Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Esma Ocak ve Kazlar Üzerine…

Yayınlanma

Tarih

Bu yazımda sizlere güçlü, bir o kadar da zeki ve yetenekli bir kadından bahsetmek istiyorum. Henüz ortaokuldayken ilk roman denemesini yapan, ailesi tarafından genç yaşta evlendirilerek tahsilini yarım bırakmak zorunda kalan ve 33 yaşında eşinin vefatı dolayısıyla onun işlerini üstlenen bir hanımağa… Şair Ahmet Arif’in teşvikiyle yayımlanan, Atık Yılmaz tarafından sahneye uyarlandıktan sonra 1991 yılında Berlin Film Festivalinde Festival Özel Ödülü de dahil bir çok uluslar arası ödül alan ilk öykü kitabı “Berdel”, Berdel’le birlikte tiyatroya da uyarlanan bir başka öykü “Yeni Çardak” ve Kırlar Dağının Düzü, Kuyudaki Ses, İçerdeki Avcı gibi bir çok kitabın yazarı güçlü bir kalem… Diyarbakır’ı Tanıtma Kültür ve Dayanışma Vakfında ölümüne dek başkanlık görevini yürüten bir gönül dostu…  Evet hepinizin anladığı gibi Sayın Esma Ocak’tan bahsediyorum. O bütün bu adanmışlığının yanında sevgi bir anneydi aynı zamanda… Bir ömre sığdırdığı bin bir güzellikle gönüllere taht kuran güçlü bir kadın, güçlü bir kalem…

Facebook sayfamı takip eden dostlarım hatırlayacaktır, geçtiğimiz günlerde “ kaz kafalı” deyimini destekler bir video paylaşmıştım. Kaz kendi bünyesinden en az 20 kat büyük ineğe kafa tutuyor, her seferinde inek onu kovalasa da tekrar dönüp saldırıya geçiyordu.

Bu videoyu paylaştıktan sonra, Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Kemal Timur hocamızdan bir e-mail aldım. Bu videoyla birlikte “kaz kafalı” deyimini de  çürüten Diyarbakırlı olması dolayısı ile de ayrı bir gurur duyduğumuz  Sayın Esma Ocak’ın “Kazın Onuru” adlı yaşanmış bir hikayesini gönderdi. Okuyunca çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Durum böyle olunca da bu hoş hikayeyi sizlerle paylaşmak, bu vesile ile de Diyarbakır’ın gururu Yazar Esma Ocak Hanımefendi’yi rahmet ve saygıyla anmak düşer bana da…

KAZIN ONURU
Bana, “Hayvan gibi! Kuş beyinli! Kaz kafalı!” söz­lerini yasaklatacak bir olay geçti başımdan. Laf! Kaz kafalıymış! Ne saçma bir tanımlama! Ben size, tanık olduğum bir olayı anlatayım da, kazın kafa­sının olup olmadığına siz karar verin.

Aman onları koruyorum, propagandalarını yapıyo­rum fikrine kapılmayın sakın! Kazların ruh dünyalarıyla içgüdüsel sezgilerini abartacağım da ne olacak yani. Za­vallıcıklar seçime falan mı girecekler?

Bakın ne oldu. Köyde olduğum bir gün, yoksul bir kadın, paraya gereksinimi olduğundan, yumurtladıkları halde, ayaklarından birbirine bağlayıp getirdiği iki kazı satmak istediğini söyledi. Yalvaran bakışlarla yüzüme baktığından, bu hayvanlardan hiç hoşlanmadığım halde “almıyorum” diyemedim ve satın aldım.

Komşum Fatma kadına da:

-Bu kazları götürüp birine kestiriver, ne olur! de­dim. Birkaç saat içinde çiçeklerimi yok edebilirler çünkü.

Fatma kadın, kazları eline alıp karınlarıyla kasık­larını epey elleyip mıncıkladıktan sonra:

-Kestirmeyelim hanım! dedi. Kadın doğru söyle­miş, yumurtlar bunlar.

-Aman istemem! dedim. Kaz yumurtasını ne ya­pacağım? Kestiriver Allahaşkına, başıma dert etme şun­ları.

-Madem gözden atmışsın, bana ver. Kuluçkaya yatırayım, yavrular çıkıp büyüdükten sonra bölüşelim. Yarısı bana, yarısı sana olsun dedi.

Yarısı dediğin kaz yavrularını ne yapacağım Fat­ma kadın?

-Aman hanıımm “ne yapacağım” ne demek? Ben büyüttükten sonra senin için satar, parasıyla bir kuzu alırım, kestirir afiyetle yersiniz. Yoktan var etmek, hiç­ten para kazanmak fena mı yani? Siz şehirliler de çok hazır yeyicilersiniz haa!. diyerek işaret parmağını beni yerer anlamda sallayınca utandım:

-İyi ya! yanıtını verdim, kazları alıp gitti. Uzun bir süre geçti aradan. Bir gün gelerek?

Kazlarımızın biri üç, diğeri beş yumurta yumurt­ladı hanım, dedi. Tam zamanıdır, kuluçkaya yatıracağım, yirmi beş tavuk yumurtası almam gerek ama param yok.

-Tavuk yumurtası ne olacak?

-Bu sekiz kaz yumurtasını bir kazın altına, yirmi­ beş tavuk yumurtasını da bir hafta sonra, diğer kazın altına koyacağım, dedi. Kaz civcivleri bir ayda, tavuk civcivleri yirmi iki günde yumurtadan çıkarlar. Aynı gün­de kuluçkadan kalkmalarını sağlamak için öyle yapacağım. Yani bir ay sonra sekiz kazımızla, yumurtalar cılk çıkmazsa yirmi beş civcivimiz olacak.

-Verdiğim yüz yirmi beş  lirayı alırken de:

-Yumurtaları aldıktan sonra tuzlu suya koyaca­ğım hanım.

-O niye? Güldü:

-Kazları kandırmak için, dedi. Tuzlu suda kalın­ca yumurtalar kendi yumurtaları gibi ağırlaşacak ki üs­tünde otura.

Bu bilgiyi verdikten sonra gitti. Arada bir kazlardan konuşuyorduk “Şu kadar kaldı kuluçkadan kalkmaları­na” derken, yüzü, gözleri ışıyordu.

Bir gün, yer yer çırmaklanmış soluk yüzünden dü­şen bin parça bir halde geldi. Gözlerinde düş kırıklığı ka­rışık bir yıkımın izleri vardı. Bir felakete uğradıklarını sandığımdan tedirginlikle:

-Ne oldu Fatma kadın? diye sordum.

-Başıma gelenleri, o kör olasıca kazın edip işledik­lerini sorma, dedi.

-Yani bu perişan halinin nedeni kazlar mı?

-Kazlar helbet!

Parçalanmış namaz beziyle, benekler halinde didiklenip kan oturmuş ellerini gösterdi.

-Çok merak ettim doğrusu anlat hele!

Günlerini sayıyordum, diye başladı. Dün gece civ­civlerin yumurtadan çıkmaları gerekirdi. Sabaha yakın lambayı yakarak, ahıra gittim. Baktım tamam. Yumurta­ları gagalamış çıkmaya hazırlanıyor civcivler. Bir sevin­dim, bir neşelendim ki sorma gitsin. Civcivlerin o gü­zelliği, o sarı-beyaz yumuşaklığı oldum olası yüreğimi kaldırır. Neden bilmem, kuş milletini çok severim. O keyif içinde gidip sabah namazımı kıldım, işlerimi bitir­dikten sonra tekrar gittim ki, bir kığğ!. kığğğ!.. kıığğ. dır çıkıyor, altına tavuk yumurtası koyduğum kazdan. Az yanaştım. Yumurtadan ilk çıkan civcivi gagasının ucuyla sağa sola çevirip iyice yoklarken, tüyleri dikleşti, kığğ! kığğ!. kığğlan uzayıp sertleşti. Dünyaya acayip bir ya­ratık getirişinin hayreti içinde civcive baktıkça gözleri şişelenip kan çanağına döndü. Akılsız sandığımız kafası­na nasıl bir fikir takıldığını, hünerini gördükten sonra anladım. Birdenbire kuluçkadan kalktı. Ucundan minik bir gaga çıkmış olan başka bir yumurtayı aralarından seçerek aldı, birkaç gaga vuruşuyla onu da çıkardı yu­murtadan. Aynı yabancı yaratık olduğunu anlar anlamaz, yırtıcı bir kartal kesildi anam! Testere ağzı biçimindeki gagasını açarak fırdöndü kıpırdaşan yumurtaların etra­fında ve başladı her yumurtayı bir gaga vuruşta ikiye bölmeye. Ben böyle bir şeye ömrüm içinde rastlama­dım hanım!. Kırdığı her yumurtadan çıkan civcive önce dikkatle bakıyor, neslinden olmadığını anlar anlamaz gagasıyla havaya kaldırır kaldırmaz “küt” diye yere ça­larak anında öldürüyordu. Bir tulumbanın koluna bastığında nasıl inip kalkarsa onun da o kopasıca başı öyle acele hareketlerle inip yumurtayı kırıyor, kalkar-kalkmaz bir yavrunun yere çalınıp öldürülmesiyle sonuçlanıyordu. Öldürdü anam öldürdü! Beş dakka içinde önü civciv ölü­sü yığınıyla doldu. Hırsı, buharı dinmemişti hâlâ… Bu se­fer köşede kuluçkadan yavrularını çıkarmaya hazırlanan kaza hücum getirdi. Avazım çıktığı kadar bağırıp kışkışlamak istedim. Parçalamaya hazır bir kızgınlıkla bana saldırdı. Kendimi o anda dışarı atmasam birkaç yerim­den et koparacaktı. Kığğ!… Kığğ!.. Kığğ!ları dinmek bilmiyor, hırsla çırptığı kanatlarının sesi dışardan duyu­luyordu.

Kapıyı usulca aralayıp bakmaya başladım. Kabarıp kanat çırpıyor, başına topraklar saçıyor, tüylerini yo­luyor, gagasını bilemek ister hareketlerle yerlere sürüyor, kığıldadıkça kığıldıyordu. Aldatıldığına mı kızmıştı? Zina işlediğini mi sanıyordu, onu bilmem, ahırın içinde döndü. Allah döndü ve birden hızlanarak tekrar köşesinde uğraş veren kazcağıza saldırdı. Çıkardığı ilk civcivi bir gaga vuruşta kaptı ve yere bırakarak inceledi. Kaz yavrusu olduğunu görünce, daha beter bir gözü dönmüşlükle yere çarpıp onu da öldürdü. Artık bekleyemezdim. Koşup ge­linimi çağırdım. Ne ederse etsin, öteki kazla yavrularını kurtaracaktım.. Ben elimdeki odunla kanlı katil kazı köşeye sıkıştırmaya çalışırken, gelinim diğer kazla gaga­lanmış yumurtalarını eleğine koyup öteki ahıra kaçırdı. Fırlayıp çıktım arkalarından. Ama eteğimden, peştamalımdan parçalar kopmuş, bacaklarım her yerinden gaga­lanmıştı. (Elleriyle yukardan aşağı baldırlarını sıvarcasına bir hareket yaptı). Didiklenerekten, sızıdan ayakta duracak halde değilim ya gelip sana durumu anlatmadan da edemedim. Bir harp ettik ki, harbe benzemez. (Gözle­rini kapadı) uy uyy!. O kurt dişleri gibi kırtkırtlı dişle­riyle, ecele benzeyen gözleri aklıma gelmiyor mu tüylerim dikleşip, yüreğim boğazıma dayanıyor vallah! Gel yirmi iki gün kuluçkada besle, suyunu yemini ver, yanını yöresini pakla et, başına da bu felaketi getirsin. Bak halime, bak hele! diye limelenmiş giysileriyle didiklenmiş ellerini gös­terirken, kazı, kutsal bir hayret ve hayranlık için­deydim.

-Vah vahh!. Geçmiş olsun Fatma kadın dedim, ger­çekten çok üzüldüm. Bayağı perişan etmiş seni. Bir şeyi merak ediyorum. Diğer kazın yavrularını neden öldür­mek istediğini açıklaya bilir misin?

-Neden olacak kıskançlığındaaann!.. O cinayeti de utancıyla kıskançlığından işledi. Kendi altından çıkanla­ra piç gözüyle baktığından öldürdü yaaa…

-Peki kazların altına tavuk yumurtası koyma işini ilk kez mi yapıyordun?

-Hee ilk olarak yapıyordum. Deneyenlerin hepisi “yaptık ama bir yavru bile elde edemedik” diyorlardı ama; ben bu işte çok usta ve dikkatli olduğumdan ken­dime güveniyordum, denemeye kalktım, kalkmaz olay­dım, işte soyu tükenesicenin başıma getirdikleri! O kadar zahmetten elimizde kala kala yedi örselenmiş kaz yumur­tası kaldı. Bakalım onların da kaçı sağ çıkacak?

-Ben hakkımdan vazgeçtim, dedim, Fatma kadın! Kaz yavrularının hepsi senin olsun.

Bu sözümle dinginleşir gibi oldu. Kendisini yolcularken, başına gelenlerden sorumluymuşum gibi bir suçluluk duygusu içindeydim ve de hayalimin gerisindeki sahnede, ölen civcivlerle, yaşayan kazın trajedisi oynanıyordu.

Köyün Hanımağası Esma’ya, Kazancı beldesindeki insanlar ve özellikle de kadınlar çok güven duyarlar. Ayrıca bilmedikleri şeyleri zaman zaman gelip sorarlar. Esma Ocak da bildiği ve gücünün yettiği kadar onlara yardımcı olmaya çalışır. O dönemlerdeki şartların zorluğundan doğum yapan kadınlar genellikle köydeki ebe kadın olarak bilinen ve okumuşluğu olmadığı halde tecrübesiyle bazı şeyler öğrenen kadınlara başvururlar. Böyle olmakla birlikte zaman zaman şeherli olarak bildikleri ve her zaman saygı duydukları Esma’yı da doğum olaylarında çağırırlar. Esma Ocak da erinmeden onların yardımına koşar. İşte aşağıda okuyacağımız anıda köyde yaşanmış olan bir doğum olayını Esma Ocak’ın kaleminden müşahede edeceğiz.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Probleme Dayalı Öğrenimin (PDÖ) yaygınlaştırılması lazım

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Geçen hafta Yozgat Bozok Üniversitesi Sürekli Eğitim ve Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen “Probleme Dayalı Öğrenme Eğitici Eğitimi Kursu” programına katıldım.

Benim için son derece önemli, eğitici, eğlendirici ve aktif bir programdı.

Gerçi bu tip eğitimlere hem eğitmen hem de katılımcı olarak çok katıldığımdan dolayı zaten yabancısı değildim ama bu tip programlara katılarak bilgi dağarcığınız artıyor ve öğrenmeye yönelik yeni metotlar hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz ve uygulama alanları bulabiliyorsunuz.

Daha önceleri “Probleme Dayalı Öğrenim (PDÖ)”  hakkında çok şeyler duymuştum fakat böyle bir eğitimi ilk defa almam beni ayrı bir heyecana dönüştürmüştü.

PDÖ yeni bir öğrenme tekniği sayılabilir ve 1969 yılında Kanada McMaster Üniversitesi’nde ilk defa tıp eğitiminde uygulanmaya başlanmış ve daha sonraları ekonomi, hukuk, eğitim bilimleri ve psikoloji gibi alanlarda da başarılı sonuçlar alınmıştır. Şuan için ilköğretim, lise ve üniversitelerde aktif bir şekilde bu uygulaması yapılmaktadır.

PDÖ’yü biraz tanıyalım isterseniz.

“Bir eğitim yönlendiricisi ile 6-8 öğrenciden oluşan gruplarda yürütülen;

  • Bir senaryo temelinde saptanan sorunların çözümlenmeye çalışıldığı,
  • Önceki bilgilerin kullanılması yanında, gerekli öğrenme konularının belirlenip öğrenildiği ve tartışıldığı;
  • Eğitim yönlendiricisinin sadece kolaylaştırıcı işlev gördüğü, tümüyle öğrenci merkezli bir eğitim yöntemi olarak” tanımlanmıştır.

PDÖ’ün amacı; problemi çözme ve anlama becerilerini geliştirmek ve insanların gelecekte karşılaşacakları durumlarla yüzleştirmek için çeşitli problemlerle, olası prensipleri tanıtmadır.

Dewey,  PDÖ’de üzerinde durduğu 6 önemli özelliği ise şu şekilde açıklamış:

  • Öğrencilerin karşılaştıkları şüpheli bir durum olmalı
  • Çözüm bulmak için problem düzenlenmeli
  • Daha önce yapılan çalışmalar hakkında bilgi edinilmeli
  • Elde edilen bilgiler hakkında bir hükme ulaşmak için alternatiflerden nedenler süreci ortaya çıkarılmalı
  • Çözümün kavramsal ve deneysel öğeleri ortaya konulmalı
  • Bilimsel ve mantıklı bilgiler arasındaki ilişki araştırmaya uygun olmalı…

Bu yöntemi bizde Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi farklı Anabilim Dalından katılımcılar ile yoğun bir şekilde bir senaryo kurgulanıp uygulamaya çalışarak öğrendik.

Çok keyifli ve verimli idi eğitim ve öğrenimimiz.

Başlangıçta bu metodu bilmediğimizden dolayı çok anlamsız cevaplarda vermiştik doğrusu…

Programın sonunda ise senaryonun sonucuna doğru bir şekilde varmamız sanki bir zafer kazanmışız edasında idi.

Bu programın başarılı olmasının en büyük nedenleri; küçük gruplar halinde çalışılması ve herkese bir sorumluluk verilmesi idi.

Herkesin konuşturulmaya çalışılması dinamikliğin göstergesiydi,

Tabi ki programı yöneten kişide çok tecrübeli olması gerekiyordu.

Çünkü

Çok fazla konuşanı uygun dil ile yavaşlatması gerekiyordu, hiç konuşmayanı ise senaryoya katmalı idi.

PDÖ hakkında daha çok şey söylenmesi gerekir, hatta her farklı alanlar içi kitaplar yazılmalı ki çok daha yaygınlaştırılıp aktif olarak kullanılsın.

Program boyunca aldığım notlarımı da katarak PDÖ hakkındaki hislerimi yukarıda bahsetmek istedim.

Sonuç olarak, klasik eğitim mantığından kurtulup daha aktif ve katılımcı öğrenme metotlarına geçmemiz gerekmektedir. Bu yüzden bu tip öğrenim metotları son derece yararlı olacaktır ve PDÖ gibi öğretim yöntemlerinin yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Programda emeği geçen başta Prof. Dr. Murat Korkmaz hocamız olmak üzere, Prof. Dr. Selma Aydın, Doç. Dr. Sercan Sarı ve Dr. Öğretim üyesi Sevgi Ulusoy Tangül hocalarımıza verdikleri eğitimlerden dolayı çok teşekkür ederim.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Bazen de sevildiğini hissetmeli insan!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Hep sevgi ile büyüdük,

Ailemizin sevgisi idi bu bazen,

Annen var ise üstün açık kalmaz, baban var ise cebin harçlıksız kalmazdı,

Sevgilerini bu şekilde gösteren bir ebeveynimiz vardı. Bu da sevginin bir başka türü idi işte…

Bazen çevremizin sevgisi ile donatıldık,

Etrafımızdan bir gülümseme, bir selam bile sevginin tanımı idi…

Arkadaşlarımızın sevgisi ile yoğrulurduk,

Kavgalarımızın tadı bile bir sevgi timsaliydi…

“Sev kardeşim” gibi filmler ile duygusallaşırdık,

Filmlerimiz bile hep bizlere sevgi verme telaşında idi…

Bazen sevgimizden kahkahalarca gülerdik, bazen de sevginin büyüklüğünden ağlardık,

Buda hayatın bize verdiği sevginin misali idi…

Sevgimizin büyüklüğünden ayrılıklar hep elemli idi,

Gözyaşlarımız da sevgi olup akıveriyordu…

Sanki bir saat bile ayrı kalamayacağımız sevgililerimiz vardı bizim,

“Onlarsız bir an bile olamayacağımız” düşüncesi de düşüncelerimizin sevgisi olmuştu…

“Sevdim mi tam severim” derdik,

Sevmeyi öğrendik…

Sevgimiz ile

Toprağın, suya hasretinden kurumasına üzüldük,

Kelebeğin, inadına dikenli güle konmasına da imrendik…

Ama

Bazen de insan sevildiğini hissetmeyi istiyor işte,

Sevgimin karşılığı bu olmamalı diyor,

Sadece ben mi seviyorum diyor,

Dünyanın keşmekeşliği sevgiyi ve sevilmeyi yok etti diyor,

İnsanlar farklılaşmış,

Hep bencil olarak sev beni diyor, ama kendi sevgisini hissettirmiyor,

Ya da o sevmiyor, sevmiş gibi davranıyor…

“Hep bana” diyor,

Daha yok mu?” diyor.

Diyor da diyor…

Demek ki bu gönül hakiki sevgiyi istiyor…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Kenevir tarihine kısa bir bakış

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Kenevirin tarihi çok eskileri dayandığı bilinmekte ve tarih boyunca bitkisel hammadde kaynağı olarak kullanılmaktadır. 5000 yıldan beri Dünya’da yaygın olarak yiyecek, lif, ilaç ve endüstriyel hammadde olarak kullanılabilen tek yıllık otsu bir bitki olduğu bilinmektedir. Arkeolojik araştırmalara göre M.Ö. 8000 yıllarına ait kenevirden yapılmış kumaş kalıntıları bulunmuştur. Kenevirden tarihte ilk defa MÖ. 2737 de Çinliler, MÖ.1600 de Mısırlılar, MÖ. 1200-1500 yıllarında Hintliler, MS 400 de Filistinler tarafından ağrıkesici, nikris (Gut), romatizma v.b. hastalıklara karşı kullanıldığı bilinmektedir. Osmanlı İmparatorluğunda ise ordu ve donanım için urgan yapımında kenevir tarımına önem verilmiştir. Bu nedenle Osmanlı Devleti Tersane-i Amire için vazgeçilmez bir ihtiyaç olan kenevirin üretilmesi ve temini önemli idi. Osmanlı Devleti’nde Trabzon, Ordu, Canik, Aydın, İzmir ve Kastamonu sancak ve vilayetlerinde kenevir üretimi yapılmıştır. Osmanlı Devleti’nde I. Dünya Savaşı’ndan sonra ne yazık ki kenevir üretiminde düşüş olmuştur.

Kenevir, ılıman ve tropik bölgelerin çoğunda yetişebilir ve kültürü yapılabilir. Kenevir lifleri 19. yy. sonlarına doğru rağbet görmüş ve tüm tekstil ürünlerinin %80’inin hammaddesini oluşturmuştur.  Daha sonraları pamuk liflerinin kullanılması ve daha hafif elbiselerinin revaçta olması dolayısı ile kenevir lifleri ikinci plana düşmüş,  1930’larda ABD’de çıkarılan “Marihuana Vergi Yasası” ile yetiştirilmesine engeller getirildikten sonra adım adım tüm dünyada yasaklanmıştır ve kenevir tarımı büyük bir sekteye uğrayarak üretimden düşmesine neden olmuştur. Bununla birlikte, 1990 yılından sonra yeni düzenlemelerle birçok ülke hızla kenevirin endüstriyel kullanımına ve bu sebeple yetiştirilebilmesine tekrardan izin verilmeye başlanmıştır.

Kenevir gerçekten de diğer bitkilerden farklıdır. Üretimi 2016 yılında yayınlanan Kenevir Yetiştiriciliği ve Kontrolü Hakkındaki Yönetmelik hükümlerine göre yapılması gerekmektedir. Bu yönetmeliğe göre, Amasya, Antalya, Burdur, Bartın, Çorum, İzmir, Karabük, Kastamonu, Kayseri, Kütahya, Malatya, Ordu, Rize, Samsun, Sinop, Tokat, Uşak, Yozgat ve Zonguldak olmak üzere 19 ilimizde izin almak kaydı ile kenevir üretimi yapılabilmektedir.

Başlıca Üretim Bölgelerimiz:

1-Kastamonu (Taşköprü) -Zonguldak Bölgesi: Türkiye’nin en yoğun kenevir ekim bölgesidir. Bu bölgede genelde lif tipi kenevir yetiştirilir.

2-İzmir (Tire-Ödemiş), Burdur Bölgesi: Türkiye’de en çok tohum üretimi bu bölgede yapılır.

3-Samsun-Ordu-(Fatsa-Ünye) Bölgesi: Bu bölgede hem tohum hem de lif üretimi yapılır.

4-Şanlıurfa (Suruç-Birecik), Malatya Bölgesi: Bu bölgede hem tohum hem de lif üretimi yapılır.

5-Amasya (Merzifon-Gümüşhacıköy), Çorum ve Yozgat Bölgesi: Burada da hem tohum hem de lif üretimi yapılır. TÜİK verilerine göre, kenevirin üretim verimliliği 1988’de 35 kg/dekar iken, bu değerin 2017’de 42 kg/dekar’a yükseldiği anlaşılıyor.

Yurt dışında ise özellikle de Kuzey Amerika’da ve Avrupa Birliğine üye ülkelerde kenevir talebine ilgi gün geçtikçe artmaktadır. Birkaç batı Avrupa ülkesi son zamanlarda endüstriyel kenevir yetiştirmeye başlasa da, endüstriyel kenevir üretimine hala Çin Halk Cumhuriyeti, Güney Kore ve kenevir üretiminin hiç yasaklanmadığı Rusya Federasyonu hâkimdir.

Sonuç olarak, kenevirin uyuşturucu olarak kullanılmayacak şekilde üretilirse hem ülke ekonomimize hem de daha sağlıklı sentetik ürünlerin alternatifleri olacak şekilde ürünler geliştirebilecektir. İlaç sektörü ise çok geniş bir alana hitap edip insanlığın hizmetine sunulabilir. Çünkü dünyada 3 bin üründe kenevir kullanıldığı bilinmektedir.

Geleceğin bitkisi olarak kenevir geliyor okuyucularım, ülke olarak geç kalmayalım…

Kaynaklar:

  1. Anadolu Tarım Bilim. Derg./Anadolu J Agr Sci, 35 (2020).
  2. C. Tarım ve Orman Bakanlığı, Kenevir Tarımı, Samsun 2019.

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş