiş olsun Fatma kadın dedim, ger­çekten çok üzüldüm. Bayağı perişan etmiş seni. Bir şeyi merak ediyorum. Diğer kazın yavrularını neden öldür­mek istediğini açıklaya bilir misin?

-Neden olacak kıskançlığındaaann!.. O cinayeti de utancıyla kıskançlığından işledi. Kendi altından çıkanla­ra piç gözüyle baktığından öldürdü yaaa…

-Peki kazların altına tavuk yumurtası koyma işini ilk kez mi yapıyordun?

-Hee ilk olarak yapıyordum. Deneyenlerin hepisi “yaptık ama bir yavru bile elde edemedik” diyorlardı ama; ben bu işte çok usta ve dikkatli olduğumdan ken­dime güveniyordum, denemeye kalktım, kalkmaz olay­dım, işte soyu tükenesicenin başıma getirdikleri! O kadar zahmetten elimizde kala kala yedi örselenmiş kaz yumur­tası kaldı. Bakalım onların da kaçı sağ çıkacak?

-Ben hakkımdan vazgeçtim, dedim, Fatma kadın! Kaz yavrularının hepsi senin olsun.

Bu sözümle dinginleşir gibi oldu. Kendisini yolcularken, başına gelenlerden sorumluymuşum gibi bir suçluluk duygusu içindeydim ve de hayalimin gerisindeki sahnede, ölen civcivlerle, yaşayan kazın trajedisi oynanıyordu.

Köyün Hanımağası Esma’ya, Kazancı beldesindeki insanlar ve özellikle de kadınlar çok güven duyarlar. Ayrıca bilmedikleri şeyleri zaman zaman gelip sorarlar. Esma Ocak da bildiği ve gücünün yettiği kadar onlara yardımcı olmaya çalışır. O dönemlerdeki şartların zorluğundan doğum yapan kadınlar genellikle köydeki ebe kadın olarak bilinen ve okumuşluğu olmadığı halde tecrübesiyle bazı şeyler öğrenen kadınlara başvururlar. Böyle olmakla birlikte zaman zaman şeherli olarak bildikleri ve her zaman saygı duydukları Esma’yı da doğum olaylarında çağırırlar. Esma Ocak da erinmeden onların yardımına koşar. İşte aşağıda okuyacağımız anıda köyde yaşanmış olan bir doğum olayını Esma Ocak’ın kaleminden müşahede edeceğiz.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

PET Şişelerdeki Görünmeyen Tehlike: 10 Yıl Önce Biz Araştırdık, Bugün Dünya Konuşuyor!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir şişe su satın aldığımızda onun ne kadar temiz olduğunu düşünürüz. Peki, suyun içerisinde bulunduğu plastik şişeden hangi kimyasalların geçebileceğini, güneş ışığının ve sıcaklığın suyun kalitesini nasıl etkilediğini hiç düşündük mü?

Özellikle yaz aylarında marketlerin önünde, araçların bagajlarında ve yol kenarlarında güneş altında bekleyen PET şişelerdeki sular, üzerinde önemle durulması gereken bir halk sağlığı konusudur.

Aslında biz bu tehlikeye yaklaşık 10 yıl önce bilimsel bir araştırmayla dikkat çekmiştik.

2016 yılında yaptığımız araştırma neyi ortaya koydu?

2016 yılında Dicle Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde (DÜBTAM), araştırmacı arkadaşım Mustafa Abdullah Yılmaz ile birlikte gerçekleştirdiğimiz ve uluslararası bilimsel bir dergide yayımladığımız çalışmada, PET şişelerdeki içme sularını ileri kütle spektrometrisi teknikleriyle analiz ettik.

Araştırmamızda UHPLC-ESI-IT-TOF MS yöntemini kullanarak başlangıçta üç polimer katkısıyla ilişkili bileşik tespit ettik: Chimassorb 81, Irgafos 168 ile ilişkili bileşik ve Oleamide.

Daha sonra PET şişelerdeki suları sekiz gün boyunca güneş ışığına maruz bıraktık. Yeniden yaptığımız analizlerde bu üç bileşiğe ilave olarak Antioxidant 2246 ve BHT adlı iki bileşik daha tespit ettik.

Böylece başlangıçta üç olan tespit edilmiş bileşik sayısı beşe yükseldi.

Bu sonuç, güneş ışığına maruz kalan PET şişelerdeki suyun kimyasal içeriğinin değişebileceğini gösteriyordu. Çalışmamız doğrudan bir sağlık zararı kanıtı sunmasa da plastik ambalajların saklama koşullarının önemini ortaya koyuyordu.

Bugün dünya neyi araştırıyor?

Aradan geçen on yılda bilimsel araştırmalar çok daha ileri bir noktaya ulaştı. Artık yalnızca plastiklerden suya geçebilen kimyasal katkılar değil, gözle görülemeyen mikroplastik ve nanoplastikler de inceleniyor.

2024 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan bir araştırmada, incelenen üç şişelenmiş su markasında litre başına ortalama 240 bin mikroplastik ve nanoplastik parçacık bulunduğu tahmin edildi. Bu parçacıkların yaklaşık %90’ının nanoplastik boyutunda olduğu bildirildi.

2025 yılında Science of the Total Environment dergisinde yayımlanan başka bir araştırmada ise güneş ışığı, yüksek sıcaklık ve uzun süreli depolamanın PET şişelerle ilişkili ftalat geçişini artırabildiği gösterildi.

Yine 2025 yılında Soft Matter dergisinde yayımlanan çalışmada, 70 PET şişe on hafta boyunca güneş ışığına maruz bırakıldı. Sonuçlar, güneş ışığının plastik yüzeyinde fotokimyasal bozunmaya ve mikropartikül oluşumuna neden olabildiğini ortaya koydu.

2026 yılında yayımlanan bir araştırma ise konunun önemini daha da artırdı. Water Research dergisindeki çalışmada, sekiz farklı şişelenmiş su markası incelendi. Yüksek sıcaklık (60 °C) ve mekanik çalkalanmanın birlikte uygulandığı deney koşullarında nanopartikül sayısının yaklaşık 9,3 kat arttığı belirlendi.

Bu sonuçlar, 2016 yılında kimyasal katkılar açısından dikkat çektiğimiz güneş ışığı ve depolama koşulları sorununun, bugün mikroplastik ve nanoplastik araştırmalarıyla yeni boyutlar kazandığını gösteriyor.

İnsan sağlığı açısından ne anlama geliyor?

Mikroplastikler ve nanoplastikler, çevre kirliliğinin ötesinde insan sağlığı açısından da araştırılan önemli bir konudur.

Deneysel araştırmalarda bu parçacıkların bazı koşullarda oksidatif stres, inflamasyon ve hücresel işlevlerde değişikliklerle ilişkili olabileceği bildirilmektedir. Ancak içme suyunda mikroplastik tespit edilmesi, doğrudan insanlarda hastalık oluşturduğu anlamına gelmez.

Önemli olan, bu maddelerin hangi miktarlarda vücuda girdiğinin, dokularla nasıl etkileştiğinin ve uzun süreli maruziyetin olası sonuçlarının bilimsel olarak belirlenmesidir.

Bu nedenle hem plastik parçacıkların hem de ambalaj kaynaklı kimyasal bileşiklerin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Peki, ne yapmalıyız?

Öncelikle PET şişelerdeki suların doğrudan güneş ışığı altında ve yüksek sıcaklıklarda bekletilmemesi gerekir. Özellikle yaz aylarında araç içerisinde, balkonlarda veya açık alanlarda uzun süre bırakılan plastik su şişelerinden kaçınılmalıdır.

Tek kullanımlık PET şişelerin uzun süre tekrar tekrar kullanılması ve sıcak içeceklerle doldurulması da uygun değildir. Güvenilir içme suyuna erişimin bulunduğu durumlarda cam veya paslanmaz çelik gibi tekrar kullanılabilir kapların tercih edilmesi plastik tüketimini azaltabilir.

Burada PET şişelerde satılan bütün suların sağlığa zararlı olduğunu söylemek doğru değildir. Ancak bilimsel bulgular, uygun üretim ve depolama koşullarının titizlikle uygulanması gerektiğini göstermektedir.

Son söz

2016 yılında gerçekleştirdiğimiz araştırmada, PET şişelerdeki içme sularının güneş ışığına maruz kalması sonrasında ilave kimyasal bileşikler tespit etmiştik.

Bugün dünyanın farklı ülkelerinde yapılan araştırmalar, aynı konuyu mikroplastikler, nanoplastikler ve kimyasal migrasyon açısından daha ayrıntılı biçimde incelemektedir.

On yıl önce ortaya koyduğumuz bilimsel uyarının günümüzde hâlâ geçerliliğini koruması, araştırmaların sürekliliğinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Bilimin görevi insanları korkutmak değil, riskleri ortaya koyarak toplumu doğru bilgilendirmektir.

Unutmayalım: Suyun temiz olması kadar, hangi ambalajda ve hangi koşullarda saklandığı da önemlidir.

Sağlıklı bir gelecek için suyumuzu, çevremizi ve sağlığımızı birlikte korumalıyız.

Kaynaklar

  1. Yilmaz, M. A., & Temel, H. (2016). Screening of Polymer Additives in Drinking Water Stored in PET Bottles by UHPLC-ESI-IT-TOF MS. Journal of Environmental Science and Engineering A, 5, 59–64. https://doi.org/10.17265/2162-5298/2016.02.001
  2. Qian, N., et al. (2024). Rapid single-particle chemical imaging of nanoplastics by SRS microscopy. Proceedings of the National Academy of Sciences, 121(3), e2300582121. https://doi.org/10.1073/pnas.2300582121
  3. Massahi, T., et al. (2025). Assessing the effect of sunlight exposure and reuse of polyethylene terephthalate bottles on phthalate migration. Science of the Total Environment. https://doi.org/10.1016/j.scitotenv.2025.178480
  4. Photodegradation-driven microparticle release from commercial plastic water bottles. (2025). Soft Matter. https://doi.org/10.1039/D5SM00469A
  5. Hussain, K. A., et al. (2026). Everyday storage and handling of PET bottled water increase human exposure to nano- and microplastics: Influence of socio-economic factors. Water Research, 295, 125569. https://doi.org/10.1016/j.watres.2026.125569

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Darende’de Bir Gönül Durağı: Somuncu Baba

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bazı mekânlar vardır; yıllar geçse de insanın hafızasından silinmez. Oraya yeniden gittiğinizde yalnızca bir yeri ziyaret etmiş olmazsınız; geçmişinizden bir parçaya, eski hatıralarınıza ve belki de kendinize yeniden dönersiniz.

Malatya’daki DiscoverEU eğitim programımızın ardından yolumuz Darende’ye düşünce benim için böyle bir buluşma gerçekleşti. Uzun yıllar sonra Somuncu Baba Külliyesi’ni yeniden ziyaret etme fırsatı buldum.

Dicle Üniversitesi’nde görev yaptığım yıllarda Darende ve Somuncu Baba, fırsat buldukça ziyaret ettiğimiz yerlerden biriydi. Aradan uzun yıllar geçti. Bu nedenle külliyeye yeniden adım attığımda, bir taraftan eski günleri hatırlarken diğer taraftan ilçenin geçirdiği büyük değişimi görme imkânım oldu.

Doğrusu, gördüğüm manzara beni oldukça etkiledi.

Külliye ve çevresi son derece güzel düzenlenmiş; tarihî ve manevi doku korunurken ziyaretçilerin ihtiyaçları da düşünülmüş. Türbe, camiler, müze, kütüphane, avlular, yeşil alanlar, Tohma Çayı ve çevresindeki sosyal alanlar birbirini tamamlayan büyük bir bütün hâline gelmiş. Nitekim bugün görevlilere göre külliyenin her yıl yüz binlerce ziyaretçiyi ağırladığı belirtiliyor.

Kimdir Somuncu Baba?

Somuncu Baba olarak tanıdığımız Şeyh Hamid-i Veli, Anadolu’nun tasavvuf tarihinde önemli izler bırakmış mutasavvıflardan biridir. Kaynaklarda Hamîdüddin Aksarâyî adıyla da anılır. Eğitim ve irşat yolculuğunun ardından Bursa’ya yerleştiği; burada ekmek pişirerek halka dağıttığı ve bu sebeple halk arasında “Somuncu Baba” adıyla tanındığı aktarılmaktadır.

Onu önemli kılan hususlardan biri de yetiştirdiği insanlardır. Anadolu’nun manevi hayatında çok önemli bir yere sahip olan Hacı Bayram-ı Veli, Somuncu Baba’nın önde gelen mürid ve halifelerindendir. Hacı Bayram-ı Veli üzerinden Akşemseddin’e uzanan irfan çizgisi düşünüldüğünde, Somuncu Baba’nın etkisinin kendi yaşadığı dönemle sınırlı kalmadığı daha iyi anlaşılır.

Bursa’daki hayatıyla ilgili en çok anlatılan hadiselerden biri de beni de çok etkileyen Ulu Cami’nin açılışıyla ilişkilidir. Geleneksel anlatıya göre burada yaptığı konuşma ve Fâtiha Suresi üzerine yorumları onun ilmî ve manevi şahsiyetinin daha geniş çevrelerce tanınmasına vesile olmuştur. Ardından şöhretten uzak durmayı tercih ederek Bursa’dan ayrıldığı anlatılır.

Hayatının son döneminde yolu Darende’ye ulaşmış ve 1412 yılında burada vefat etmiştir. Kabri de bugün ziyaret ettiğimiz Somuncu Baba Külliyesi içerisindedir.

Darende’nin manevi kimliğine vurulan mühür

Somuncu Baba’nın Darende’ye bıraktığı mirası yalnızca bir türbe veya tarihî yapı olarak değerlendirmek eksik olur.

Bugün Darende denildiğinde akla gelen ilk değerlerden birinin Somuncu Baba olması bunun en açık göstergesidir. İnanç, kültür, tarih ve tabiat burada birbirine karışmış durumdadır. Bir tarafta türbeyi ziyaret eden insanlar, diğer tarafta Tohma Çayı’nın sesi; bir tarafta yüzyılların hatırasını taşıyan taş yapılar, diğer tarafta ağaçlar, çiçekler,  su ve suyun sesi…

Bütün bunlar Darende’yi yalnızca geçilip gidilen bir Anadolu ilçesi olmaktan çıkararak önemli bir inanç ve kültür turizmi merkezi hâline getirmiştir. Malatya Valiliği de Somuncu Baba ve çevresinin her yıl yüz binlerce kişi tarafından ziyaret edildiğini belirtiyor.

Bunun ekonomik ve sosyal karşılığı da vardır. Gelen ziyaretçi konaklıyor, alışveriş yapıyor, yöresel ürünleri tanıyor, ilçenin diğer tarihî ve doğal güzelliklerini ziyaret ediyor. Böylece Somuncu Baba’nın asırlar önce bıraktığı manevi miras, günümüzde Darende’nin kültürel görünürlüğüne ve turizm hareketliliğine de katkı sağlıyor.

Burada özellikle Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nın çalışmalarını da anmak gerekir. 1990’lı yıllardan itibaren gerçekleştirilen restorasyon ve çevre düzenlemeleriyle türbe çevresi genişletilmiş; müze, kütüphane, cami bölümleri, avlular ve sosyal alanlarla külliye bugünkü kapsamlı yapısına kavuşturulmuştur.  Görmeye değer yani…

Ve o meşhur balıklar…

Somuncu Baba’yı anlatıp balıkları unutmak elbette olmaz.

Külliyenin önündeki Balıklı Havuz, buranın hafızasının adeta canlı bir parçası. Kayadan çıkan suyun beslediği havuzdaki balıkların, Tohma Kanyonu içerisindeki “Balıklı Kuyular” ile havuz arasında hareket ettikleri belirtiliyor. Bugünkü havuzun oluşturulmasında da Osman Hulûsi Efendi’nin 1960’lı yıllardaki girişimlerinin önemli payı bulunuyor.

Çocukların merakla izlediği, büyüklerin başında durup seyrettiği bu balıklar külliyenin manevi ve doğal atmosferinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş.

Aslında Darende’de insanı etkileyen unsurlardan biri tam da bu: su ile taşın, tabiat ile tarihin, sessizlik ile duanın yan yana bulunması.

Tohma Çayı’nın sesi bazen size eşlik ediyor, bazen ağaçların arasından kayboluyor. Kanyonun sarp kayalıkları hemen yanı başınızda yükselirken birkaç adım ötede yüzyılların manevi mirasını taşıyan bir türbenin önünde duruyorsunuz.

Ziyaretimizin cuma gününe denk gelmesi ayrı bir güzellik oldu. Somuncu Baba Külliyesi’nde cuma namazımızı kıldık. Farklı şehirlerden gelen insanlar ile aynı safta buluşmamız ve ardından türbeyi ziyaret etmemiz, oradaki manevi atmosferi daha da güçlü hissetmeme neden oldu..

İnsan bazı yerlerden fotoğraflarla döner, bazı yerlerden ise düşüncelerle…

Darende’den her ikisiyle de dönüyorsunuz.

Somuncu Baba’nın hayatına baktığımızda öne çıkan değerlerin gösterişten uzak durmak, insanlara hizmet etmek, paylaşmak ve ilmi irfanla buluşturmak olduğunu görüyoruz. Belki de yüzyıllar sonra hâlâ insanların onun bulunduğu mekâna yönelmesinin sebeplerinden biri budur. Eksikliğimizi oradaki vecizeleri okuyarak anlıyoruz.

Ekmek dağıtarak insanların gönlüne giren bir gönül insanının adı, aradan altı asırdan fazla zaman geçmesine rağmen yaşamaya devam ediyor. Demek ki iz bırakmak böyle bir şey.

Bugün Darende’de onun adı bir türbede, bir camide veya tabelada yaşamıyor sadece; ilçenin kültüründe, turizminde, hafızasında ve insanlarında da yaşamaya devam ediyor.

Malatya’daki eğitim programımızın ardından yaptığımız bu ziyaret, benim için yıllar sonra eski bir dosta uğramak gibiydi.

Tohma’nın kıyısında biraz yürümek, balıkları yeniden görmek, Somuncu Baba’nın huzurunda dua etmek ve cuma namazını burada eda etmek gerçekten güzel bir nasip oldu.

Darende’den ayrılırken insanın zihninde suyun sesi, gözünde yeşillikler ve gönlünde güzel bir huzur kalıyor.

Yolunuz Darende’ye düşerse Somuncu Baba’ya uğramadan geçmeyin.
Tohma’nın sesini dinleyin, balıklara bakın, o tarihî mekânda biraz oturun.
Bazen bir şehri tanımak için sokaklarında dolaşmak yetmez; o şehrin gönlüne de dokunmak gerekir.

Kaynaklar: T.C. Malatya Valiliği, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı, Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.

Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen “DiscoverEU Dahil Etme Eğitim”i ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.

Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.

Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?

Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.

İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.

Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.

Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe

DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.

Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.

Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.

Seyahat değil, öğrenme deneyimi

DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.

Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.

Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.

Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.

Malatya’dan geriye kalan

Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.

Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.

SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.

Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş