Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Yayınlanma

Tarih

Hani derler ya, “çocukluğuma iniyorum” diye…
Ben de bu bayram çocukluğuma indim işte.

Rahmetli babamla bayram alışverişine giderdik; ellerimizde fileler olurdu. Bazen de alışveriş yaptığımız yerden karton kutular alır, içine doldurduğumuz ürünleri el arabasıyla eve taşırdık. O günkü heyecanı, bu satırları yazarken yeniden yaşıyorum sanki.

Kolonya doldurmak bile ayrı bir keyifti. Cam şişelerimizi götürür, bakkal amcamızdan limon ya da tütün kolonyası doldurturduk. Hem ucuzdu hem de çevreyi kirletmezdik. Yeni atık malzemeler çıkarmazdık.

Aldığımız şekerlerin tadı bambaşkaydı. Bugünkü gibi çeşit çeşit şeker yoktu ama hepsi kaliteliydi. Kimyasallarla dolu ürünler yoktu. Çikolata ise her eve nasip olmazdı. Ama bizim cıncık şekerlerimiz bize yetmez miydi zaten?

Yılda iki kez bayramlık elbise alınırdı. O iki takım, özel günler için bir yıl boyunca yeterdi. Özenle saklardık. Kıymetini bilirdik. Yıpratırsak yenisini alamayacağımızı bildiğimiz için mecburen de dikkat ederdik.

Bayram namazına kadar yeni elbiselerimiz ya da ayakkabılarımız başucumuzda dururdu. Sanki biri alacakmış gibi… O duyguyu hâlâ tam tarif edemiyorum.

Bayram sabahına saatler kala annemin “Hadi, namaza!” diye uyandırması hâlâ kulaklarımda. “Anne, daha bir saat var,” desem de, “Oğlum kalk, ne kadar erken giderseniz o kadar sevaptır,” derdi. Biz de hemen kalkar, abdest alır, babamızla cami yoluna düşerdik. Hem eğlenceli hem de huzur dolu anlardı.

Arefe günü tepsi tepsi baklavalarımızı fırına götürür, sıraya girerdik. Evet, biraz zahmetliydi ama o anları bile özlüyorum. Mahallenin çocuklarıyla sohbet etmek, fırından çıkan sıcak ekmek kokusuna karışan baklava kokusunu içimize çekmek… Hepsi ayrı bir hatıra.

Dönüş yolu daha zordu. Sıcak tepsileri başımızın üzerinde, altına karton koyarak dökmeden eve götürmeye çalışırdık. Ama o bile neşeyle yaptığımız bir işti.

Belki şimdi bu satırları okuyanlar “Ne zahmetli günlermiş” diye düşünebilir. Bir telefonla baklavanın kapıya geldiği bir zamandayız. Ama yaşamayan bilmez…

Bayramlaşma camide başlardı. İmamla bayramlaşır, sonra sıraya girer, tüm mahalleyle tek tek bayramlaşırdık. Bu güzel gelenek bazı camilerde hâlâ devam ediyor.

Sonra tüm kardeşler, torunlar dedemin evinde toplanırdık. Camiden eve girer girmez annemizin elini öper, ardından dedemin bahçeli evinde soluğu alırdık. Sıraya girer, dedemizin elini öperdik. İlk bayram harçlığı ondan gelirdi. O paralar ne bereketliydi… Saklardık, sanki bir yıl yeterdi.

Tüm büyüklerimizin ellerini öper, hayır dualarını alırdık. Asıl sosyalleşme buydu belki de.

İlk gün yediğimiz şekerin, baklavanın, su böreğinin haddi hesabı yoktu. Şeker komasına girenler bile olurdu. Hâlâ gülüyorum…

Ama size bir sır vereyim mi? Harçlık veren akrabaların ellerini önce öpmeye giderdik. Eminim bu gelenek çocuklarımızda hâlâ devam ediyordur.

Televizyon merakımız yoktu. Zaten bilgisayar diye bir şey de yoktu. Oyunlarımız sokaktaydı. Çekerek Caddesi bizim oyun alanımızdı. Arabaların geçmemesi için dua ederdik. Zaten nadiren araba geçerdi. Top oynarken araba gelince herkes durur, geçince oyuna devam ederdik. Düşünsenize, taşlar bizim kalemizdi.

Ben çok şanslı bir çocukluk yaşadım. Dolu dolu bir hayatım oldu. Kimi “yokluk”, kimi “zahmet” diyebilir… Ama ben o günleri özlüyorum. Baba ocağımı özlüyorum. İyi ki yaşadım diyorum.

Şimdi bizlere düşen görev, o bayram duygusunu çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşatmak. O manevi iklimi onlara hissettirmek.

Yoksa zaman sadece bizi değil, gelenek ve göreneklerimizi de alıp götürüyor…

Haksız mıyım?

Köşe Yazıları

Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.

Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen “DiscoverEU Dahil Etme Eğitim”i ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.

Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.

Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?

Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.

İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.

Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.

Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe

DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.

Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.

Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.

Seyahat değil, öğrenme deneyimi

DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.

Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.

Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.

Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.

Malatya’dan geriye kalan

Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.

Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.

SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.

Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor.

Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor.

Ancak bakteriler de mücadele ediyor.

Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor.

Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor.

Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç.

Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı.

Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor

Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti.

Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor.

WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması.

Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil.

Bakteriler sınır tanımıyor.

Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor.

Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil.

Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir.

WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor.

Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var?

İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu.

Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar.

Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir.

Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor.

İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor.

Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor.

Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi.

Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.

Bu sonuç son derece düşündürücü.

Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli.

Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor.

Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor

Bir tarafta mikroplastikler…

Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri…

Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri.

Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir.

Asıl sorumuz şu olmalı:

Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor?

Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır.

Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir.

Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz.

Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor:

Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir.

Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil

Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var.

Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor.

Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir.

Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir.

Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor.

Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız.

Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız.

Hastanelerde enfeksiyon kontrolünü güçlendirmeliyiz.

Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz.

Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz.

Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız.

Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır

Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.

Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir.

Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır.

Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir.

Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir.

Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir.

Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur.

Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz.

Çünkü bakteriler değişiyor.

Bilim de geçirmek zorunda.

Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir.

Kaynaklar

  1. World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026.
  2. Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ

Yayınlanma

Tarih

Yazar

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası

Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.

Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.

Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.

Bir gencin merakından doğan bilim

Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.

Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.

Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?

Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.

İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.

Disiplinler arasındaki buluşma noktası

İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.

Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.

Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.

Tıp neden yapılır?

İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.

Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:

Tıp neden yapılır?

Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.

Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:

Hasta.

Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.

Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru

İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.

Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:

İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?

Son söz: bizden sonra ne kalacak?

İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.

Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş