Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Esma Ocak ve Kazlar Üzerine…

Yayınlanma

Tarih

Bu yazımda sizlere güçlü, bir o kadar da zeki ve yetenekli bir kadından bahsetmek istiyorum. Henüz ortaokuldayken ilk roman denemesini yapan, ailesi tarafından genç yaşta evlendirilerek tahsilini yarım bırakmak zorunda kalan ve 33 yaşında eşinin vefatı dolayısıyla onun işlerini üstlenen bir hanımağa… Şair Ahmet Arif’in teşvikiyle yayımlanan, Atık Yılmaz tarafından sahneye uyarlandıktan sonra 1991 yılında Berlin Film Festivalinde Festival Özel Ödülü de dahil bir çok uluslar arası ödül alan ilk öykü kitabı “Berdel”, Berdel’le birlikte tiyatroya da uyarlanan bir başka öykü “Yeni Çardak” ve Kırlar Dağının Düzü, Kuyudaki Ses, İçerdeki Avcı gibi bir çok kitabın yazarı güçlü bir kalem… Diyarbakır’ı Tanıtma Kültür ve Dayanışma Vakfında ölümüne dek başkanlık görevini yürüten bir gönül dostu…  Evet hepinizin anladığı gibi Sayın Esma Ocak’tan bahsediyorum. O bütün bu adanmışlığının yanında sevgi bir anneydi aynı zamanda… Bir ömre sığdırdığı bin bir güzellikle gönüllere taht kuran güçlü bir kadın, güçlü bir kalem…

Facebook sayfamı takip eden dostlarım hatırlayacaktır, geçtiğimiz günlerde “ kaz kafalı” deyimini destekler bir video paylaşmıştım. Kaz kendi bünyesinden en az 20 kat büyük ineğe kafa tutuyor, her seferinde inek onu kovalasa da tekrar dönüp saldırıya geçiyordu.

Bu videoyu paylaştıktan sonra, Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Kemal Timur hocamızdan bir e-mail aldım. Bu videoyla birlikte “kaz kafalı” deyimini de  çürüten Diyarbakırlı olması dolayısı ile de ayrı bir gurur duyduğumuz  Sayın Esma Ocak’ın “Kazın Onuru” adlı yaşanmış bir hikayesini gönderdi. Okuyunca çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Durum böyle olunca da bu hoş hikayeyi sizlerle paylaşmak, bu vesile ile de Diyarbakır’ın gururu Yazar Esma Ocak Hanımefendi’yi rahmet ve saygıyla anmak düşer bana da…

KAZIN ONURU
Bana, “Hayvan gibi! Kuş beyinli! Kaz kafalı!” söz­lerini yasaklatacak bir olay geçti başımdan. Laf! Kaz kafalıymış! Ne saçma bir tanımlama! Ben size, tanık olduğum bir olayı anlatayım da, kazın kafa­sının olup olmadığına siz karar verin.

Aman onları koruyorum, propagandalarını yapıyo­rum fikrine kapılmayın sakın! Kazların ruh dünyalarıyla içgüdüsel sezgilerini abartacağım da ne olacak yani. Za­vallıcıklar seçime falan mı girecekler?

Bakın ne oldu. Köyde olduğum bir gün, yoksul bir kadın, paraya gereksinimi olduğundan, yumurtladıkları halde, ayaklarından birbirine bağlayıp getirdiği iki kazı satmak istediğini söyledi. Yalvaran bakışlarla yüzüme baktığından, bu hayvanlardan hiç hoşlanmadığım halde “almıyorum” diyemedim ve satın aldım.

Komşum Fatma kadına da:

-Bu kazları götürüp birine kestiriver, ne olur! de­dim. Birkaç saat içinde çiçeklerimi yok edebilirler çünkü.

Fatma kadın, kazları eline alıp karınlarıyla kasık­larını epey elleyip mıncıkladıktan sonra:

-Kestirmeyelim hanım! dedi. Kadın doğru söyle­miş, yumurtlar bunlar.

-Aman istemem! dedim. Kaz yumurtasını ne ya­pacağım? Kestiriver Allahaşkına, başıma dert etme şun­ları.

-Madem gözden atmışsın, bana ver. Kuluçkaya yatırayım, yavrular çıkıp büyüdükten sonra bölüşelim. Yarısı bana, yarısı sana olsun dedi.

Yarısı dediğin kaz yavrularını ne yapacağım Fat­ma kadın?

-Aman hanıımm “ne yapacağım” ne demek? Ben büyüttükten sonra senin için satar, parasıyla bir kuzu alırım, kestirir afiyetle yersiniz. Yoktan var etmek, hiç­ten para kazanmak fena mı yani? Siz şehirliler de çok hazır yeyicilersiniz haa!. diyerek işaret parmağını beni yerer anlamda sallayınca utandım:

-İyi ya! yanıtını verdim, kazları alıp gitti. Uzun bir süre geçti aradan. Bir gün gelerek?

Kazlarımızın biri üç, diğeri beş yumurta yumurt­ladı hanım, dedi. Tam zamanıdır, kuluçkaya yatıracağım, yirmi beş tavuk yumurtası almam gerek ama param yok.

-Tavuk yumurtası ne olacak?

-Bu sekiz kaz yumurtasını bir kazın altına, yirmi­ beş tavuk yumurtasını da bir hafta sonra, diğer kazın altına koyacağım, dedi. Kaz civcivleri bir ayda, tavuk civcivleri yirmi iki günde yumurtadan çıkarlar. Aynı gün­de kuluçkadan kalkmalarını sağlamak için öyle yapacağım. Yani bir ay sonra sekiz kazımızla, yumurtalar cılk çıkmazsa yirmi beş civcivimiz olacak.

-Verdiğim yüz yirmi beş  lirayı alırken de:

-Yumurtaları aldıktan sonra tuzlu suya koyaca­ğım hanım.

-O niye? Güldü:

-Kazları kandırmak için, dedi. Tuzlu suda kalın­ca yumurtalar kendi yumurtaları gibi ağırlaşacak ki üs­tünde otura.

Bu bilgiyi verdikten sonra gitti. Arada bir kazlardan konuşuyorduk “Şu kadar kaldı kuluçkadan kalkmaları­na” derken, yüzü, gözleri ışıyordu.

Bir gün, yer yer çırmaklanmış soluk yüzünden dü­şen bin parça bir halde geldi. Gözlerinde düş kırıklığı ka­rışık bir yıkımın izleri vardı. Bir felakete uğradıklarını sandığımdan tedirginlikle:

-Ne oldu Fatma kadın? diye sordum.

-Başıma gelenleri, o kör olasıca kazın edip işledik­lerini sorma, dedi.

-Yani bu perişan halinin nedeni kazlar mı?

-Kazlar helbet!

Parçalanmış namaz beziyle, benekler halinde didiklenip kan oturmuş ellerini gösterdi.

-Çok merak ettim doğrusu anlat hele!

Günlerini sayıyordum, diye başladı. Dün gece civ­civlerin yumurtadan çıkmaları gerekirdi. Sabaha yakın lambayı yakarak, ahıra gittim. Baktım tamam. Yumurta­ları gagalamış çıkmaya hazırlanıyor civcivler. Bir sevin­dim, bir neşelendim ki sorma gitsin. Civcivlerin o gü­zelliği, o sarı-beyaz yumuşaklığı oldum olası yüreğimi kaldırır. Neden bilmem, kuş milletini çok severim. O keyif içinde gidip sabah namazımı kıldım, işlerimi bitir­dikten sonra tekrar gittim ki, bir kığğ!. kığğğ!.. kıığğ. dır çıkıyor, altına tavuk yumurtası koyduğum kazdan. Az yanaştım. Yumurtadan ilk çıkan civcivi gagasının ucuyla sağa sola çevirip iyice yoklarken, tüyleri dikleşti, kığğ! kığğ!. kığğlan uzayıp sertleşti. Dünyaya acayip bir ya­ratık getirişinin hayreti içinde civcive baktıkça gözleri şişelenip kan çanağına döndü. Akılsız sandığımız kafası­na nasıl bir fikir takıldığını, hünerini gördükten sonra anladım. Birdenbire kuluçkadan kalktı. Ucundan minik bir gaga çıkmış olan başka bir yumurtayı aralarından seçerek aldı, birkaç gaga vuruşuyla onu da çıkardı yu­murtadan. Aynı yabancı yaratık olduğunu anlar anlamaz, yırtıcı bir kartal kesildi anam! Testere ağzı biçimindeki gagasını açarak fırdöndü kıpırdaşan yumurtaların etra­fında ve başladı her yumurtayı bir gaga vuruşta ikiye bölmeye. Ben böyle bir şeye ömrüm içinde rastlama­dım hanım!. Kırdığı her yumurtadan çıkan civcive önce dikkatle bakıyor, neslinden olmadığını anlar anlamaz gagasıyla havaya kaldırır kaldırmaz “küt” diye yere ça­larak anında öldürüyordu. Bir tulumbanın koluna bastığında nasıl inip kalkarsa onun da o kopasıca başı öyle acele hareketlerle inip yumurtayı kırıyor, kalkar-kalkmaz bir yavrunun yere çalınıp öldürülmesiyle sonuçlanıyordu. Öldürdü anam öldürdü! Beş dakka içinde önü civciv ölü­sü yığınıyla doldu. Hırsı, buharı dinmemişti hâlâ… Bu se­fer köşede kuluçkadan yavrularını çıkarmaya hazırlanan kaza hücum getirdi. Avazım çıktığı kadar bağırıp kışkışlamak istedim. Parçalamaya hazır bir kızgınlıkla bana saldırdı. Kendimi o anda dışarı atmasam birkaç yerim­den et koparacaktı. Kığğ!… Kığğ!.. Kığğ!ları dinmek bilmiyor, hırsla çırptığı kanatlarının sesi dışardan duyu­luyordu.

Kapıyı usulca aralayıp bakmaya başladım. Kabarıp kanat çırpıyor, başına topraklar saçıyor, tüylerini yo­luyor, gagasını bilemek ister hareketlerle yerlere sürüyor, kığıldadıkça kığıldıyordu. Aldatıldığına mı kızmıştı? Zina işlediğini mi sanıyordu, onu bilmem, ahırın içinde döndü. Allah döndü ve birden hızlanarak tekrar köşesinde uğraş veren kazcağıza saldırdı. Çıkardığı ilk civcivi bir gaga vuruşta kaptı ve yere bırakarak inceledi. Kaz yavrusu olduğunu görünce, daha beter bir gözü dönmüşlükle yere çarpıp onu da öldürdü. Artık bekleyemezdim. Koşup ge­linimi çağırdım. Ne ederse etsin, öteki kazla yavrularını kurtaracaktım.. Ben elimdeki odunla kanlı katil kazı köşeye sıkıştırmaya çalışırken, gelinim diğer kazla gaga­lanmış yumurtalarını eleğine koyup öteki ahıra kaçırdı. Fırlayıp çıktım arkalarından. Ama eteğimden, peştamalımdan parçalar kopmuş, bacaklarım her yerinden gaga­lanmıştı. (Elleriyle yukardan aşağı baldırlarını sıvarcasına bir hareket yaptı). Didiklenerekten, sızıdan ayakta duracak halde değilim ya gelip sana durumu anlatmadan da edemedim. Bir harp ettik ki, harbe benzemez. (Gözle­rini kapadı) uy uyy!. O kurt dişleri gibi kırtkırtlı dişle­riyle, ecele benzeyen gözleri aklıma gelmiyor mu tüylerim dikleşip, yüreğim boğazıma dayanıyor vallah! Gel yirmi iki gün kuluçkada besle, suyunu yemini ver, yanını yöresini pakla et, başına da bu felaketi getirsin. Bak halime, bak hele! diye limelenmiş giysileriyle didiklenmiş ellerini gös­terirken, kazı, kutsal bir hayret ve hayranlık için­deydim.

-Vah vahh!. Geçmiş olsun Fatma kadın dedim, ger­çekten çok üzüldüm. Bayağı perişan etmiş seni. Bir şeyi merak ediyorum. Diğer kazın yavrularını neden öldür­mek istediğini açıklaya bilir misin?

-Neden olacak kıskançlığındaaann!.. O cinayeti de utancıyla kıskançlığından işledi. Kendi altından çıkanla­ra piç gözüyle baktığından öldürdü yaaa…

-Peki kazların altına tavuk yumurtası koyma işini ilk kez mi yapıyordun?

-Hee ilk olarak yapıyordum. Deneyenlerin hepisi “yaptık ama bir yavru bile elde edemedik” diyorlardı ama; ben bu işte çok usta ve dikkatli olduğumdan ken­dime güveniyordum, denemeye kalktım, kalkmaz olay­dım, işte soyu tükenesicenin başıma getirdikleri! O kadar zahmetten elimizde kala kala yedi örselenmiş kaz yumur­tası kaldı. Bakalım onların da kaçı sağ çıkacak?

-Ben hakkımdan vazgeçtim, dedim, Fatma kadın! Kaz yavrularının hepsi senin olsun.

Bu sözümle dinginleşir gibi oldu. Kendisini yolcularken, başına gelenlerden sorumluymuşum gibi bir suçluluk duygusu içindeydim ve de hayalimin gerisindeki sahnede, ölen civcivlerle, yaşayan kazın trajedisi oynanıyordu.

Köyün Hanımağası Esma’ya, Kazancı beldesindeki insanlar ve özellikle de kadınlar çok güven duyarlar. Ayrıca bilmedikleri şeyleri zaman zaman gelip sorarlar. Esma Ocak da bildiği ve gücünün yettiği kadar onlara yardımcı olmaya çalışır. O dönemlerdeki şartların zorluğundan doğum yapan kadınlar genellikle köydeki ebe kadın olarak bilinen ve okumuşluğu olmadığı halde tecrübesiyle bazı şeyler öğrenen kadınlara başvururlar. Böyle olmakla birlikte zaman zaman şeherli olarak bildikleri ve her zaman saygı duydukları Esma’yı da doğum olaylarında çağırırlar. Esma Ocak da erinmeden onların yardımına koşar. İşte aşağıda okuyacağımız anıda köyde yaşanmış olan bir doğum olayını Esma Ocak’ın kaleminden müşahede edeceğiz.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Seni kaybettikten sonra ben büyüdüm!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Geçmiş günleri hatırlıyorum da babamın iki torununu kucağına alıp bir itirafta bulunacağım oğlum;   “kendi çocuklarımı kucağıma alıp doya doya hiç bu şekilde sevemedim ve oynayamadım” demişti.

Bende, “babacığım ama şimdi torunların kucağında ve çok seviyorsun ve oynuyorsun, bu nasıl oluyor ve ne değişti ki?” diye sorunca,

“ Bizim zamanımızda büyüklerin yanında çocuklarının sevilmesi çok doğru karşılanmıyordu, bizler çocuklarımızı gizli gizli severdik, şimdi ise zaman çok farklı, tabi ki torunlarımı alıp seveceğim hatta boynuma alıp sokaklarda gezeceğim” sözleri hala hafızamdadır.

Bizler daha şanslıyız, babalarımız zorluklar arasında büyümüşler, babalarımızın babaları da kurtuluş savaşlarında yokluklara rağmen dillere destan ne kahramanlıklar yapmışlar ve nice şehitler vermişler,  benim babamda dâhil çok kişi babalarını görmeden büyümüşler ve aile sevgisini tam tadamamışlardı. Belki bilmedikleri bir sevgiyi gösteremiyorlardı, belki de iki işte çalıştıklarından dolayı yorgun argın eve gelip dinlenmek istiyorlardı. Ya da başkalarının çocukları yok, ya da anne babaları yok, onlar bizleri böyle mutlu görüp üzülmesinler diye çok geniş düşünüyorlar sevgilerini hissettirmiyorlardı.

Bilmiyorum.

Bildiğim bir şey var ki o da beni ve çocuklarını çok seviyordu.

Gün geçtikçe kültürümüz istemeden de olsa farklılaşıyor.

Ama değişmeyen şey babalarının çocuklarına olan sevgisi.

Ama her baba sevgisini farklı ifade eder.

Kimi sarılarak kokusunu içine çeker, kimisi sadece gözleri ile sever, kimisi ise tatlı sözleri ile, kimileri de uzaktan uzağa…

Babaların fedakârlıkları hiç bitmez, hep verirler, o koca adamların ne zorluklar çektiklerini hiçbir kimse bilemez. Hep içine atarlar, bir şeyler söylemek isteyemezler çünkü kendilerinin aciz olduğu hissedildiği an o kocaman ailenin çok daha etkileneceğini bilirler. Güçlü olmak zorundadırlar. Ağlamayı bile acizlik sayarlar ve gözlerindeki yaş damlaları gizlemeye çalışarak toz zerrelerindendir diye bahane uydururlar.

Bende senin beni üniversite okuturken iki işte çalıştığını ve ne zorluklar çektiğini ve bir gün olsun bizlere hayıflandığını hiç bilmem babam…

Bazen öğrencilik yıllarımda çokbilmiş gibi kırıcı olduğumu biliyorum, gençliğin verdiği cesaret ile haddimi de aştığımı hatırlıyorum. Sadece “oğlum babalar ile öyle konuşulmaz” diye kibarca uyarışını şimdi hatırlıyorum da gözlerimden akan damlalarımı durduramıyorum.

Aslında seni kaybettikten sonra ben büyüdüm.

Şimdi toprağının başında, sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki,

Bana yol göstermen gereken o kadar konu var ki,

O kadar anlatamadığım keşkelerim var ki,

Yapmak isteyip de yapamadıklarım,

Yaptıklarımdan pişmanlıklarım,

Uzun uzun sohbet etmek isterdim senin ile.

Çocuklarımdan, işlerimden, aklıma gelen her şeyi işte…

Demek ki bazı değerler yoklukta anlaşılıyormuş.

Eminim benim çocuklarda bir gün ben gidince aynı duyguları yaşayacaklar.

Bana sorsalar, babandan örendiğin tek cümle nedir?

Derim ki,

“karşılıksız sevgiyi senden öğrendim babam”…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Kıyameti sen getirdin!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Son günlerde bir ailenin pencerelerinin önüne yuva yapmaya çalışan “bir kuşun hikâyesini paylaşması sosyal medyada çok ses getirdi. Hepimiz yuva yapan kuşları gördüğümüzde hayranlıkla seyreder ve onların yaptıkları yuvalarını kendimizinmiş gibi korur ve kollarız. Olay ise şöyle cereyan etmiş; “bir aile kuşun pencerelerinin önünde yuva yaptığını görünce onlarda heyecanlanmışlar ve her gün seyrediyorlarmış. Ne yazık ki yuvaya kuş paslanmış çiviler, teller ve plastikleri topladığını gördükçe içleri acımış. Galiba civar inşaattaki çivileri ve diğer atıkları toplayarak getirmiş kuş. Bu çiviler ve zararlı atıklar yüzünden yuvasını belli ki ısıtamamış ve kendi yaptığı yuvasını beğenmeyerek yumurtasını da orada terk edip gitmiş”.

Ne kadar etkileyici bir olay değil mi sevgili okuyucularım. Hala o kuşun yuvasını terk edişinin tesiri altındayım.

“Bu kirlilik bizleri bu kadar etkileyeceğini yıllar önce söylemiştim” demekten ise nefret ediyorum artık.

Hala da akıllanmıyoruz.

Anne sütünde bulunan mikro plastiklere aldırmıyoruz.

Soluduğumuz havadaki mikro plastiklere inanmıyoruz.

Balıklardaki mikro plastikler ile balıkları beraber yediğimize şaşırmıyoruz.

Bebeklerin anne ve babasını daha görmeden mikro plastikler ile tanışmasını yadırgamıyoruz.

İçtiğimiz poşet çaylarda veya diğer içeceklerdeki mikro plastiklere veya içerdikleri zararlı kimyasallara meydan okuyoruz.

Etrafımızı ve bünyemizi kirletmeye devam ediyoruz, hiç de umursamıyoruz.

Karpuz kabukları bir tarafta, yediklerimizin artıkları başka tarafta sadece seyrediyoruz.

Kirlettiğimiz yerleri temizlemeyi aklımıza bile getirmiyoruz.

Plastik tabak, kaşık veya diğer artıklar havalarda uçuşuyor, yerleri mesken tutmuşlar hissetmiyoruz.

Maskelerimizi sağa sola atmaktan utanmıyoruz ve çevremize zarar verdiğimizi düşünmüyoruz, o maskeleri oradan toplayan kişilerin de insan olduğunu unutuyoruz.

Oturduğumuz herhangi bir yerde, yediğimiz çekirdeklerin kabuklarını oracıkta bırakıyoruz. Bunları kimin temizleyeceğini umursamıyoruz.

Ürünü çok alalım diye pestisitleri bol bol meyve ve sebzelerimiz ile hemhal ediyoruz.

Ormanlarımızı katlediyoruz.

Toprağımızı mahvediyoruz.

Yedik ve içtiklerimiz ile gün geçtikçe vücudumuzu hasta ediyoruz.

Sularımızı zehirledikçe zehirliyoruz.

Yeni ucuz ürünler çıkaralım diye zararlı kimyasallar ile etrafımıza zehirli kimyasallar saçıyoruz.

Oyuncak sektörümüzde bolca ucuz renkli boyalar ile oyuncakları boyayarak çocuklarımızın geleceğini karartıyoruz.

Kokulu silgi türü kırtasiye ürünleri ile koku alma duygularını mahvedip, bağımlılık yapmasına yol açıyoruz.

Sağlıklı olmayan aldığımız ve giydiğimiz giysilerimiz ile derilerimizi etkileyip cilt kanserine davetiye çıkarıyoruz.

Yukarıdakileri sıraladıkça sıralayabiliriz. Şunlar eksik kalmış dedikleriniz de o kadar çok ki…

Ey insanoğlu, kıyameti sen getirdin. Memnun musun şimdi?

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

D Vitamini-COVID-19 İlişkisi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Yaklaşık bir yıldır D vitamini ile COVID-19 arasında nasıl bir ilişki var, merak konusu ve bu alan ile ilgili uzmanlar yoğun bir şekilde çalışmalar yapmakta ve yorumlar getirmektedir. Bu virüs dünya çapında hızla yayılmaya devam ederken, SARS-CoV-2’nin neden olduğu enfeksiyon riskini azaltmanın yanı sıra ilerlemesini de durdurmak gerekiyor konusunda her ayrıntı araştırılması gerekmektedir…

D vitamini takviyesi ile hayatımızı felç eden virüsün etkinliği azalıyor mu?

Bu konu ile ilgili News Medical Life Sciences sitesinde derleme olarak çok önemli bilgiler buldum ve sizlerle bu konuyu paylaşmak ve yorumlamak istedim.

Öncelikle D vitaminini biraz tanımaya çalışalım.

D vitamini karaciğerde depolanan ve yağda çözünebilen bir vitamin ve D2 ve D3 şeklinde ikiye ayrılır. D2 bitki ve mantarlar yolu ile D3 ise vücutta hayvansal gıdalar aracılığıyla ve güneş ışığıyla üretiliyor. Alınması gereken D vitamininin yüzde 95’ini güneş sayesinde vücut sentezleyebiliyor, yüzde 5’lik miktarını ise diğer yollarla alabiliyor.

Diğer yollara örnek olarak, D vitamini somon ve sardalye gibi yağlı balıklardan kırmızı etlere ve yumurta sarısına kadar çeşitli beslenme kaynaklarından alınabilir (süt, ayran, kefir, peynir ve yoğurt, ton balığı, yağlı balık, mantar, portakal suyu, tahıl, sığır karaciğeri, tereyağı, maydanoz).

D vitamini kan dolaşımına girerek vücudun kalsiyumu emmesine yardımcı olur, bu da kemikleri güçlendirir, kas hareketine izin verir, sinirlere beyin ve vücudun diğer bölümleri arasında mesaj iletir. Bakteriler ve virüsler gibi istilacı patojenlerle savaşmak için bağışıklık sistemine yardım eder. D vitamini, doğuştan gelen bağışıklığı desteklemek için çok sayıda antiviral peptidin salgılanmasını artırır ve bağışıklık sisteminde düzenleyici bir rol oynar.

Yapılan çalışmalarda, D vitamininin çeşitli yollarla mikrobiyal enfeksiyonlarda ölüm riskini azalttığını gösterilmiştir. Bir birey soğuk algınlığına yakalandığı zaman, D vitamini enfeksiyona karşı fiziksel bir bariyer görevi görebilir. Ayrıca, D vitamininin akut solunum yolu enfeksiyonlarına karşı koruyucu etkiler uyguladığı da görülmüştür. Bu veri ile korona virüs ile savaşmada D vitamininin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Makalede, D vitamini ile COVID-19 arasında bağlantı kuran kanıtlar üzerinde durulmuş.

COVID-19 hastalarının yaşadığı en yaygın hafif semptomlardan bazıları ateş, belirgin asteni ve kuru öksürüğü içerirken, şiddetli hastalık belirtileri ölümcül akut solunum yolu hastalığı sendromuna (ARDS) yol açabilir. SARS-CoV-2 virüsünün, daha sonraki bir hiper reaksiyon süreci ve sitokin fırtınası ile ARDS’nin gelişmesine yol açabilecek bir bağışıklıktan kaçınma süreci yoluyla bireyleri enfekte ettiği görülmektedir.

COVID-19 pandemisinden önce, birkaç in vitro çalışma, vitamin D’nin ya antimikrobiyal peptidlerin salgılanmasını teşvik etme yeteneği ya da solunum virüslerinin replikasyonuna doğrudan müdahale etme yeteneği sayesinde yerel solunum homeostazında önemli bir rol oynadığını göstermiştir.

Ek olarak, D vitamini eksikliğinin, kronik kardiyovasküler hastalığa (CVD) neden olabilen ve akciğer fonksiyonunu azaltabilen renin-anjiyotensin sistemini (RAS) teşvik ettiği de bulunmuştur. Her ikisi de COVID-19 hastalarının ciddi belirtileri olan ARDS ve kalp yetmezliğidir. Bu nedenle yetersiz D vitamini seviyeleri ile ilişkilendirilebilir ve böylece COVID-19 hastalarında D vitamini desteğinin potansiyel kullanımını destekler.

D vitamininin COVID-19 enfeksiyonunu ve/veya ölümleri önleme kabiliyetindeki potansiyel rolü hakkında şu anda çok az şey bilinmektedir. Bununla birlikte, birkaç çalışma bu besin ile SARS-CoV-2 enfeksiyon yolu arasında var olabilecek olası ilişkileri değerlendirilmiştir.

İlk COVID-19 raporlarından bazıları, enfekte hastaların % 85’ine kadar hipovitaminoz D sergilediğini ve 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonlarının da enfekte hastalarda kontrollere kıyasla daha düşük olduğu bulundu.

Her ikisi de COVID-19’a en duyarlı olan yaşlı bireylerin yanı sıra önceden mevcut rahatsızlıkları olanların çoğu, genellikle daha düşük D vitamini seviyelerine sahip olsa da, bilim adamaları D vitamini seviyeleri ile COVID-19 arasında var olan potansiyel korelasyonu bulma çalışmalarına devam etmektedirler.

Bazı araştırmacılar D vitamini ve quercetin’in potansiyel olarak varsayılan COVID-19 azaltma ajanları olarak hizmet edebileceği sonucuna vardılar. Bu ilk sonuçlar yayınlandığından beri, birkaç ek çalışma ile D vitamininin SARS-CoV-2’nin enfeksiyon üzerindeki etkilerini azaltmadaki olası rolünü değerlendirdi. İsteyen web sayfasındaki makaleleri tek tek inceleyebilirler.

D vitamini takviyesi COVID-19 hastalarına yardımcı oldu mu?

Dünya çapında birkaç randomize kontrol çalışması, D vitamini desteğinin COVID-19 hastalarının şiddetini ve/veya ölüm oranlarını düşürüp azaltamayacağı araştırılmıştır. Bugüne kadar, bu çalışmalar profilaktik D vitamini desteğinin COVID-19 hastalarında akut solunum yolu enfeksiyonu riskini başarılı bir şekilde azalttığını tespit etmişlerdir.

COVID-19 şiddeti üzerindeki etkisini değerlendirmenin yanı sıra, Avrupa’daki 20 ülkede D vitamini serum konsantrasyonları ve COVID-19 ölümlerinin sayısı da incelenmiştir.

Çalışmalarında, COVID-19 vakalarının sayısı ile ortalama D vitamini konsantrasyonları arasında önemli bir korelasyon gözlemlendiğini görmüşler ve böylece bu iki faktör arasında bir korelasyon tespit eden önceki çalışmaları doğrulamışlardır. Bu bilgiler ne kadar doğru olsa da, mevcut çalışmalar D vitamini seviyeleri ile COVID-19 ölümleri arasındaki ilişkiyi net ortaya çıkaramamıştır.

Aralık 2020’de Birleşik Krallık Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği Enstitüsü (NICE) İngiltere Halk Sağlığı (PHE) ile işbirliği içinde D vitamini hakkında bir kılavuz yayınlayarak “özellikle insanların normalden daha fazla içeride kalmasına neden olan zorunlu kapanma nedeniyle, bireylerin kış aylarında D vitamini takviyesi almayı düşünmeleri gerektiğini” tavsiye etti.

Bununla birlikte, şu anda sadece COVID-19’u tedavi etmek veya önlemek için D vitamini desteklemek için yeterli kanıt olmadığı ve bunun hakkında daha fazla bilgi edinmek için yüksek kaliteli randomize ve kontrollü çalışmalarla daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.

Sonuç olarak, D vitamini değerlerimizi ölçtürelim ve eksiklik var ise takviyeler alalım ve bol bol güneşlenelim ki şu virüs probleminden en az zarar ile kurtulalım inşaAllah.

Kaynak:

https://www.news-medical.net/health/Vitamin-D-and-COVID-19.aspx

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı