Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Bir Sevdadır Sorgun

Yayınlanma

Tarih

Her yaz tatilinde doğduğum yer olan Sorgun’a ailecek geliriz ve her seferinde Sorgun girişinde inanılmaz bir heyecan duyarım. Sorgun’umun kokusu bir başka, yolları bir başkadır benim için. Neden olmasın ki? Her karışında bir hatırası vardır ben de…

Sorgun’da ilk önce şu an yıkılmış, viranede olsa doğduğum eve giderim. O bahçeye dakikalarca baktığım olur, geçmişte o evi alıp müze bile yapmak gelmiştir içimden. Şimdi etrafındaki evler de yıkılmış yeni koca binalar yapılmaya başlanmış bile. Hey gidi günler hey! Mahallemizin çocukları ile Çekerek caddesinde top oynadığımız günler evin önünde hemen bir film şeridi gibi geçer gözlerimden.

Şimdilerde harabe durumda olan Çekerek caddesi eskilerin en hareketli ve canlı caddelerindendi… Yeni yeni kendini bulmaya, gelişmeye başladığını gördüm doğup büyüdüğüm çevrenin. Etrafında çok güzel binalar yapılıyor, umarım berbat durumdaki o yollarda Sorgun Belediyemiz tarafından en kısa zamanda yapılarak o eski ihtişamına bürünür caddemiz…

Lise öğrencisi iken elime o zamanın en popüler gazetesini alır, Salih Paşa camisinin yanındaki o meşhur, ve ilçemizin tek bahçesi olan çay bahçemize oturur, saatlerce çayımı yudumlayarak gazetemi okurdum. Ne gazetem biterdi ne de çayımın tadı, saatin nasıl geçtiğini anlamazdım bile. Hala o anlar hafızalarımdadır…

Hele de o eski Salih Paşa’da gençliğimizde kıldığımız namazların tadı bir başka idi. 1813 yılında yapılmış camimizde en göze batan nokta ahşap tavanları idi. En eski camimiz ne yazık ki sel felaketlerinden koruyamıyoruz diye yıkılmış yerine devasa yeni Salih Paşa camisi yapılmıştı. Böylece Sorgun’da gösterebileceğimiz son eski yapı da yıkılmış, ciğerimiz dağlanmıştı.

Eğiriöz ve Delibaş derelerinin kenarlarında yürüyüşlerimizi ve ilkokul çağında arkadaşlarımızla çubuklarımızı yarıştırmamızı hiç unutamam. O zamanlar daha bir gür akardı derelerimiz. Keşke o derelerimizi ıslah edip etraflarını çay bahçelerine çevirsek, suni sular ile su miktarını artırıp kanallar yapıp kayıklar ile Viyana gibi Sorgun’u bir baştan bir başa gezsek, müthiş bir Turizm kaynağı da olur. Belki ileride bu çılgın projeleri yapan çılgın insanlarda çıkabilir…

Her hafta sonu meşhur Sorgun Hamamı’na gitmemiz hem bir geleneğimiz, hem de eğlencemiz idi. Tam bir şifa kaynağı olan kaplıcalarımız istediğimiz ihtişamı hala yakalayamamış, yaz tatillerinde çok insan olduğundan havuzlar hiçte hijyenik değildi. Yeni yeni yapılan otellerimiz ileride Sorgun’un çehresinin çok gelişeceğinin bir işaretidir. Çok yakınımızda olan Kozantı ilçesindeki gibi bir Kaplıcalar şehri olmamamız için hiçbir neden yok… Hatta en kısa zamanda bu gerçekleşirse ilçe ekonomisine de büyük katkılar sağlayacaktır. Yazın kavurucu sıcağında bile Sorgun’da gece yorgan ile yatarsınız. Yazın o sıcaklarından bunalan ve şifa isteyenler için bire birdir şirin Sorgun’um.

Hafta sonları cuma günü gümbür gümbür çalan davul ile uyanırsanız ne oluyoruz diye sakın endişeye kapılmayın; halen 3 gün süren Sorgun düğünleri ile tanışıyorsunuzdur. Dayımın lafı hala kulaklarımdadır; “Oğlum nerde bir davul sesi duysam, oraya gider hemen halaya katılırım”. Oyunu bilmeseniz de davulun ritmine göre hangi halay çekildiğini anlarsınız, ayaklarınız o ritme ayak uydurmuştur bile. Ağırlama ile başlanır, bobbili ile devam eder, cemo, trakya ile şaha kalkar, gelin ile durulursunuz. Hele gelin evinden alınıp damat evine götürülürken o çalan melodiler, siz gelin evi olmasanız ile o hüzne ortak eder, hele de duygusal bir kişi iseniz gözlerinden damlalar haberiniz olmadan akar gider…

Yemek kültürümüz ise çok farklı tattadır. Hamur işini seviyorsanız ilk hedefiniz Sorgun olmalı. Ya da Ramazan ayında acıkmak istemiyorsanız, Sorgun’un misafiri olmalısınız. Sahurda o yapılan ekşili ya da pişiler sizleri gün boyu tok tutar. Ben neden Ramazan ayında zayıflamıyorum diye de hayıflanırsınız. İlk defa misafir oluyor iseniz sizi bir sürpriz de bekler, Desti Kebabı… Sizin için özel desti de yapılır, masanıza getirilir, bir dilek tutun denir ve destiyi kırmanız rica edilir. Eskiden beri tuttuğunuz dilek bir gün gerçekleşir diye de bir inanış vardır halk arasında…

Kış zor geçer Sorgun’da, hastalanmamak elde değildir. O zaman antibiyotikten önce Helle Çorbanız sımsıcacık hazırdır bile…

Ya pastırmalı madımak yemeğine ne demeli, bol sarımsak yoğurt dökülür afiyetle yenir ki kız kardeşim Sorgun’a ilk adım attığım zaman bana mutlaka yapar, menüm bellidir yani…

Kışın Sorgun’a yolunuz düşerse gittiğiniz herhangi bir evde muhakkak o soğuk havayı sıcacık hale çeviren Arabaşı Çorbasına rastlarsınız. Hamurunu doğru yutabilirseniz ileride sizin vazgeçemeyeceğiniz yiyeceklerden olacaktır o tılsımlı çorba…

Keşke derim bazen, hanım da bilse de Haside yesem sık sık… Benim gibi tatlı şeyleri sevenler için çok kolay yapılan ve genelde de yatmadan önce yediğimiz bir çeşit tatlıdır Haside…

Ortaokul yıllarımı hatırlıyorum da Sorgun Üç Tepelere baharın temsilcisi olan çiğdem toplamaya giderdik. Şimdi eminim ismini bile bilmeyenler vardır. Fakat, arkadaşlar ile çiğdeme gider, 4 yada 5 cm toprağı deşer çiğdemin kökünü çıkarır yerdik, ne lezzetli şeydi aman Allah’ım…

Keşke bütün akademik hayatımı uranyum mineraline ayırsaydım diye çok hayıflanmışımdır. Bildiğim kadarı ile ülkemizde tek Sorgun’da çıkan ve radyoaktif bir element olan uranyum elementi gerekli teknolojiyi sağladıktan sonra müthiş bir geleceğin yakıtı olarak karşımıza çıkacaktır ki bu da Sorgun’umuzu ileride çok daha kıymetli yapacağının garantisidir.

Sorgun’a doğal gaz geldi diye kömür ocaklarının değerinin azaldığı da düşünülmemelidir. Biraz geri plana düşse de kömür madenleri her zaman değerini koruyacaktır, çünkü kullanım alanları oldukça geniştir. Fakat rekabet edebilmek, artık acıların yaşanmaması için daha profesyonelce işletilmesi ve iş güvenliğine çok dikkat edilmesi gerekmektedir.

3 yıl kadar önce Avusturya Viyana’da 21 gün kalmıştım. Çok enteresandır; o kadar Osmanlılara ait hiç de hoş olmayan heykeller olmasına rağmen yüzde on civarında Türkiye’den gelen insanlar vardı, bu yüzde onun da yüzde doksanı Yozgat’lı imiş. Diğer ülkelerde de bol miktarda gurbetçimizin olması Sorgun’umuzun bu gurbetçilerin ihtiyacını da görecek tarzda stüdyo tipi evler yada kiralayacakları lüks kaplıca evleri vs gibi şeylerin yapılması Sorgun’a artı bir puan olarak geri dönecektir.

Sorgun Lisesi ve Yeşilyurt ilkokulu her zaman Sorgun’un sembolü olmuştur. Bu okullardan mezun olduğum için bende kendimi her zaman şanslı sayarım. Değerli hocalarımı her zaman şükranla yâd ederim.

Sorgun’a her gelişimde bu hatıralarım tekrar tekrar canlanır. Eminim ki herkes kendi doğduğu yerlere giderken bu hissiyatlar ile gelirler ve giderler. Ülkemin her tarafının en güzel şekilde değerlendirilip kalkınması için uzaklara gitsek de doğup büyüdüğümüz yerlere katkıda bulunmayı ihmal etmeyelim… Böylece buralara olan vefa borcumuzu da ödemenin huzurunu yaşarız.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ

Yayınlanma

Tarih

Yazar

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası

Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.

Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.

Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.

Bir gencin merakından doğan bilim

Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.

Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.

Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?

Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.

İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.

Disiplinler arasındaki buluşma noktası

İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.

Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.

Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.

Tıp neden yapılır?

İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.

Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:

Tıp neden yapılır?

Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.

Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:

Hasta.

Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.

Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru

İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.

Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:

İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?

Son söz: bizden sonra ne kalacak?

İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.

Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Akdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bazı toplantılar vardır; yapıldığı gün sona erer.

Bazıları ise geleceğe bırakılan önemli bir iz olur.

27-28 Temmuz 2026 tarihlerinde Yozgat Bozok Üniversitesi ile Akdağmadeni Belediyesi iş birliğinde gerçekleştirdiğimiz “Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu” işte böyle bir organizasyondu.

Bu sempozyum yalnızca bilimsel bildirilerin sunulduğu akademik bir toplantı değildi.

Aynı zamanda Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel mirasını modern bilimle buluşturma çabasının önemli bir başlangıcıydı.

Geçtiğimiz yıl düzenlediğimiz “Sağlık Bilimleri Açısından Lavanta Sempozyumu” ile tıbbi ve aromatik bitkileri sağlık bilimleri perspektifinden ele alan bilimsel bir yolculuğa çıktık. Bu süreçte lavanta üzerine bir yüksek lisans tezini başarıyla tamamladık ve elde edilen bilimsel birikimi “Sağlık Bilimleri Açısından Lavanta” kitabıyla kalıcı bir esere dönüştürdük. Bu yıl ise “Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu” ve yayımladığımız kitabımızın oluşturduğu bilimsel ivme sayesinde salep üzerine yeni bir yüksek lisans tez çalışmasını başlatmış bulunuyoruz. Bu gelişme, düzenlediğimiz sempozyumların ve hazırladığımız bilimsel eserlerin yalnızca bilgi paylaşımıyla sınırlı kalmadığını; aynı zamanda yeni araştırmalara, lisansüstü tezlere ve geleceğin bilim insanlarının yetişmesine doğrudan katkı sağladığını göstermektedir.

Aslında hedefimiz çok açık.

Ülkemizin sahip olduğu olağanüstü bitki zenginliğini yalnızca geleneksel bilgilerle değil, bilimsel araştırmalarla değerlendirmek ve bu değerleri ulusal ve uluslararası bilim dünyasına kazandırmak.

Salep neden bu kadar önemli?

Toplumun büyük bölümü salebi yalnızca kış aylarında içilen sıcak bir içecek olarak tanıyor.

Oysa bilim insanları için salep bundan çok daha fazlasıdır.

Salep;

botanikten farmakolojiye,

tıptan eczacılığa,

gıda teknolojisinden biyoteknolojiye,

kozmetikten biyomalzeme teknolojilerine kadar çok sayıda disiplinin ortak çalışma alanıdır.

İçerdiği glukomannan başta olmak üzere biyolojik olarak aktif bileşenler nedeniyle fonksiyonel gıda olarak değerlendirilen salep, gelecekte doğal ürün temelli birçok araştırmanın merkezinde yer alabilecek potansiyele sahiptir.

Bugün ilaç sanayisi doğal molekülleri araştırıyor.

Fonksiyonel gıda sektörü hızla büyüyor.

Biyoteknoloji çevre dostu doğal hammaddelere yöneliyor.

İşte salep tam da bu noktada stratejik bir ürün olarak karşımıza çıkıyor.

Akdağmadeni önemli bir değere sahip

Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından mahreç işaretiyle tescillenen Akdağmadeni Salebi, yalnızca ilçemizin değil, ülkemizin önemli doğal değerlerinden biridir.

Ancak bu değerin gerçek anlamda ekonomik ve bilimsel kazanıma dönüşebilmesi için tanıtım kadar araştırmaya da ihtiyaç vardır.

Bu nedenle sempozyum boyunca sadece salebin geleneksel kullanımını değil;

orkide türlerinin korunmasını,

üretim tekniklerini,

moleküler standardizasyonu,

mikotoksin ve gıda güvenliğini,

farmakolojik özelliklerini,

nörolojik hastalıklarla ilişkisini,

enfeksiyon hastalıklarındaki potansiyelini

ve farklı endüstriyel kullanım alanlarını alanında uzman bilim insanlarıyla değerlendirdik.

Bilimsel toplantılar ancak farklı disiplinler aynı masa etrafında buluştuğunda gerçek anlamını kazanır.

Bu sempozyum bunu başarmıştır.

Bilimsel iş birliklerinin güzel bir örneği

Bu organizasyonun en önemli yönlerinden biri de üniversite ile yerel yönetimlerin örnek iş birliğini ortaya koymasıdır.

Bilime ve akademik çalışmalara verdikleri güçlü destek nedeniyle Yozgat Bozok Üniversitesi Rektörümüz Prof. Dr. Evren Yaşar’a, sempozyumumuza ev sahipliği yapan ve “Sağlık Bilimleri Açısından Salep” kitabımıza sponsor olarak büyük katkı sağlayan Akdağmadeni Belediye Başkanımız Uzm. Dr. Nezih Yalçın’a ve özveriyle çalışan belediye ekibine teşekkür ediyorum.

Bu destekler, yalnızca bir etkinliğin gerçekleşmesini sağlamamış; aynı zamanda bilimin toplumla buluşmasına önemli katkı sunmuştur.

Sempozyum kapsamında tanıtımını gerçekleştirdiğimiz “Sağlık Bilimleri Açısından Salep” kitabı da bu ortak emeğin en somut ürünlerinden biri oldu. Farklı üniversitelerden ve disiplinlerden değerli akademisyenlerin katkılarıyla hazırlanan bu eseri, bölüm yazarlarımıza takdim etmek sempozyumun en anlamlı ve gurur verici anlarından biriydi. Uzun ve titiz bir bilimsel çalışmanın ürünü olan kitabımızın, yazarlarımızın ellerinde hayat bulduğunu görmek hepimize ayrı bir heyecan ve mutluluk yaşattı. Bu an, yalnızca bir kitap takdimi değil; ortak emeğin, bilimsel dayanışmanın ve akademik paylaşımın güzel bir simgesi olarak hafızalarımızda yer etti.

Açılış konuşmamda ifade ettiğim gibi;

“Bizim hedefimiz yalnızca bir sempozyum düzenlemek değildir. Amacımız; ülkemizin tıbbi ve aromatik bitki zenginliğini bilimsel çalışmalarla desteklemek, geleneksel bilgiyi modern bilimle buluşturmak, yerel değerlerimizi ulusal ve uluslararası platformlarda görünür hâle getirmek ve bu toplantıları sürdürülebilir bir bilim geleneğine dönüştürmektir.”

Bu anlayış, geleceğe bakışımızın da temelini oluşturmaktadır.

Bilim, yalnızca laboratuvarlarda yapılan deneylerden ibaret değildir.

Bilim; yerel değerleri evrensel bilgiye dönüştürebilmektir.

Bilim; doğayı koruyarak kalkınabilmektir.

Bilim; kültürel mirasımızı gelecek nesillere aktarabilmektir.

Akdağmadeni Kaymakamımız Sayın Cafer Kaymakçı’nın açılışta dile getirdiği şu değerlendirme, sempozyumun ruhunu çok güzel özetledi:

“Bu sempozyum, tamamlanmış bir çalışmanın sonuç toplantısı değil; Akdağmadeni salebinin bilimsel yolculuğunda yeni bir aşamanın başlangıcıdır.”

Gerçekten de bu organizasyonu bir son değil, bir başlangıç olarak görüyoruz.

Geçtiğimiz yıl lavanta ile başlayan bilimsel yolculuğumuz bu yıl salep ile devam etti.

Bilim üretildikçe gelişir.

Bilgi paylaşıldıkça çoğalır.

Ve inanıyorum ki Akdağmadeni’nde başlayan bu bilimsel yolculuk, gelecekte ülkemizin tıbbi ve aromatik bitkiler alanındaki en önemli bilimsel geleneklerinden biri olacaktır. Bu yolculukta bizi en çok mutlu eden ise yalnızca akademisyenlerin değil, Akdağmadeni halkının da bu bilimsel heyecana ortak olmasıydı. Sempozyum boyunca konferans salonunu dolduran vatandaşlarımız, bilimin toplumdan kopuk olmadığını; aksine toplumla buluştuğunda gerçek değerini kazandığını bir kez daha gösterdi. Bu ilgi, Akdağmadeni’nin yalnızca salebiyle değil, bilime verdiği değerle de anılacağının en güzel göstergesi oldu.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bugün sanki başka bir duygusallık var üzerimde.

Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.

Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?

Yolları mı?

Binaları mı?

Alışveriş merkezleri mi?

Bence hayır…

Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.

Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.

Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.

Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.

Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.

Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.

Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.

İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.

Bugün teknoloji gelişti…

Zenginleştik…

Evler büyüdü…

Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.

Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…

Oysa her  konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.

Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.

Mesela madımak sadece bir yemek değildir.

Arabaşı sadece bir çorba değildir.

Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.

Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…

Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.

Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.

Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.

Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim

En büyük serveti insanıdır.

Çalışkan insanıdır.

Dürüst insanıdır.

Vefalı insanıdır.

Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.

Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.

Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.

El sanatlarımız unutuluyor.

Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.

İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.

Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.

Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.

Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.

Çünkü insan doğduğu yeri sever.

Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.

Bildiği kadar sahip çıkar.

Gelin…

Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.

Eski konaklarımızı gezelim.

Türkülerimizi dinleyelim.

Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.

Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.

Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.

Çünkü bir gün onlar olmayacak.

Ama onların anlattıkları kalacak.

Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.

Unutmayalım…

Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.

O kökü korursak, geleceğimiz de güçlü olacaktır.

Bu gün de böyle bir şeyler içimden geçti işte.

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş