Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Yeryüzünde hiçbir plastik atık kalmamalı!

Yayınlanma

Tarih

Çevremizde ve sularımızda tonlarca biriken plastik atıkları artık sağlığımızı ciddi şekilde tehdit etmeye başladı. Yiyeceklerimizde ve içeceklerimizde olan mikroplastiklerin varlığından artık hepimiz haberdarız. Bir gün soframıza balık olarak geliyor, diğer gün her hangi bir sebze ile bizlere misafir oluyor.

Aslında içtiğimiz sular ve yemeklere kattığımız tuzlar sayesinde hep bizimle birlikte, misafir değil anlayacağımız…

Okyanuslara karışan plastiklere artık yapabileceğimiz çok az şey var. Sadece bundan sonra atılmaması yönünde çok ciddi yaptırımlar yapılması gerekiyor.

Bazı yerlerde okyanuslar ve denizler temizleniyor ama yetmiyor işte.

Küresel olarak her yıl 5 ila 13 milyon ton plastik atıkları okyanuslarda son buluyor. Plastik artıklar daha sonra deniz akıntıları ile bazen çok uzun mesafeler boyunca taşınabilir, mikroplastiklere dönüşebilir veya okyanus girdaplarında hapsolmuş yoğun deniz çöpü alanları oluşturabilir.

Deniz ortamlarına verilen bu atıkların zararının küresel olarak yılda en az 8 milyar ABD doları olduğu tahmin ediliyor. Gerçekten büyük tehlike ile karşı karşıyayız.

Plastik atıklar ile ilgili Dünya da neler yapılabilir ile ilgili bir wep sayfasında bir yazı okudum, bugün sizlere o yazıdan alıntılar yapmak ve yorumlamak istiyorum.

Bunlardan biri kimyasal geri dönüşümün kullanımını içerir. Swansea Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan Alvin Orbaek White, “plastiği moleküler seviyeye indirerek daha sonra başka malzemeler yapmak için kullanılabilecek platform molekülleri” şeklinde kullanmamız gerektiğini söylüyor.

Bu arada, dünyanın önde gelen plastik kirleticisi Çin, devasa çimento endüstrisinde plastik atıklarını yakıt olarak yeniden kullanılması üzerinde çalışılıyor.

Plastik atığın çoğu,  büyük fırınlarda 1.450 santigrat derece sıcaklıklarda sıvılaştırılıncaya kadar ısıtılması ile çimento üretiminde yakıt olarak kullanılabilir. Yaygın olarak kullanılan yakıt, dünya çapında çimento fabrikalarının her yıl yarım milyar ton yaktığı kömürdür. Bu büyük miktardaki kömürün bir kısmı geri dönüştürülemeyen plastiklerle değiştirilebilir. Bu çalışmanın tüm dünyaya yayılması gerekiyor.

Kıdemli araştırmacı Kåre Helge Karstensen’e göre, çimento endüstrisinde alternatif bir yakıt olarak plastik atık potansiyeli “muazzam”. “Ancak, Asya’daki çimento fabrikaları her yıl 160 milyon ton plastik atığı yakabilseler bile, yine de endüstriyel kömür tüketimlerinin yalnızca yüzde 10 ila 15’ini değiştirecekler” diye vurguluyor.

Asya’daki beş pilot projede, endüstriyel yakıt olarak atık depolama alanlarındaki atıkları kullanıyor.

Projede yer alan Çin, Hindistan, Tayland, Vietnam ve Myanmar ülkeleri; çimento fabrikalarındaki plastiğin yakıt olarak kullanımını test ediyorlar.

Sonuç olarak, Asya çevresindeki diğer ülkeler dünyanın en kötü plastik kirleticileri olduğu için bu çalışmalar faydaları olabilir.

Aynı zamanda, bilim adamları yeni tür daha çevre dostu polimerler de yapabiliyorlar. Çalışmalar gün geçtikçe artmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Cornell Üniversitesi’nden bir kimyager ekibi, güneşten gelen ultraviyole radyasyona maruz kaldığında hızla bozulan yeni bir polimer geliştirdiler.

Yeni polimer, rutin olarak okyanuslarda son bulan halatlar ve ağlar gibi olta takımlarında kullanılabilir. “Ticari olta takımlarının gerektirdiği mekanik özelliklere sahip yeni bir plastik oluşturduk” diyor. Baş araştırmacı Bryce Lipinsk su ortamında kaybolabilen ve bozulabilir izotaktik polipropilen oksit (isotactic polypropylene oxide) adlı yeni polimeri geliştirdiklerini ve bu yeni plastiklerin yapılan nesnelerin doğada hızla bozulabileceğini ve geride hiçbir iz bırakmayabileceğini söylüyor. Lipinski, “Bu malzeme çevredeki kalıcı plastik birikimini azaltabilir” diyor.

Dünyadan plastik atıklar ile birkaç örnek aktardım. Türkiye ile ilgili kısmı da bir sonraki köşe yazımda paylaşacağım inşaAllah.

Yararlandığım kaynak

https://www.sustainability-times.com/environmental-protection/what-to-do-with-plastic-waste-a-lot-actually/

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Seni kaybettikten sonra ben büyüdüm!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Geçmiş günleri hatırlıyorum da babamın iki torununu kucağına alıp bir itirafta bulunacağım oğlum;   “kendi çocuklarımı kucağıma alıp doya doya hiç bu şekilde sevemedim ve oynayamadım” demişti.

Bende, “babacığım ama şimdi torunların kucağında ve çok seviyorsun ve oynuyorsun, bu nasıl oluyor ve ne değişti ki?” diye sorunca,

“ Bizim zamanımızda büyüklerin yanında çocuklarının sevilmesi çok doğru karşılanmıyordu, bizler çocuklarımızı gizli gizli severdik, şimdi ise zaman çok farklı, tabi ki torunlarımı alıp seveceğim hatta boynuma alıp sokaklarda gezeceğim” sözleri hala hafızamdadır.

Bizler daha şanslıyız, babalarımız zorluklar arasında büyümüşler, babalarımızın babaları da kurtuluş savaşlarında yokluklara rağmen dillere destan ne kahramanlıklar yapmışlar ve nice şehitler vermişler,  benim babamda dâhil çok kişi babalarını görmeden büyümüşler ve aile sevgisini tam tadamamışlardı. Belki bilmedikleri bir sevgiyi gösteremiyorlardı, belki de iki işte çalıştıklarından dolayı yorgun argın eve gelip dinlenmek istiyorlardı. Ya da başkalarının çocukları yok, ya da anne babaları yok, onlar bizleri böyle mutlu görüp üzülmesinler diye çok geniş düşünüyorlar sevgilerini hissettirmiyorlardı.

Bilmiyorum.

Bildiğim bir şey var ki o da beni ve çocuklarını çok seviyordu.

Gün geçtikçe kültürümüz istemeden de olsa farklılaşıyor.

Ama değişmeyen şey babalarının çocuklarına olan sevgisi.

Ama her baba sevgisini farklı ifade eder.

Kimi sarılarak kokusunu içine çeker, kimisi sadece gözleri ile sever, kimisi ise tatlı sözleri ile, kimileri de uzaktan uzağa…

Babaların fedakârlıkları hiç bitmez, hep verirler, o koca adamların ne zorluklar çektiklerini hiçbir kimse bilemez. Hep içine atarlar, bir şeyler söylemek isteyemezler çünkü kendilerinin aciz olduğu hissedildiği an o kocaman ailenin çok daha etkileneceğini bilirler. Güçlü olmak zorundadırlar. Ağlamayı bile acizlik sayarlar ve gözlerindeki yaş damlaları gizlemeye çalışarak toz zerrelerindendir diye bahane uydururlar.

Bende senin beni üniversite okuturken iki işte çalıştığını ve ne zorluklar çektiğini ve bir gün olsun bizlere hayıflandığını hiç bilmem babam…

Bazen öğrencilik yıllarımda çokbilmiş gibi kırıcı olduğumu biliyorum, gençliğin verdiği cesaret ile haddimi de aştığımı hatırlıyorum. Sadece “oğlum babalar ile öyle konuşulmaz” diye kibarca uyarışını şimdi hatırlıyorum da gözlerimden akan damlalarımı durduramıyorum.

Aslında seni kaybettikten sonra ben büyüdüm.

Şimdi toprağının başında, sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki,

Bana yol göstermen gereken o kadar konu var ki,

O kadar anlatamadığım keşkelerim var ki,

Yapmak isteyip de yapamadıklarım,

Yaptıklarımdan pişmanlıklarım,

Uzun uzun sohbet etmek isterdim senin ile.

Çocuklarımdan, işlerimden, aklıma gelen her şeyi işte…

Demek ki bazı değerler yoklukta anlaşılıyormuş.

Eminim benim çocuklarda bir gün ben gidince aynı duyguları yaşayacaklar.

Bana sorsalar, babandan örendiğin tek cümle nedir?

Derim ki,

“karşılıksız sevgiyi senden öğrendim babam”…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Kıyameti sen getirdin!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Son günlerde bir ailenin pencerelerinin önüne yuva yapmaya çalışan “bir kuşun hikâyesini paylaşması sosyal medyada çok ses getirdi. Hepimiz yuva yapan kuşları gördüğümüzde hayranlıkla seyreder ve onların yaptıkları yuvalarını kendimizinmiş gibi korur ve kollarız. Olay ise şöyle cereyan etmiş; “bir aile kuşun pencerelerinin önünde yuva yaptığını görünce onlarda heyecanlanmışlar ve her gün seyrediyorlarmış. Ne yazık ki yuvaya kuş paslanmış çiviler, teller ve plastikleri topladığını gördükçe içleri acımış. Galiba civar inşaattaki çivileri ve diğer atıkları toplayarak getirmiş kuş. Bu çiviler ve zararlı atıklar yüzünden yuvasını belli ki ısıtamamış ve kendi yaptığı yuvasını beğenmeyerek yumurtasını da orada terk edip gitmiş”.

Ne kadar etkileyici bir olay değil mi sevgili okuyucularım. Hala o kuşun yuvasını terk edişinin tesiri altındayım.

“Bu kirlilik bizleri bu kadar etkileyeceğini yıllar önce söylemiştim” demekten ise nefret ediyorum artık.

Hala da akıllanmıyoruz.

Anne sütünde bulunan mikro plastiklere aldırmıyoruz.

Soluduğumuz havadaki mikro plastiklere inanmıyoruz.

Balıklardaki mikro plastikler ile balıkları beraber yediğimize şaşırmıyoruz.

Bebeklerin anne ve babasını daha görmeden mikro plastikler ile tanışmasını yadırgamıyoruz.

İçtiğimiz poşet çaylarda veya diğer içeceklerdeki mikro plastiklere veya içerdikleri zararlı kimyasallara meydan okuyoruz.

Etrafımızı ve bünyemizi kirletmeye devam ediyoruz, hiç de umursamıyoruz.

Karpuz kabukları bir tarafta, yediklerimizin artıkları başka tarafta sadece seyrediyoruz.

Kirlettiğimiz yerleri temizlemeyi aklımıza bile getirmiyoruz.

Plastik tabak, kaşık veya diğer artıklar havalarda uçuşuyor, yerleri mesken tutmuşlar hissetmiyoruz.

Maskelerimizi sağa sola atmaktan utanmıyoruz ve çevremize zarar verdiğimizi düşünmüyoruz, o maskeleri oradan toplayan kişilerin de insan olduğunu unutuyoruz.

Oturduğumuz herhangi bir yerde, yediğimiz çekirdeklerin kabuklarını oracıkta bırakıyoruz. Bunları kimin temizleyeceğini umursamıyoruz.

Ürünü çok alalım diye pestisitleri bol bol meyve ve sebzelerimiz ile hemhal ediyoruz.

Ormanlarımızı katlediyoruz.

Toprağımızı mahvediyoruz.

Yedik ve içtiklerimiz ile gün geçtikçe vücudumuzu hasta ediyoruz.

Sularımızı zehirledikçe zehirliyoruz.

Yeni ucuz ürünler çıkaralım diye zararlı kimyasallar ile etrafımıza zehirli kimyasallar saçıyoruz.

Oyuncak sektörümüzde bolca ucuz renkli boyalar ile oyuncakları boyayarak çocuklarımızın geleceğini karartıyoruz.

Kokulu silgi türü kırtasiye ürünleri ile koku alma duygularını mahvedip, bağımlılık yapmasına yol açıyoruz.

Sağlıklı olmayan aldığımız ve giydiğimiz giysilerimiz ile derilerimizi etkileyip cilt kanserine davetiye çıkarıyoruz.

Yukarıdakileri sıraladıkça sıralayabiliriz. Şunlar eksik kalmış dedikleriniz de o kadar çok ki…

Ey insanoğlu, kıyameti sen getirdin. Memnun musun şimdi?

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

D Vitamini-COVID-19 İlişkisi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Yaklaşık bir yıldır D vitamini ile COVID-19 arasında nasıl bir ilişki var, merak konusu ve bu alan ile ilgili uzmanlar yoğun bir şekilde çalışmalar yapmakta ve yorumlar getirmektedir. Bu virüs dünya çapında hızla yayılmaya devam ederken, SARS-CoV-2’nin neden olduğu enfeksiyon riskini azaltmanın yanı sıra ilerlemesini de durdurmak gerekiyor konusunda her ayrıntı araştırılması gerekmektedir…

D vitamini takviyesi ile hayatımızı felç eden virüsün etkinliği azalıyor mu?

Bu konu ile ilgili News Medical Life Sciences sitesinde derleme olarak çok önemli bilgiler buldum ve sizlerle bu konuyu paylaşmak ve yorumlamak istedim.

Öncelikle D vitaminini biraz tanımaya çalışalım.

D vitamini karaciğerde depolanan ve yağda çözünebilen bir vitamin ve D2 ve D3 şeklinde ikiye ayrılır. D2 bitki ve mantarlar yolu ile D3 ise vücutta hayvansal gıdalar aracılığıyla ve güneş ışığıyla üretiliyor. Alınması gereken D vitamininin yüzde 95’ini güneş sayesinde vücut sentezleyebiliyor, yüzde 5’lik miktarını ise diğer yollarla alabiliyor.

Diğer yollara örnek olarak, D vitamini somon ve sardalye gibi yağlı balıklardan kırmızı etlere ve yumurta sarısına kadar çeşitli beslenme kaynaklarından alınabilir (süt, ayran, kefir, peynir ve yoğurt, ton balığı, yağlı balık, mantar, portakal suyu, tahıl, sığır karaciğeri, tereyağı, maydanoz).

D vitamini kan dolaşımına girerek vücudun kalsiyumu emmesine yardımcı olur, bu da kemikleri güçlendirir, kas hareketine izin verir, sinirlere beyin ve vücudun diğer bölümleri arasında mesaj iletir. Bakteriler ve virüsler gibi istilacı patojenlerle savaşmak için bağışıklık sistemine yardım eder. D vitamini, doğuştan gelen bağışıklığı desteklemek için çok sayıda antiviral peptidin salgılanmasını artırır ve bağışıklık sisteminde düzenleyici bir rol oynar.

Yapılan çalışmalarda, D vitamininin çeşitli yollarla mikrobiyal enfeksiyonlarda ölüm riskini azalttığını gösterilmiştir. Bir birey soğuk algınlığına yakalandığı zaman, D vitamini enfeksiyona karşı fiziksel bir bariyer görevi görebilir. Ayrıca, D vitamininin akut solunum yolu enfeksiyonlarına karşı koruyucu etkiler uyguladığı da görülmüştür. Bu veri ile korona virüs ile savaşmada D vitamininin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Makalede, D vitamini ile COVID-19 arasında bağlantı kuran kanıtlar üzerinde durulmuş.

COVID-19 hastalarının yaşadığı en yaygın hafif semptomlardan bazıları ateş, belirgin asteni ve kuru öksürüğü içerirken, şiddetli hastalık belirtileri ölümcül akut solunum yolu hastalığı sendromuna (ARDS) yol açabilir. SARS-CoV-2 virüsünün, daha sonraki bir hiper reaksiyon süreci ve sitokin fırtınası ile ARDS’nin gelişmesine yol açabilecek bir bağışıklıktan kaçınma süreci yoluyla bireyleri enfekte ettiği görülmektedir.

COVID-19 pandemisinden önce, birkaç in vitro çalışma, vitamin D’nin ya antimikrobiyal peptidlerin salgılanmasını teşvik etme yeteneği ya da solunum virüslerinin replikasyonuna doğrudan müdahale etme yeteneği sayesinde yerel solunum homeostazında önemli bir rol oynadığını göstermiştir.

Ek olarak, D vitamini eksikliğinin, kronik kardiyovasküler hastalığa (CVD) neden olabilen ve akciğer fonksiyonunu azaltabilen renin-anjiyotensin sistemini (RAS) teşvik ettiği de bulunmuştur. Her ikisi de COVID-19 hastalarının ciddi belirtileri olan ARDS ve kalp yetmezliğidir. Bu nedenle yetersiz D vitamini seviyeleri ile ilişkilendirilebilir ve böylece COVID-19 hastalarında D vitamini desteğinin potansiyel kullanımını destekler.

D vitamininin COVID-19 enfeksiyonunu ve/veya ölümleri önleme kabiliyetindeki potansiyel rolü hakkında şu anda çok az şey bilinmektedir. Bununla birlikte, birkaç çalışma bu besin ile SARS-CoV-2 enfeksiyon yolu arasında var olabilecek olası ilişkileri değerlendirilmiştir.

İlk COVID-19 raporlarından bazıları, enfekte hastaların % 85’ine kadar hipovitaminoz D sergilediğini ve 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonlarının da enfekte hastalarda kontrollere kıyasla daha düşük olduğu bulundu.

Her ikisi de COVID-19’a en duyarlı olan yaşlı bireylerin yanı sıra önceden mevcut rahatsızlıkları olanların çoğu, genellikle daha düşük D vitamini seviyelerine sahip olsa da, bilim adamaları D vitamini seviyeleri ile COVID-19 arasında var olan potansiyel korelasyonu bulma çalışmalarına devam etmektedirler.

Bazı araştırmacılar D vitamini ve quercetin’in potansiyel olarak varsayılan COVID-19 azaltma ajanları olarak hizmet edebileceği sonucuna vardılar. Bu ilk sonuçlar yayınlandığından beri, birkaç ek çalışma ile D vitamininin SARS-CoV-2’nin enfeksiyon üzerindeki etkilerini azaltmadaki olası rolünü değerlendirdi. İsteyen web sayfasındaki makaleleri tek tek inceleyebilirler.

D vitamini takviyesi COVID-19 hastalarına yardımcı oldu mu?

Dünya çapında birkaç randomize kontrol çalışması, D vitamini desteğinin COVID-19 hastalarının şiddetini ve/veya ölüm oranlarını düşürüp azaltamayacağı araştırılmıştır. Bugüne kadar, bu çalışmalar profilaktik D vitamini desteğinin COVID-19 hastalarında akut solunum yolu enfeksiyonu riskini başarılı bir şekilde azalttığını tespit etmişlerdir.

COVID-19 şiddeti üzerindeki etkisini değerlendirmenin yanı sıra, Avrupa’daki 20 ülkede D vitamini serum konsantrasyonları ve COVID-19 ölümlerinin sayısı da incelenmiştir.

Çalışmalarında, COVID-19 vakalarının sayısı ile ortalama D vitamini konsantrasyonları arasında önemli bir korelasyon gözlemlendiğini görmüşler ve böylece bu iki faktör arasında bir korelasyon tespit eden önceki çalışmaları doğrulamışlardır. Bu bilgiler ne kadar doğru olsa da, mevcut çalışmalar D vitamini seviyeleri ile COVID-19 ölümleri arasındaki ilişkiyi net ortaya çıkaramamıştır.

Aralık 2020’de Birleşik Krallık Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği Enstitüsü (NICE) İngiltere Halk Sağlığı (PHE) ile işbirliği içinde D vitamini hakkında bir kılavuz yayınlayarak “özellikle insanların normalden daha fazla içeride kalmasına neden olan zorunlu kapanma nedeniyle, bireylerin kış aylarında D vitamini takviyesi almayı düşünmeleri gerektiğini” tavsiye etti.

Bununla birlikte, şu anda sadece COVID-19’u tedavi etmek veya önlemek için D vitamini desteklemek için yeterli kanıt olmadığı ve bunun hakkında daha fazla bilgi edinmek için yüksek kaliteli randomize ve kontrollü çalışmalarla daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.

Sonuç olarak, D vitamini değerlerimizi ölçtürelim ve eksiklik var ise takviyeler alalım ve bol bol güneşlenelim ki şu virüs probleminden en az zarar ile kurtulalım inşaAllah.

Kaynak:

https://www.news-medical.net/health/Vitamin-D-and-COVID-19.aspx

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı