Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Plastik kaplamalar ve atıklar ruh halimi de bozuyor!

Yayınlanma

Tarih

Gün geçtikçe tüketim toplumu oluyoruz. Olmaya da devam edeceğiz galiba…

Devamlı alış veriş merkezlerimizin sayısı artıyor.

İnanılmaz bir şekilde yeni yiyecekler ve içecekler piyasaya sürülüyor ve göz boyaması yapılıyor…

Al benili giysiler vitrinlerimizi süslüyor.

Meyvelerin sanki şekli değişmiş, “al ye beni” diyor ve alıyorsunuz. Eve gidince yemeğe çalışıyorsunuz ama “ne kokusu koku, ne de tadı tat”. Paranıza mı yanasınız, iştahınızın kaçmasına mı veya içerdiği zararlı kimyasallar nedeni ile sağlığınızın gitmesine mi? Ben çözemiyorum…

Sebzelere ne dersiniz, naylon kaplamaların ya da kapların içinde mahsun mahsun bizleri bekliyorlar, bizleri kurtaracak bir kişi yok mu? Diye sesleri çıksa avaz avaz bağıracaklar.

Alacağınız her şey plastikler ile kaplanmış, hayır bence tutuklanmış…

Bırakın peynirlerimizi, ballarımızı, tereyağlarımızı… Günlük evlerde yaptığımız sarmalar dolmalarda girmiş bu tılsımlı pardon tılsımsız plastik kaplara…

Plastikler de ki çilekler, üzümler sanki beni buradan kurtarın diye yalvarıyorlar, “ne olur benim tadımı tadın, plastiklerin tadını değil” diye serzenişlerini içimde hissediyorum.

Tüm sebze ve meyveler gizli bir el ile hapsedilmiş.

Ya sıcacık mis gibi kokan ekmeklere ne demeli. Naylona esir olmuşlar, terleyip hamur olup duruyorlar, kurtulamıyorlar.

Ne yazık ki ap ayrı bir aşk oluşmuş, vazgeçemiyoruz şu plastiklerden.

Süpermarketlere gittiğiniz zaman bir de benim bu yazdıklarımdan sonra etrafınıza bir göz atın lütfen olur mu?

Ne kadar haklı olduğumu göreceksiniz.

Sadece süpermarketler mi?

Hayır, tabi ki, lütfen evinizi de bir yoklayın.

Mesela hemen buzdolabınızı açın.

Ya da mutfağınızdaki her hangi bir yeri…

Ne görüyorsunuz?

Ben ne gördüğünüzü tahmin edebiliyorum.

Eminim okuyucularım da tahmin ettiler.

Bir yığın bir yerlere sıkıştırılmış naylon poşetler, plastik kaplar ya da plastikler ile kaplanmış yiyecekler, içecekler.

Uzayın her hangi bir yerinden dünyamıza baksak, sanki her çeşit plastikler dünyanın her alanını kaplamaya başlamış.

Çevreme her baktığımda, her hangi bir yerde ya naylon poşet kirliliği görüyorum ya da her hangi bir plastik atık…

İnsanlarımız bir başka olmuş. Şuursuzca attığı plastik kirleticiler gün gelecek ki bizim sonumuz olacak. Bunu düşünmüyor, ya da düşünmek istemiyor…

Vurdumduymaz olmuşuz,

Çevremizi kirletiyoruz, çevremizi kirletenlere de ses çıkarmıyoruz.

“Bana ne” cümlesi tüm benliğimizi kaplamış.

Bu plastik atıklar gün geçtikçe sularımızı, denizlerimizi okyanuslarımızı kirletiyor. Toprağımızın fiziksel ve kimyasal özellikleri çoktan değişmiş zaten. Kimin umurunda ki?

Bitkilerin genetiği değişmiş, ya da hayvanlar yiyecek zannedip bu plastik atıklardan yaralanmış hatta ölmüş. Ne olmuş ki?

Bu kirlilik maneviyatımızı da etkiliyor galiba. Hiçbir kötü şeye ses çıkaramaz olmuşuz…

İyi ki bağışıklık sistemimiz var da bizleri dışarıdan gelen her türlü yabancı madde ve biyolojik etkene karşı koruyor, özelleşmiş hücre ve dokulardan oluşan mükemmel bir sistemimizi Allah yaratmışta hemen hastalanmıyoruz çok şükür. Ama bu bağışıklık sistemi bizi nereye kadar koruyacak ki?

Plastik kaplar, naylon poşetler, ambalajlar, sarmallar sadece sağlığımı değil ruh halimi de bozuyor galiba, ses çıkartmadığınıza göre sizin değil, doğrumu?…

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Yeryüzünde hiçbir plastik atık kalmamalı!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Çevremizde ve sularımızda tonlarca biriken plastik atıkları artık sağlığımızı ciddi şekilde tehdit etmeye başladı. Yiyeceklerimizde ve içeceklerimizde olan mikroplastiklerin varlığından artık hepimiz haberdarız. Bir gün soframıza balık olarak geliyor, diğer gün her hangi bir sebze ile bizlere misafir oluyor.

Aslında içtiğimiz sular ve yemeklere kattığımız tuzlar sayesinde hep bizimle birlikte, misafir değil anlayacağımız…

Okyanuslara karışan plastiklere artık yapabileceğimiz çok az şey var. Sadece bundan sonra atılmaması yönünde çok ciddi yaptırımlar yapılması gerekiyor.

Bazı yerlerde okyanuslar ve denizler temizleniyor ama yetmiyor işte.

Küresel olarak her yıl 5 ila 13 milyon ton plastik atıkları okyanuslarda son buluyor. Plastik artıklar daha sonra deniz akıntıları ile bazen çok uzun mesafeler boyunca taşınabilir, mikroplastiklere dönüşebilir veya okyanus girdaplarında hapsolmuş yoğun deniz çöpü alanları oluşturabilir.

Deniz ortamlarına verilen bu atıkların zararının küresel olarak yılda en az 8 milyar ABD doları olduğu tahmin ediliyor. Gerçekten büyük tehlike ile karşı karşıyayız.

Plastik atıklar ile ilgili Dünya da neler yapılabilir ile ilgili bir wep sayfasında bir yazı okudum, bugün sizlere o yazıdan alıntılar yapmak ve yorumlamak istiyorum.

Bunlardan biri kimyasal geri dönüşümün kullanımını içerir. Swansea Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan Alvin Orbaek White, “plastiği moleküler seviyeye indirerek daha sonra başka malzemeler yapmak için kullanılabilecek platform molekülleri” şeklinde kullanmamız gerektiğini söylüyor.

Bu arada, dünyanın önde gelen plastik kirleticisi Çin, devasa çimento endüstrisinde plastik atıklarını yakıt olarak yeniden kullanılması üzerinde çalışılıyor.

Plastik atığın çoğu,  büyük fırınlarda 1.450 santigrat derece sıcaklıklarda sıvılaştırılıncaya kadar ısıtılması ile çimento üretiminde yakıt olarak kullanılabilir. Yaygın olarak kullanılan yakıt, dünya çapında çimento fabrikalarının her yıl yarım milyar ton yaktığı kömürdür. Bu büyük miktardaki kömürün bir kısmı geri dönüştürülemeyen plastiklerle değiştirilebilir. Bu çalışmanın tüm dünyaya yayılması gerekiyor.

Kıdemli araştırmacı Kåre Helge Karstensen’e göre, çimento endüstrisinde alternatif bir yakıt olarak plastik atık potansiyeli “muazzam”. “Ancak, Asya’daki çimento fabrikaları her yıl 160 milyon ton plastik atığı yakabilseler bile, yine de endüstriyel kömür tüketimlerinin yalnızca yüzde 10 ila 15’ini değiştirecekler” diye vurguluyor.

Asya’daki beş pilot projede, endüstriyel yakıt olarak atık depolama alanlarındaki atıkları kullanıyor.

Projede yer alan Çin, Hindistan, Tayland, Vietnam ve Myanmar ülkeleri; çimento fabrikalarındaki plastiğin yakıt olarak kullanımını test ediyorlar.

Sonuç olarak, Asya çevresindeki diğer ülkeler dünyanın en kötü plastik kirleticileri olduğu için bu çalışmalar faydaları olabilir.

Aynı zamanda, bilim adamları yeni tür daha çevre dostu polimerler de yapabiliyorlar. Çalışmalar gün geçtikçe artmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Cornell Üniversitesi’nden bir kimyager ekibi, güneşten gelen ultraviyole radyasyona maruz kaldığında hızla bozulan yeni bir polimer geliştirdiler.

Yeni polimer, rutin olarak okyanuslarda son bulan halatlar ve ağlar gibi olta takımlarında kullanılabilir. “Ticari olta takımlarının gerektirdiği mekanik özelliklere sahip yeni bir plastik oluşturduk” diyor. Baş araştırmacı Bryce Lipinsk su ortamında kaybolabilen ve bozulabilir izotaktik polipropilen oksit (isotactic polypropylene oxide) adlı yeni polimeri geliştirdiklerini ve bu yeni plastiklerin yapılan nesnelerin doğada hızla bozulabileceğini ve geride hiçbir iz bırakmayabileceğini söylüyor. Lipinski, “Bu malzeme çevredeki kalıcı plastik birikimini azaltabilir” diyor.

Dünyadan plastik atıklar ile birkaç örnek aktardım. Türkiye ile ilgili kısmı da bir sonraki köşe yazımda paylaşacağım inşaAllah.

Yararlandığım kaynak

https://www.sustainability-times.com/environmental-protection/what-to-do-with-plastic-waste-a-lot-actually/

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Bizler yokluklara rağmen çok daha şanslı bir çocukluk yaşamışız!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bizler yokluklara rağmen çok daha şanslı bir çocukluk yaşamışız!

Prof. Dr. Hamdi Temel

www.hamditemel.com.tr

Bu sabah sonbaharın verdiği hüzün ve ağaçların yapraklarını yavaş yavaş döküp sarardığı bir zamanda bahçede otururken, çocukluk günlerim aklıma geldi.

İlkokul yıllarımı düşündüm,  top oynayacak bir sahamız olmadığı için, evimizin önündeki meşhur Çekerek caddesinde top oynadığımız günlere gidiverdim.

Çevremizden topladığımız taşlardan kale yapar, mahallemizdeki çocukları toplar ve eşleşmeler biter bitmez futbol maçına başladığımız o günleri tebessümle hatırladım.

Maç esnasında bağrışmalarımız, itişmelerimiz, sayılmayan gollerimiz, itirazlarımız, verilmeyen penaltılarımız…

En can sıkıcı şeyimiz ise o an oynadığımız caddemizden tek tük arabaların geçmesi idi, arabalar geçeceği zaman hepimiz olduğumuz yerde otomatik olarak saygı duruşu gibi durur ve arabanın geçmesi ile birlikte maça kaldığımız yerden devam ederdik.

Sanki cadde bizim tapulu malımız imiş gibi bir de arabaların arkasından hayıflanırdık.

Topumuzda naylondandı hani. Güçlü rüzgârda topa vurduğumuz istikamette değil, rüzgârın istikametine giderdi. Her maçta oynadığımız topumuz muhakkak patlar, yenisini almak için babalarımıza yalvarırdık ya da zaten çok az olan harçlıklarımızı toplardık.

Bazen de patlak topla oyun serüvenlerimize devam ederdik.

Yağmurların yağması ise bize ayrı bir oyun heyecanı verirdi.

Kâğıttan kayıklar yapardık, ya da çubukları yarıştırırdık. Çubukların peşinden nasıl da koşardık. Çocukluk işte…

Karın yağması ise ayrı bir heyecandı, yaptığımız kızaklar ile kayardık, oda olmaz ise ayakkabılarımız ile bir birimizi geçme yarışıma girercesine kaymalarımızı tamamlardık. Üstümüz başımız kardan dolayı su içinde kalırdı. Akşam eve gittiğimizde üşümüş, hatta hastalanmış ve annemizin şefkatli bakımlarına kendimizi mecburen bırakmış bir vaziyette bulurduk. Tabi ki fırçaları söylemiyorum.

Babalarımızın sokaktan geldiğini görünce her birimiz oyunu bırakıp koşarak gidip babalarımızın elindeki şeyleri almamız ise çok güzel bir davranışımız idi.

Bir gün olsun “oğlum eve gel” dediğini hatırlamıyordum rahmetli babamın. Baba eve geldiği anda bizde evlerde idik zaten.

Otomatik bir kontrol idi sanki.

Şimdi düşünüyorum da yokluklar içinde ama bir o kadar da mutlu imişiz, hatta varlıklar içinde yoklukları yaşıyoruz.

Çocukları bekleyen son derece lüks ama boş futbol sahalarımız ya da oyun alanlarımız çokça var artık.

Topların ise en kalitelisini alabilecek maddi imkânlarımız var.

Çocuklarımızın ceplerinde harçlıkları yeterli.

Ama ne yazık ki çocuklarımızı sokağa gönderip oyun oynatamıyoruz,

Toprağa bastıramıyoruz,

Ellerinde ya bilgisayar, dizüstü bilgisayarı ya da akıllı cep telefonları…

Adeta onlar ile yatıp onlar ile kalkıyorlar.

Beyinler uyuşmuş,

Bırakın topa vurmayı kendileri için su bile alabilmekten aciz bir duruma düşmüşler.

Geleceğimizden bazen korkuyorum,

Şu anki yeni neslin ise yetiştireceği kendi nesillerinin ne olacağından çok endişeliyim.

Bizler yokluklara rağmen elimize düşen her bir kitabı okuyup anlamaya çalışırken,  yeni neslimiz evlerindeki dolu raflardaki kitapların sayfalarını bile çevirme zahmetinde bulunmuyorlar.

Okumadan gelecek olmaz ki,

Yetişmeden yetiştirilmez ki…

Bu problemlerin sadece bizim ülkemize ait olmadığını da biliyorum.

İş işten geçmeden bu problemleri geleceğimiz adına resmi kurumlar, gönüllü kuruluşlar ve şahıslar olarak çözmeliyiz.

Yoksa durum düşündüğümüzden de çok daha vahim olacak.

Oturduğum sandalyeden bahçemi seyrederken geçmişimi düşünüyorum da,

Bizler yokluklara rağmen çok daha şanslı bir çocukluk yaşamışız…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

İlmi mi hafife almaya başladık yoksa âlimlerimiz mi değişti?

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Geçen hafta TÜBİTAK 2237 proje eğitimi kapsamında Siirt Üniversitesinin misafiri idik. 3 gün yoğun ve etkili bir tempoda Siirt Üniversitesinin idarecileri ve öğretim elemanları ile “projeler nasıl yazılır ve nelere dikkat edilmeli” gibi konu alt başlıkları altında eğitimleri tamamladık. Tabi ki her gün programının sonunda Siirt Tillo idik.

Tillo topraklarına her ayağınız bastığı an sizi çok farklı bir âleme götürüyor. İçinizin heyecan ile ürperdiğini hissediyorsunuz.

Çok önemli İslam âlimlerinin yaşadığı, eğitimlerin alındığı ve verildiği yer Tillo. Hala medreseler var ve öğrenciler orada eğitim alıyorlar.

İsmail Fakirullah ve Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri ve daha nice medrese ilim hocalarımız orada yetişmişler ve talebeler yetiştirmişler.

Sadece din eğitimi verilmemiş Tillo medreselerinde. Fen ilmine de çok merak sarılmış ve çok önemli eserler çıkmış.

Beni ve eminim çoğu insanı en çok etkileyen Erzurumlu İbrahim Hakkı ve hocası İsmail Fakirullah hazretlerinin türbesi.

Din ve fen ilimlerinde devrinin ileri gelenlerinden Tıp, matematik, fizik, kimya, coğrafya, jeoloji ve özellikle astronomi alanında uzman olan Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri çok sevdiği hocası büyük âlim İsmail Fakirullah için söylediği söz beni çok etkiliyor ve hala etkisindeyim;

“Yeni yılda doğan güneş ilk olarak hocamı aydınlatmazsa, ben o güneşi istemem”.

Türbenin  yanına içinde camdan prizma bulunan 11 metre yüksekliğinde bir kule inşa ettirilmiş. Ardından doğu yönünde yaklaşık 3 kilometre uzaklıktaki güneşin her sabah doğduğu tepenin üzerine yığma taştan harçsız bir duvar örerek çalışmayı tamamlattırılmış. Her sene takvimler 21 Mart ve 23 Eylül ekinoks günlerini gösterdiğinde İbrahim Hakkı’nın dehası ortaya çıkıyor: Tillo henüz gölgede iken güneş tepenin zirvesindeki duvar engeline takılıyor. Sadece duvarda bulunan ufak bir boşluktan ışık geçebiliyor, sabahın ilk ışıkları ve doğrudan türbe bitişiğindeki kulede bulunan prizmaya düşüyor. Prizmadan kırılan ışık türbenin penceresinden içeriye, İsmail Fakirullah’ın sandukasının baş kısmına yansıyarak kısa bir süre aydınlattığı görülüyor. En müthişi de sistemin senede sadece iki gün çalışır olması. Bu olay büyük bir fizik ve astronomi bilgisinin olmasının ispatıdır. 1960’lı yıllarda hatalı müdahaleler ile sistem bozulmuş ve 2011 yılında Siirt Valiliği ve TÜBİTAK’ın çalışmaları ile çok şükür düzeltilmiş. Onarım sonucu 23 Eylül’de çalıştırılmış ve günün ilk ışığı İsmail Fakirullah’ın sandukasını aydınlatıyor artık. Değerli âlim İsmail Fakirullah bir sözünde: “Anlarsa uzağım yakınım, anlamazsa yakınım uzağımdır” der. İbrahim Hakkı hocasını anlamış, ona tercüman olmuş işte…

Türbeyi gezerken ve olayı dinlerken bir öğrencinin hocasına karşı gösterdiği muhabbet ve saygıya tanık oluyorduk.

Aman Allah’ım nasıl bir duygu idi bu, sevgi ve saygının doruk noktası idi işte…

Demek ki ilim arttıkça karşınızdakine özellikle de hocanıza değer verme de o oranda artıyor.

İlme önem verilirse ilim sahipleri de daha değer kazanıyor demek ki.

Şimdiki halimize bakıyorum da,

Neler neler değişmiş, ne yazık ki kimsede saygı ve sevgi kalmamış.

Bırakın ilim sahibine önem vermeyi, büyüklerine karşı saygı bile noksan olmuş.

“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyen Hz. Ali Efendimizin bu cümlesi de aslında her şeyi özetliyor.

Acaba diyorum,

İlmi mi hafife almaya başladık, âlimlerimiz mi değişti?

“Yeni yılda doğan güneş ilk olarak hocamı aydınlatmazsa, ben o güneşi istemem” diyebileceğimiz hocalarımız mı kalmadı?

Ya da

Talebemi yetiştiremedik?

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı