Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Bizler yokluklara rağmen çok daha şanslı bir çocukluk yaşamışız!

Yayınlanma

Tarih

Bizler yokluklara rağmen çok daha şanslı bir çocukluk yaşamışız!

Prof. Dr. Hamdi Temel

www.hamditemel.com.tr

Bu sabah sonbaharın verdiği hüzün ve ağaçların yapraklarını yavaş yavaş döküp sarardığı bir zamanda bahçede otururken, çocukluk günlerim aklıma geldi.

İlkokul yıllarımı düşündüm,  top oynayacak bir sahamız olmadığı için, evimizin önündeki meşhur Çekerek caddesinde top oynadığımız günlere gidiverdim.

Çevremizden topladığımız taşlardan kale yapar, mahallemizdeki çocukları toplar ve eşleşmeler biter bitmez futbol maçına başladığımız o günleri tebessümle hatırladım.

Maç esnasında bağrışmalarımız, itişmelerimiz, sayılmayan gollerimiz, itirazlarımız, verilmeyen penaltılarımız…

En can sıkıcı şeyimiz ise o an oynadığımız caddemizden tek tük arabaların geçmesi idi, arabalar geçeceği zaman hepimiz olduğumuz yerde otomatik olarak saygı duruşu gibi durur ve arabanın geçmesi ile birlikte maça kaldığımız yerden devam ederdik.

Sanki cadde bizim tapulu malımız imiş gibi bir de arabaların arkasından hayıflanırdık.

Topumuzda naylondandı hani. Güçlü rüzgârda topa vurduğumuz istikamette değil, rüzgârın istikametine giderdi. Her maçta oynadığımız topumuz muhakkak patlar, yenisini almak için babalarımıza yalvarırdık ya da zaten çok az olan harçlıklarımızı toplardık.

Bazen de patlak topla oyun serüvenlerimize devam ederdik.

Yağmurların yağması ise bize ayrı bir oyun heyecanı verirdi.

Kâğıttan kayıklar yapardık, ya da çubukları yarıştırırdık. Çubukların peşinden nasıl da koşardık. Çocukluk işte…

Karın yağması ise ayrı bir heyecandı, yaptığımız kızaklar ile kayardık, oda olmaz ise ayakkabılarımız ile bir birimizi geçme yarışıma girercesine kaymalarımızı tamamlardık. Üstümüz başımız kardan dolayı su içinde kalırdı. Akşam eve gittiğimizde üşümüş, hatta hastalanmış ve annemizin şefkatli bakımlarına kendimizi mecburen bırakmış bir vaziyette bulurduk. Tabi ki fırçaları söylemiyorum.

Babalarımızın sokaktan geldiğini görünce her birimiz oyunu bırakıp koşarak gidip babalarımızın elindeki şeyleri almamız ise çok güzel bir davranışımız idi.

Bir gün olsun “oğlum eve gel” dediğini hatırlamıyordum rahmetli babamın. Baba eve geldiği anda bizde evlerde idik zaten.

Otomatik bir kontrol idi sanki.

Şimdi düşünüyorum da yokluklar içinde ama bir o kadar da mutlu imişiz, hatta varlıklar içinde yoklukları yaşıyoruz.

Çocukları bekleyen son derece lüks ama boş futbol sahalarımız ya da oyun alanlarımız çokça var artık.

Topların ise en kalitelisini alabilecek maddi imkânlarımız var.

Çocuklarımızın ceplerinde harçlıkları yeterli.

Ama ne yazık ki çocuklarımızı sokağa gönderip oyun oynatamıyoruz,

Toprağa bastıramıyoruz,

Ellerinde ya bilgisayar, dizüstü bilgisayarı ya da akıllı cep telefonları…

Adeta onlar ile yatıp onlar ile kalkıyorlar.

Beyinler uyuşmuş,

Bırakın topa vurmayı kendileri için su bile alabilmekten aciz bir duruma düşmüşler.

Geleceğimizden bazen korkuyorum,

Şu anki yeni neslin ise yetiştireceği kendi nesillerinin ne olacağından çok endişeliyim.

Bizler yokluklara rağmen elimize düşen her bir kitabı okuyup anlamaya çalışırken,  yeni neslimiz evlerindeki dolu raflardaki kitapların sayfalarını bile çevirme zahmetinde bulunmuyorlar.

Okumadan gelecek olmaz ki,

Yetişmeden yetiştirilmez ki…

Bu problemlerin sadece bizim ülkemize ait olmadığını da biliyorum.

İş işten geçmeden bu problemleri geleceğimiz adına resmi kurumlar, gönüllü kuruluşlar ve şahıslar olarak çözmeliyiz.

Yoksa durum düşündüğümüzden de çok daha vahim olacak.

Oturduğum sandalyeden bahçemi seyrederken geçmişimi düşünüyorum da,

Bizler yokluklara rağmen çok daha şanslı bir çocukluk yaşamışız…

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Olmazsa olmaz bir element; magnezyum

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Geçen gün magnezyum ile ilgili çok kapsamlı bir derleme (review article) okudum. Magnezyum ile ilgili gerçekten de çok önemli bilgiler vardı ve 128 akademik makale özetlenmişti.  İhmal etmememiz gereken bir mineral. Magnezyum ile olan akademik bilgileri aşağıda kısaca özetliyorum. İsteyen derlemenin tamamını alttaki kaynaktan okuyabilirler.

Magnezyum, insan vücudunda kalsiyum, sodyum ve potasyumdan sonra en yaygın dördüncü mineraldir ve potasyumdan sonra en yaygın hücre içi katyondur.

70 kg’lık bir bireyin çerçevesinde, % 53 kemikte, % 27 kasta, % 19 yumuşak dokularda ve serumda % 1’den az olmak üzere ortalama 25 gram magnezyum bulunmaktadır.

Magnezyum, 300’den fazla enzimatik reaksiyon için bir kofaktör olarak gerekli olan temel bir element ve bu nedenle çok sayıda metabolik biyokimyasal işleyiş için gereklidir. Yetersiz magnezyum durumu, biyokimyasal süreçleri etkileyebilir hatta bozabilir. Ortaya çıkan kanıtlar, özellikle de batı dünyasındaki nüfusun yaklaşık üçte ikisinin, çeşitli sağlık koşullarına katkıda bulunan bir eksiklik sorunu olan magnezyum için önerilen günlük miktarı karşılamadığını doğrulamaktadır.

Bu derleme de,  magnezyumla ilgili sağlık sorunları üzerine mevcut tıbbi ve bilimsel makaleleri değerlendirmektedir. Yapılan çalışmalara bakacak olursak, seviye I kanıtı, migren baş ağrısı, metabolik sendrom, diyabet, hiperlipidemi, astım, adet öncesi sendrom, ve çeşitli kardiyak aritmiler dahil olmak üzere birçok yaygın sağlık durumunun önlenmesi ve tedavisinde magnezyum kullanımını desteklemektedir.

Magnezyum ayrıca böbrek taşlarının ve katarakt oluşumunun önlenmesi için, depresyona ek veya tedavi olarak ve sağlıkla ilgili diğer birçok bozukluk için terapötik bir müdahale olarak düşünülebilir. Klinik uygulamada, magnezyum durumunu diyet ve takviye yoluyla optimize etmek, çeşitli tıbbi durumlar için güvenli, yararlı ve iyi belgelenmiş bir tedavi gibi görünmektedir.

Kronik gizli magnezyum tükenmesi kavramı nispeten yenidir, ancak bu gerekli biyokimyasal elementin eksikliğinin, modern dünyada genellikle tanınmayan ve yaygın bir gerçeklik olduğu gösterilmiştir.

Dahası, yetersiz magnezyum bir dizi klinik rahatsızlık ile ilişkilendirilmiştir. Bu da elektrolitin yüzlerce önemli biyokimyasal reaksiyondaki gerekli rolünü göz önünde bulunduracak şaşırtıcı bir bulgu. Uygun klinik durumlarda gram takviyesi, bir dizi potansiyel olarak ciddi ve kronik tıbbi durumun yönetiminde son derece yararlı görünmektedir.

Tıp Enstitüsü (IOM), 350 mg/gün gibi önemli bir dozajda yan etkiler olmaksızın takviye için kabul edilebilir bir üst limit belirlediler.

Magnezyum ile zehirlenme nadirdir. Belirtildiğinde daha yüksek seviyeler kullanılabilir ve fazla magnezyum genellikle fazlalığın ilk belirtisi olarak ishal gibi bağırsak intoleransına neden olur.

Çeşitli kardiyak aritmilerde, migren baş ağrısında, metabolik sendromda, diyabet ve diyabetik komplikasyonlarda, adet öncesi sendromda, hiperlipidemide ve astımda tamamlayıcı magnezyum kullanımına ilişkin iyi kanıtlar vardır.

Magnezyum ayrıca depresyon, dikkat eksikliği bozukluğu, böbrek taşlarının önlenmesi, kataraktların önlenmesi, sigaraya ara verilmesi ve yukarıda özetlendiği gibi diğer birçok durum için bir yardımcı olarak düşünülmelidir.

Bilimsel ve tıbbi literatürden, magnezyum yeterliliğinin tamamlanması ve sürdürülmesinin, sağlık pratisyenleri tarafından rutin olarak görülen ve yönetilen birçok yaygın klinik durum üzerinde derin bir etkisi olabileceği açıktır.

Bu kadar önemli bir mineral olan magnezyumu gerektiği kadar almak için daha dikkat etmeliyiz. O zaman haydi, fındık, badem, fıstık,  yeşil yapraklı sebzeler ( özellikle ıspanak), fasülye, kepekli ekmek, avakado, patates, kahverengi pirinç, muz, yulaf ezmesi, kabak çekirdeği, bitter çikolata, kinoa, buğday ekmeği ve somon yemeğe…

Kaynak: (PDF) The Importance of Magnesium in Clinical Healthcare. Available from: https://www.researchgate.net/publication/320093091_The_Importance_of_Magnesium_in_Clinical_Healthcare [accessed Mar 29 2021].

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Plastik kirliliği sonunda küresel ısınmayı da tetikledi!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

“Plastik, karbon döngüsünün bir parçasıdır ve iklim hesaplamalarına dâhil edilmesi gerekir” cümlesini 28 Şubat 2021 tarihinde “The convervation.com” wep sayfasında okuyunca eyvah dedim.

Sonunda benim cesaret edip yazamadığım ama bu yazıda bilimsel veriler ile ortaya konulan iklim değişikliği ile plastikler arasında ki bağlantıyı görünce şok oldum.

Plastikler artık tüm dünyamızı küresel bir şekilde etkileyecek problemlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gerçekten de iklimimizin çok değiştiği görüyoruz, buna paralel olarak plastik kirliliği de gün geçtikçe artıyor.

Yazıda;

Fosil yakıt kullanımı ve diğer etkenlerin iklimi değiştirdiği gibi, plastik malzemelerin sürdürülemez kullanımı sonrası çevreye atılımı küresel bir çevre kirliliği felaketine yol açtığı gerçeğini söylüyor.

Ne yazık ki, “Plastik” bugüne kadar uzak dağ göllerinden okyanusa, soluduğumuz havaya kadar her yerde…

“Plastik parçacıkların çevrede nasıl hareket ettiğini daha iyi anlamaya çalışılmalıdır ki bugün sahada büyük boşluklar olan çevredeki plastik kirliliğinin taşıma mekanizmalarını ve kaderini anlamamıza yardımcı olacaktır” deniyor.

“Aslında, şimdiye kadar üretilen tüm plastik, karbon döngüsünün bir parçasıdır. Genel olarak, esas olarak fosil karbon rezervuarından çıkarılan kimyasallardan olmak üzere, muazzam yedi gigaton (veya yedi milyar ton) plastik üretildi. Bu, insan faaliyetleri nedeniyle her yıl aynı rezervuardan atmosfere salınan yaklaşık 14 milyar ton karbondan çok da farklı değil” bilgisi gerçekten de çok önemli.

Plastik, karbonu farklı şekillerde taşır. Örneğin plastik, canlı organizmalarla birleşebilir veya plastik ve organik madde kümeleri olarak okyanusun dibine yerleşebilir. Ayrıca üretimden nakliyeye ve atık bertarafına kadar yaşam döngüsünün her aşamasında sera gazları salabilir. Bilim adamları ve hükümetler, plastik kirliliğinin karbonu nasıl taşıdığını araştırmalıdır, çünkü besinlerin yeniden dağıtımının ekosistemlerin geçim kaynakları ve canlı organizmaların refahı üzerinde etkileri olduğu görülmektedir.

Plastik polimerler kalıcı olduğundan, şimdiye kadar üretilen neredeyse her plastik parçası hala bu gezegende bir yerlerde. Bu, plastik kirliliğinin çok fazla olması nedeniyle, plastik kirliliğinin karbonun küresel taşıma süreçleriyle aynı ölçekte olduğunu ve aynı zamanda gigaton düzeyinde olduğunu göstermektedir.

Sonuç, plastik kirliliğinin kendi döngüsüne sahip olması ve aynı zamanda karbon döngüsünde (karbonun atmosfer, okyanus ve organizmalar gibi farklı rezervuarlar arasındaki hareketi) temel bir rol oynayabileceğidir.

Yani, “İklim değişikliği”.

Araştırmalar, plastik sorununun iklim değişikliğinden bağımsız olmadığını gösteriyor.

Plastik ve iklim aynı madalyonun iki yüzüdür: Plastik polimerlerin çoğu petrokimya besleme stoklarından yapılır ve sentez için hammaddeleri etilen ve propilendir. Bu bileşikler, petrolden rafine edilen birkaç kimyasaldan biri olan nafttan elde edilir.

Petrolden başka ne rafine edilir? Benzin, sera gazlarını yayan enerji için yaktığımız fosil yakıt.

“Dünyanın dört bir yanındaki araştırmacıların ve siyasetçilerin uzun yıllara dayanan çabaları sayesinde, bu konulara yönelik halkın tutumunda büyük bir fark görmeye başlıyoruz. İklim cephesinde, Paris Anlaşması’nın kabulü ve gençlik hareketinin enerjisi beni iyimserlikle dolduruyor” diyor yazar.

“Plastik kirliliği cephesinde, plastik emisyonlarını sınırlandırmak için bir BM uluslararası anlaşması ufukta görünebilir” önerisi de var.

Bu sorunlar arasındaki bağlantıları kabul ederek, yalnızca faydaları görüyorum. İklim planları, plastiklerden kaynaklanan sera gazı emisyonlarını ve plastiklerin nasıl daha iyi yönetilebileceğini kabul etmelidir. Örneğin, Kanada’nın en son iklim planı, 2021’de tek kullanımlık ürünlere getirdiği yasağı kabul etti ve döngüsel ekonomiye geçişin önemini kabul etti.

Aşağıdaki kaynak olarak belirttiğim wep sayfasındaki bilgileri özetlemeye çalıştım. İnşaAllah tüm ülkeler çok geç olmadan bu soruna çok daha ciddi boyutta eğilim gösterirler.

Yoksa iklimimizde geri dönülemez bir şekilde çığırından çıkacak…

Kaynak;  https://theconversation.com/plastic-is-part-of-the-carbon-cycle-and-needs-to-be-included-in-climate-calculations-154730?fbclid=IwAR2rLML6WmeXiEgiaAAYXza7sUGfJPXGGmf-hKmSZ5HTo-Ioael55qV_zUg

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Bozkırda hayaller hep yarım kalır!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Aslında pandemi günlerinden önce çok fazla televizyon izlemeye vaktim yoktu. Yaklaşık bir yıldır evde olunca ister istemez televizyondaki bazı dizileri izleme fırsatım oldu. Herkes kendi karakterine göre kaliteli film ve dizi izlemeye başladı ki benim de izlediğim favori dizilerden birisi “Gönül Dağı” idi.

“İster Yozgatlı olduğumdan bu diziyi sevdiniz hocam deyin, isterseniz de gerçekten kalite bir dizi olduğundan dolayı bizlerde izliyoruz deyin” fark etmez ama bazı sahneleri beni çok etkiledi.

O dizide “bir Anadolu saflığını gördüm” hatta “kendi küçüklüğümdeki hatıralarımı gördüm”. Aile ilişkilerimi, çocukluğumu, arkadaşlarımı, okul günlerimi, mahallemi kısacası kendimi hatırladım.

Demek ki kültürümüze göre diziler çevrildiğinde de izlenme rekorları kırılabiliyormuş. Çünkü herkesin gönlünde ve dilinde idi bu dizi.

İzlerken bazen beni ağlatıyor, bazen de kahkaha atarak gülmeme sebep oluyor.

Bu duyguları ne kadar da çok özlemişim.

Aşk ve sevgi o kadar güzel işlenmiş ki unuttuğumuz aşkları ve sevgileri geri getirecek gibi bizleri duygulandırıyor ve heyecanlandırıyor.

Türkülerimiz de geri geldi bu dizi ile. Başka dizilerdeki benim hislerime tercümanlık etmeyen şarkıların yerine beni hüzünlendiren ve içimdeki sevgiyi çıkartan türküler ile karşı karşıyayım. Merhum halk ozanı Neşet Ertaş’ın türkülerini ne kadar da çok özlemişim. Filmi izlerken o türkü melodisinin etkisi ile gözlerimden akan yaşları gizlemeye çalışsam da eminim ailemin dikkatinden kaçmamıştır.

Tabi ki ihanetler ve çekememezlikler de var. Harun ve Karun’dan beri hep iyiler ile kötülerin rekabeti vardır ve devam edecektir. Yoksa dünyaya gelmemizdeki hikmet ve imtihan nasıl anlaşılırdı ki.

Ya arkadaşlıklara ne demeli?

3 Kuzenin birbirlerine sımsıkı sarılıp dertlerinde, hüzünlerinde ve sevinçlerinde beraber olmaları nasıl da gıpta edercesine hoşlandırıyor bizleri değil mi?

Etrafımıza bir bakalım “acaba öyle dostlarımız arkadaşlarımız ne kadar kaldı çevremizde ya da akrabalarımızda”.

Tamamen yalnızlaştık ya da küçüçük bir anne baba ve çocuklar halinde yaşantımızı sınırladık.

Akrabalar arasındaki ilişkilerimizi de ne kadar özlediğimizi bu dizi bizlere gösterdi. Oysa aynı şehirde bile yaşamamıza rağmen sadece bayramlarda gördüğümüz ne çok akrabamız var değil mi? Ya da kapısını bile çalmadığımız dostlarımızın var olduğunu…

Hayvan sevgisi de unutulmamış. Minik köpeğe “şanslı ve dertli” demeleri aslında iki uç hayatın olduğunu özetlemiş. “Kimimiz bu dünyaya şanslı olarak geliyoruz işte, kimimizde dertli” değil mi?

Gizem de katılmış diziye, o çobanın varlığı hepimizin merakını uyandırıyor.

Bozkırda aşkların, aile bağlarının, dostlukların, yaşantıların ne kadar güzel ama bir o kadar da zor olduğunu gösteren böyle dizilerin çoğalması lazım. Kültürümüzü yansıtmalı, aile bağlarımızın güçlenmesi sağlamalı, yardımlaşmanın ne kadar erdemli olduğu bizlere göstermeli.

Bu dizilerde olmasa tamamen öz benliğimizden ve Anadolu kültürümüzden uzaklaşacağız hatta aslında uzaklaşmışız bile…

Gönül Dağı gönlümün de dalı olmaya başladı.

Ama şu sözü hiç unutamadım: “Bozkırda hayaller hep yarım kalır”. Ne kadar da özlü bir cümle idi. Neden yarım kaldığı da çok farklı bir konu tabi ki…

“Bozkırın kalemi” olarak nitelendirilen Mustafa Çiftçi’nin gün yüzüne çıkmamış öykülerinden esinlenilerek senaryolaştırılan “Gönül Dağı” dizisini bizlere seyrettiren TRT ailesine, yazarımız Mustafa Çiftçi hemşerime, Berk Atan ve Gülsüm Ali İlhan başta olmak üzere tüm oyunculara, yapımcı Ferhat Eşsiz’e, yönetmen Yahya Samancı’ya ve tüm ekibe bu güzel dizi için çok teşekkür eder başarılarının devamını dilerim.

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı