Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Sosyal medya kullanıcılığı sosyalliğimizi etkiliyor

Yayınlanma

Tarih

Hafta sonu https://www.statista.com/ ‘un aktif kullanıcı sayısına göre sıralanmış, Ekim 2021 itibarıyla dünya çapındaki en popüler sosyal ağlar ile ilgili bilgisini okudum.

Sonuçlar tahmin ettiğim gibi idi.

Tüm dünyamızı küçük akıllı bir cep telefonuna sığdırmıştık.

Hayatımız bu cep telefonu ile akıp gidiyor,

Eğer önlemimizi almaz isek, tüm zamanımızı bu sosyal medyaya ayıracağız.

İyi ki de ihtiyaçlarımız var.

Çalışmaz isek aç kalma durumumuz ve özel ihtiyaçlarımız da olmasa, dört duvar arasında internetli cep telefonu ile yaşayıp gideceğiz. Akraba ve dost ziyaretlerimizi de bu telefona bırakmışız.

Çocuklarımız da  “ders çalışmalarımızı ve ev ödevlerimizi cep telefonundaki bilgiler ile yapıyoruz” diyorlar, kim kimi kandırıyorsa artık…

Yukarıdaki wep sitesinin verilerine göre;

Dünya çapında en popüler sosyal medya platformu lideri Facebook.

Hiç şaşırmadık değil mi?

Bir milyar kayıtlı hesabı aşan ilk sosyal ağ olması liderliğini devam ettirmiş.

İnanılmaz bir aktif kullanıcı listesine sahip:  aylık 2,89 milyardan fazla aktif kullanıcısı var.

Düşünebiliyor musunuz?

Kullanıcılar olarak tüm dünya olarak hepimiz esiriz.

Boş durmamış tabi ki bu şirket. Genişledikçe genişlemiş. Kazandıkça kazanmış. Dört büyük sosyal medyayı bünyesinde toplamış. Facebook, WhatsApp, Facebook Messenger ve Instagram.

Amerika Birleşik Devletleri ve Çin en yüksek profilli sosyal platformları oluşturuyormuş. Hepimizin bildiği ve kullandığımız sosyal ağların çoğu Amerika Birleşik Devletlerinden çıkma. Daha sonra, Çin sosyal ağları WeChat, QQ veya video paylaşım uygulaması Douyin (TikTok) ve diğerleri.

Sosyal medya uygulamaları her ülkenin diline çevrilerek dünyayı küçük bir makineye hapsetti işte.

Tüm dünya ile iletişime geçmemiz ve onların kültürlerini, dillerini, dinlerini öğrenmemiz bize ayrı bir heyecan veriyor tabi ki. Bu da artısı galiba.

2022 için tahminleri de var: Sosyal ağ sitelerinin 3,96 milyar kullanıcıya ulaşabileceklermiş.

Bende aktif olarak sosyal medyayı kullananlardanım.

Ama

Bu sosyal medya benim sosyalliğimi etkilemeye başladı doğrusu.

Ya sizlerin?

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Değerli okurlarım,

Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.

Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir.

Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur.

Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler.

İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz.

Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz?

Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır.

Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır.

Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız?

Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir.

Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.

Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.

İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir.

Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil;

  • standartlaştırılmış bitki ekstraktları,
  • doğal kozmetik ürünleri,
  • fonksiyonel gıdalar,
  • fitofarmasötik ürünler,
  • biyobozunur ambalaj hammaddeleri,
  • yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler

geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir.

Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır.

Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir.

Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez.

Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir.

Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır.

Artık sadece buğday üreten değil;

bilgi üreten,

patent üreten,

yüksek teknoloji üreten,

ihracat yapan,

marka oluşturan

bir Yozgat hayal etmek zorundayız.

Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır.

Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir.

Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım.

Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Değerli okurlarım,

Bu hafta sizleri, tarım ve gıda sektörünün kalbinin attığı, çok kıymetli akademik paylaşımlara sahne olan önemli bir organizasyonun satır aralarına götürmek istiyorum.

Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacıların oturumlarına moderatörlük yapma hem de kendi sunumum olan tıbbi, aromatik bitkiler ve bio-inovasyon üzerine bir sunum gerçekleştirme fırsatı buldum.

İki gün boyunca yoğun bir bilimsel programla gerçekleştirilen çalıştayda; sürdürülebilir tarım uygulamalarından yenilikçi gıda teknolojilerine, iklim değişikliğinin tarımsal üretime etkilerinden bio-ekonomiye kadar çok geniş bir yelpazede kritik konular masaya yatırıldı. Bugün dünya, sadece gıda arzını güvence altına almayı değil; aynı zamanda sürdürülebilir, çevre dostu ve katma değeri yüksek tarım modelleri geliştirmeyi tartışıyor.

Bizim gibi biyolojik çeşitlilik açısından adeta birer hazine üzerinde oturan coğrafyalar için bu tartışmalar bir tercihten ziyade, geleceğe dönük bir zorunluluk, projeler üretme ve pratiğe dönüştürmedir.

Sunumumun konusu olan Yozgat ve çevresi, barındırdığı endemik türler ve tıbbi-aromatik bitki varlığıyla müthiş bir potansiyele sahip. Sunumumda da vurguladığım üzere; lavantadan kekiğe, salepten yöresel şifalı bitkilere kadar uzanan bu zenginlik, sadece geleneksel mutfağımızın veya halk hekimliğinin bir parçası olarak kalmamalıdır. Bizler, yeşil sentez yöntemleriyle bu bitkilerden nano-teknolojik materyaller üretebilmeli, ilaç, kozmetik ve sürdürülebilir gıda ambalajı sanayisinde (PLA gibi biyo-bozunur polimerlerle entegre ederek) katma değerli ürünlere dönüştürebilmeliyiz. Doğru bir Bio-İnovasyon Stratejisi ile bölge tarımını kalkındırmak ve kimyasal kirliliğin önüne geçecek çevreci çözümler üretmek elimizde ve yapmalıyız.

Çalıştay boyunca gerçekleştirdiğimiz oturumlarda, akademisyenlerimizin vizyoner yaklaşımlarını dinlemek, tarımın geleceğine olan inancımı bir kat daha artırdı. Multidisipliner çalışmaların, çevre bilincinin ve akademik birikimin sahaya aktarılmasının ne denli hayati olduğunu bir kez daha gördük.

Bu kıymetli platformda bizleri bir araya getiren, tarım ve gıdanın geleceğine yön verecek bu nitelikli organizasyona ev sahipliği yapan başta Hitit Üniversitesi Rektörü olmak üzere tüm üniversite yönetimine çok teşekkür ederim.

Ayrıca;

  • Çalıştay bünyesinde şahsıma Moderatörlük gibi kıymetli ve onurlu bir görevi tevdi ederek oturumları yönetme fırsatı tanıyan düzenleme kuruluna,
  • Bilgi ve birikimleriyle çalıştayın bilimsel derinliğini artıran, ufkumuzu açan tüm değerli Çağrılı Konuşmacılara,
  • Organizasyonun başarıyla hayata geçirilmesindeki büyük emekleri, yakın alakaları ve misafirperverlikleri için Alaca Avni Çelik Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Songül ÖZÜM’e ve ekibine,
  • Sunumlarıyla ve fikirleriyle katkı sunan tüm akademisyen meslektaşlarıma ve sektör paydaşlarına

yürekten teşekkür ederim. Bilimin ışığında, toprağın bereketini bio-inovasyonla buluşturacağımız nice güzel organizasyonlarda yeniden buluşmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Son günlerde yine akıl almaz olaylara tanıklık ediyoruz.
Bir insanın, hatta bir öğrencinin asla yapamayacağını düşündüğümüz davranışlar sıradanlaşmaya başladı.
İçimiz yanıyor…

Ama hep aynı şeyi yapıyoruz:
Suçu başkalarında arıyoruz.

Kimi siyasetçileri suçluyor,
kimi eğitim sistemini,
kimi medyayı,
kimi aileleri,
kimi de dijital dünyanın görünmez kurgulayıcılarını…

Liste uzayıp gidiyor.

Peki ya biz?
Kendimizi düzeltmek için ne yapıyoruz?

Oysa aynı gemideyiz.
Ve farkında olmadan birlikte batıyoruz.

Bugün okuduğum bir akademik çalışma, bu gidişatı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
PLOS ONE dergisinde yayımlanan ve Sherry Towers ve arkadaşlarının yürüttüğü araştırma, kitlesel şiddetin “bulaşıcı” olduğunu matematiksel modellerle gösteriyor.

1998–2013 yılları arasındaki okul saldırıları ve kitlesel cinayet verileri incelenmiş.
Sonuçlar ürkütücü:

Bir saldırının ardından, benzer bir olayın gerçekleşme ihtimali yaklaşık 13 gün boyunca artıyor.

Her kitlesel cinayet, ortalama 0,30 yeni olayı tetikliyor.
Her okul saldırısı ise yaklaşık 0,22 yeni vakaya zemin hazırlıyor.

Bu ne demek?
Şiddet, tıpkı bir virüs gibi yayılıyor.

Üstelik bu yayılımın en önemli taşıyıcısı, çoğu zaman farkında ya da olmadan, medya oluyor.

Araştırma şunu açıkça gösteriyor:
Daha az kişinin etkilendiği ve medyada geniş yer bulmayan olaylarda bu “bulaşma etkisi” görülmüyor.

Yani…
Saldırganı öne çıkaran,
olayı dramatize eden,
detaylarıyla servis edilen her haber,
yeni bir felaketin tohumlarını atabiliyor.

Bir diğer kritik gerçek ise silaha erişim.
Veriler, silaha ulaşmanın kolay olduğu yerlerde bu şiddet dalgasının çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyuyor.

Sıkça dile getirilen “ruh sağlığı” tartışmaları ise çoğu zaman meselenin özünü gölgede bırakıyor.
Bilimsel veriler, asıl belirleyici faktörlerin erişilebilirlik ve iletişim dili olduğunu söylüyor.

Artık bu olayları “münferit sapkınlıklar” olarak değerlendirme lüksümüz yok.

Karşımızda, matematiksel olarak modellenebilen, zamansal kümelenmeleri olan bir şiddet salgını var.

Eğer medya dilini değiştirmezsek,
eğer şiddeti görünür kılarken sorumluluk almazsak,
eğer birey olarak kendimizi sorgulamazsak…

Bu 13 günlük karanlık döngüler tekrar etmeye devam edecek.

Ve biz, sadece izleyen değil,
bu döngünün bir parçası olmaya devam edeceğiz.

Acılarımız artarak devam edecek…

Kaynak: PLOS ONE | DOI:10.1371/journal.pone.0117259 July 2, 2015

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş