Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Üniversitelerimiz hak ettiği kaliteye gelmeli!

Yayınlanma

Tarih

Geçen hafta sonu Türkiye’mizin önemli Sivil Toplum Kuruluşlarından biri olan Üniversite Öğretim Elemanları Dayanışma Derneğinin (ÜNDER) toplantısına katıldım. Üniversitelerimizin gönüllü rektörleri, dekanları ve öğretim üyelerinin katıldığı ve 1.5 gün yoğun bir programın olduğu toplantıda herkes üniversitelerimizin problemlerini dile getirdiler ve kendi açılarından çözüm yollarını sundular.

Zevkle dinledim ve üniversitelerimizin geleceğinden ümitvar oldum. Bolca da notlar aldım.

Rektörler kendi açılarından dertli, öğretim üyeleri de kendi açılarından dertli idi…

Herkes en güzelini yapma telaşında idiler.

Kadrolaşmanın liyakate ve eksikliklere göre yapılması üzerine hemen hemen herkesin doğru vurgu yapması takdire şayandı. Yanlış yapanlar ölçümüz değildi tabi ki. Bir kişinin yanlışı tüm üniversitelere mal edilemezdi…

Meslek yüksekokullarının çok daha aktif olması gerektiği, istihdam alanlarının çok daha verimli kullanılması ve eksikliklerinde giderilmesi, o bölgedeki iş sahalarına göre bu okulların açılıp öğrenci yetiştirilmesi elzemdi. Bu konu uzun uzadıya konuşuldu.

Eğitim fakülteleri ile Fen Edebiyat fakültelerin problemlerinin hala çözülememesi ve kimsenin elini taşın altına atmaması önemli notlarım arasında idi. İvedilikle bu problemin çözülmesi ve formasyon eğitimlerinin daha gerçekçi ve paraya dayalı olmaması gerekmektedir notunu düşmüşüm. Zaten parasız olan öğrencilerimize birde formasyon parasını yüklemek acımasızlık olsa gerek. Temel bilimler ne kadar kaliteli olursa o ülkenin bilimi de o oranda gelişmektedir. Temel bilimlerin değerinin düşmesi ileride dönülemeyecek problemlere de yol açabilir.

Hala ikinci öğretimlerin olduğu fakültelerin olduğu da notlarım arasında idi. Şu zamanda ikinci öğretimlere ihtiyaç var mı? Merak ediyorum doğrusu.

Hemen hemen herkesin ortak dili “iyi eğitim verelim, kaliteli öğrenci yetiştirelim” vurgusu çok önemli idi. Bunun için de iyi eğitim almış ve yetişmiş öğretim elemanları ve fiziki şartlarında iyi olması gerekmektedir.

YÖK’ün daha önce uygulamaya yönelik yaptığı 3’er aylık yurt dışı programlarına tekrar dönülmesi ve her öğretim elemanının yurt dışı deneyiminin olması gerektiği de doğru bir yaklaşımdı. Hem dilini geliştirme hem de yurt dışı tecrübesi olma öğretim elemanının kalitesini artıracaktır.

Hatta doktora eğitimlerde 2.danışmanın yurt dışından olma zorunluğu da getirilebilir tavsiyesini yabana atmamak gerekmektedir.

Öğrenci kulüplerinin aktif olması ve öğrencileri sosyal alanlarda da aktif görmek isteyişimiz de çocukların ders dışında nefes almaları bakımından önemli idi.

Yanlış kadrolaşma sonucunda liyakate göre atama yapılmadığı için idarecilerin tıkandık demeleri de çok önemli bir nokta idi. Yine aynı cümleyi sarf etmemiz gerekmektedir. “liyakate göre atama yapmak”…

Hizmet içi eğitimlerinin sıklaştırılması ve eksik görülen noktalarda bu eğitimlerin verilmesi gerekmektedir.

Soruşturmaların çok vakit alması, misafirler, toplantılar vs. bunlar cidden çok vakit alıyor ve gerekli çalışmalarımızı yapmaya zaman bulamıyoruz serzenişi de dikkate değerdi.

Bir rektörümüzün;

Rektörlük mülakatında “bu zamana kadar idarecilik yapmadım ama nasıl kötü yönetici olunur, nasıl yönetici olunmaz onu bilirim” cümlesi bizleri derin düşüncelere daldırmıştı. Herkesin ah çektiğini hissediyorum. Bir de “bir rektörün yaptırım yetkisi yok ama yaptırmama yetkisi çok” demesi de bizlere tebessüm ettirmişti.

Bu yüzden rektörlük atamaları çok hassas bir konu idi, ülkemiz ve üniversitelerimiz için en doğru olacak şekilde ele alınmalı ve uzun toplantılar, çalışmalar yapılması gerekmekte idi.

“Bir rektör kadar öğretim üyeleri de üniversitelerinde ve çevresinde aktif olursa o üniversite belli bir noktaya gelebilir” cümlesi de takdire şayandı.

Ödül teşvik programlarının şiddetle desteklenmesi, yurt dışı lisansüstü programlarının takip edilmesi de tavsiye niteliğinde idi.

Maltepe Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Şahin Karasar’ın ev sahipliğinde 9-10 Ekim 2021 tarihlerinde düzenlenen “Yükseköğretim Değerlendirme Çalıştayı” benim açımdan çok verimli geçti. Bu tip toplantıların hem YÖK nezdinde hem de sivil toplum kuruluşlarında çoğalması ve ortak akıl toplantılarının düzenlenmesi gerekmektedir.

Kısacası, Üniversitelerimiz hak ettiği kaliteye gelmeli!

Üniversite Öğretim Elemanları Dayanışma Derneği başkanı Prof. Dr. Muhammed Kurulay’ın ve yönetim kurulunun cesaretli çalıştaylar yapmaları ve üniversitelerimizin sorunlarını dile getirmesi çok önemli adımlar. Eminim ileride böyle gönüllü kuruluşların tavsiyeleri ile doğrular bulunulacaktır. Emeği geçen başta dernek başkanımız ve ev sahibi Maltepe üniversitesi rektörü olmak üzere herkesi kutluyorum.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Camın ateşle dansı ile vücut bulanlar

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bayram tatilimizi İstanbul’da geçirme dolayısı ile ailem ile birlikte Beykoz Cam ve Billur Müzesi’ni ziyaret etme imkânını buldum. İyi ki de gitmişim. Daha önce Venedik’te rengârenk cam işlemelerini ve sanayisini gördüğüm zaman hayran kalmıştım. Osmanlılar zamanında da cam işleme sektörünün bu kadar ileride olduğunu müzeyi ziyaret ederken anladım. Tarihimizi ne kadar az biliyoruz.  Kendi adıma üzüldüm.

Müzeyi ziyaret anında aldığım notları sizler ile paylaşmak istedim.

Beykoz Cam ve Billur Müzesi, Osmanlı imparatorluğu zamanında Beykoz’da kurulmuş ve o zamanının en önemli cam fabrikalarından biri olan Beykoz Cam ve Billurât Fabrika-i Hümâyûn’u ismini almıştır. 19. Yüzyılın mimari özelliklerini taşıyan U şeklinde geniş bir avlusu olan taş örgüsü ve Batı etkili görkemli yapılı bu bina daha sonra büyük bir proje ile müze şekline dönüştürülmüştür. Bu tarihi bina 1837 tarihinde Sultan II. Mahmud döneminde başlamış, Sultan Abdülmecid döneminde tamamlanmış ve günlük kullanılabilecek vazo, ibrik, şişe, şekerlik, kâse, tabak gibi şeyler yapılmıştır.

Müzeyi gezerken, 12 bölümde Türk cam sanatının gelişimini takip edebiliyorsunuz. Venedik, Fransız ve diğer ülkelerin cam kültürü etkilerini de görebiliyorsunuz. Bu müzenin Türkiye’nin ilk ve en zengin cam müzesi olma özelliği ve yapılan projede çok önemli bilim adamları ve resmi kurum yetkilileri görev almaları kusursuzlaştırmış ve sizleri büyülüyor.

Müzeyi gezerken camın ateşle dansı ile şekilden şekile girdiğine ve evlerden tutun tüm resmi makam odalarına ya da bahçelerinin uygunluğuna göre süslediğine şahit oluyorsunuz.

Cam ilk defa doğada bulunan obsidyen adıyla tanımlanan volkanik cam olarak sahneye çıkmıştır.  İnsan eli ile ise M.Ö 1500 yıllarda Mezopotamya’da üretilmiş, daha sonraları, Mısır, Anadolu, Suriye, Irak ve İran gibi ülkelerde cam ile uğraşılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Bizim tarihimizde ise Büyük Selçuklu döneminde başlamış ve Osmanlı Devletinde devam etmiştir. Özellikle camiler ve türbeler için üfleme sanatı ile İslami el yazılarını, geometrik ve bitkisel motifleri görebiliyorsunuz.

Cam kandillerine ise ayrı bir parantez açmak gerekiyor tabi ki. Günümüze kadar kalmış ve hayran hayran bakıyorsunuz.

Müzeyi ziyaret ederken arkeolojik kazılarda çok miktarda Osmanlı camına yönelik rengârenk üflenmiş camları görebiliyorsunuz.

Geleneksel Selçuklu ve Osmanlı mimarisinde kullanılan renkli camlarla süslü alçı çerçeveli olan revzenlere ise bakmaya doyamıyorsunuz. Hala etkisindeyim, nasıl bir sanat anlayışı, nasıl bir renklerin ahengi.

Padişahın mutfağı anlamına gelen “Matbah-ı Hümayun” kısmında ise Osmanlı saray mutfağını merak edenlerin muhakkak gezmesi gereken bir yer. Cam işçiliği en son maharetine ulaşmış gibi idi. Sadece kendi sanatlarını katmamışlar, Avrupa cam işçiliğini de sanat ruhlarına işlemişler. Parfüm ve kolonya şişeleri ise çok farklı bir renk ve estetikte idi…

Daha önce Venedik ziyaretimde gördüğüm, Venedik camlarını ve modellerini bu müzede görünce de hem şaşırdım hem de hoşuma gitti doğrusu.

Venedik ve Fransız yapımlarında daha çok çiçek, bahçe ve hayvan motiflerini görmemize rağmen Osmanlılarda Hüsn-i Hat ön plana çıkmıştır. İslam dinine has dini muhtevalı hüsn-i hat cam kullanılmıştır. Oldukça fazla sayıda örneklerini görebiliyorsunuz.

Cam bahçesi ise görülmeye değer gerçekten. Kristal fıskiyeli havuza ise hayran kaldım, Fransız kültürü de bayağı bir etkisini göstermiş bahçede.

Aslında söylenecek ve yazılacak çok şeyler var ama eminim bu satırları okuduktan sonra bu müzeyi siz de canlı olarak görmek isteyeceksiniz.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Ramazan’da Sağlık

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bugün, Sağlık ve Medeniyet Derneği’nin hazırlamış olduğu “Ramazan’da sağlık” adlı çalışmaları elime ulaştı. Gerçekten, akademisyen arkadaşlarımızın sunmuş oldukları bu bilgiler oldukça önemli. Kendi alanlarında uzman doktorlarımızın hazırladıkları notların kısa bir özetini sizlerle paylaşmak istedim. Ayrıca yerinde bazı ikazlarda da bulunmuşlar. Buradaki bilgiler genel bilgilerdir, hastaların kendi doktorları gözetiminde olmaları ve onların görüşlerini alarak hareket etmeleri daha doğru olacaktır.

1) Kronik böbrek hastaları: Böbrek kistleri olan hastalar veya diğer böbrek hastaları yüksek riskli değillerse GFR, 90‘ın üzerindeyse diğer komorbid durumlar göz önünde bulundurularak oruçlarını doktor gözetiminde tutabilirler ama yeterli sıvı almaları gerekir, suyun dışında kavun ve karpuz gibi su oranı yüksek olan meyvelerin tüketilmesini tavsiye ediyorlar. Akut böbrek yetmezliği, son dönem (evre 5) veya diyalize giren kronik böbrek hastaları, böbrek fonksiyonu bozuk olan renal nakilli hastalar yüksek riskli olduğundan dolayı oruç tutmaya uygun değildir diye de not düşmüşlerdir.

2) Demans hastaları için: Günlük temel yaşam aktivitelerini yardımsız ve bağımsız yapabiliyor, sosyal yaşantıları bozulmamış ve çevresine rahatsızlık vermiyor iseler akli melekeleri yerinde olduğundan dolayı doktor gözetiminde oruçlarını tutabilirler. Bu hastalar antikolinerjik ilaçlar alıyor iseler ağız kurulu yaptığından dolayı bu ilaçların dozunu yarı yarıya azaltabilirler veya ara verebilirler. Temel ihtiyaçlarını yardım almadan gerçekleştiremiyor ve ileri derecede Alzheimer hastası ise oruç tutamazlar denmektedir.

3) Diyabetli hastalar: Oral antidiyabetik ilaç kullanan ve yüksek risk grubunda olmayan hastalar doktor gözetiminde oruç tutabilirler ve iftarda ve sahurda aşırı yemek yememeleri, kan şekerini yükseltecek yiyeceklerden uzak durmaları ve bol sıvı tüketmeleri tavsiye ediliyor. Ancak, Tip1 diyabet, gebeler ve şeker komasına girmiş, sık sık kan şekeri düşen, insülin ve/veya sülfonilüre kullanan 75 yaş üstü hastaların oruç tutmamaları gerekmektedir tavsiyesinde bulunuyorlar.

4) Ağrı kesici tedavisi alan hastalar: Ağrılardan dolayı ağrı kesici alan hastalar doktorları gözetiminde uzun salınımlı, günlük bir dozunu ayarlayacak bir şekilde ağrı kesicileri tercih ederek oruç tutabilirler.

5) Fizik tedavi hastaları: Oruç tutan hastalar doktorları ile karar vererek fizik tedavi seanslarını Ramazan’dan sonraya erteleyebilirler. Eklem sertlikleri, kas güçsüzlükleri olanlar ve ağrılı hastaların tedavilerini aksatmaması gerekmektedir.

6) Göğüs hastalıklarında takipli olan hastalar: Hafif orta KOAH tanısıyla kontrol altında olan hastalar ile atak dönemi dışındaki kontrollü astım hastaları ilgili ilaçlarını iftar sahur arasında düzenli kullanarak oruçlarını tutabilirler. Bol sıvı tüketimine ve ağız hijyenine dikkat etmelidirler. Ancak ağır kontrolsüz astım hastaları ile oksijen tedavisi alan ileri KOAH hastalarının oruç tutmasının uygun olmadığını tavsiye ettiler.

7) Hipertansiyon ve kolesterol tedavisi olan hastalar: Hipertansiyonlu ve hiperlipidemisi olan hastalar iftar ve sahur arası aynı saatte olacak şekilde tek doz ilaçlarını almak şartı ile oruç tutabilirler. Hatta oruç sürecinde kalori alımı azalacağından dolayı kan yağları, kolesterol ve trigliserid düzeylerinde olumlu düzelmeler de olabilir.

8) Kalp hastalığı olanlar: Daha önce kalp krizi geçiren, anjiografi yapılan, stent takılan, kalp pili olan, hafif orta kalp yetmezliği ve ritim bozukluğu olan hastalar yüksek riskli grupta değilse doktor gözetiminde iftar ve sahurda ilaçlarını alma şartı ile oruçlu olabilirler ama aşırı yemekten sakınmaları gerekmektedir. İleri derece kalp yetmezliği olanlar ve son bir yıl içinde kalp krizi geçirenler veya Bypass ameliyatı olanların oruç tutması uygun değildir denmektedir.

9) Kas erimesi olan hastalar: Hafif ve orta evre kas erimesi olanlar(sarkopenik) kendi ihtiyaçlarını görebilecek durumda iseler doktor gözetiminde oruçlarını tutabilirler. Proteince zengin beslenilmesi, yürüyüşlerini yapmaları, D vitamini almaları( güneşten yararlanma) süt ve yoğurt gibi ürünlerin alınması gerekmektedir. Fiziksel olarak yardım almadan hayatlarını devam ettiremeyenler ileri derecede sarkopenik olan hastaların oruç tutmamaları gerekmektedir bilgisini paylaşmışlar.

10) Kulak Burun Boğaz Hastası olanlar: Özellikle de reflüye dikkat edilmeli, iftar ve sahurdan sonra uyuma ve sırt üstü uzanma ile ses telleri tahriş olabilir, bu nedenle iftar ve sahurdan sonra hemen uyumamak gerekmektedir. KBB ameliyatları sonra iyileşme döneminde de oruç tutulması uygun değildir denmektedir.

11) Ürolojik hastalar: Bening prostat hipertrofisi, kistik böbrek, düşük riskli nefrolityazis hastaları ve düşük riskli üriner sistem malignitesi olan hastalar doktor gözetiminde günde en az 2 litre idrar çıkışı sağlamaları şartı ile oruçlarını tutabilirler. Ancak, stent takılan, sık taş üreten ve tekrarlayan girişimleri olan böbrek taşı hastaları ile üriner sistem maligniteleri nedeniyle yakın zamanda opere olan hastalar yüksek risklidir ve oruç tutmaları uygun değildir bilgilerini paylaşmışlardır.

Derneğini bu özverili çalışmalarını tebrik ediyor çalışmalarında devamlılıklar diliyorum.

Kaynak: https://www.saglikmedeniyet.org/razamazanda-saglik-rehberi/

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

İkinci baharı getiren ilk heyecan

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Nasıl oldu ise 30 yıllık hayatında Müslüman bir ülkede kendini de Müslüman olarak tanıtmasına rağmen hiç oruç tutmamıştı. Çevresinde ve ailesinde de ne yazık ki böyle bir ruhu ve teşviki hissetmemişti. Ama basın ve sosyal medyadaki paylaşımlardan etkilenerek bu sene ailesinin de anlamsız bakışlarına rağmen oruç tutmaya niyetlenmişti işte.

“Ben bu sene orucumu tutacağım”  diyebilmiş ve nefsini de ikna etmişti.

O heyecan ile ilk sahuru için saatini kurmuş olmasına rağmen saatinden önce kalkmış ve sahura uygun kendine yiyeceklerini hazırlamıştı. Sahurda yemek yerken bir huzur benliğini kaplamıştı, yemeğini yerken bu zamana kadar hiç hissetmediği bir huzur ve manevi atmosferi hissediyordu ve için içine sığmıyordu. Çok farklı duygulardı bunlar…

Ezanın okunması ile sahurunu bitirmiş, doğruca anneannesinden kalma seccade ve namaz örtüsünü çıkarmıştı. Gözlerinden yaşlar damlıyor ve tir tir titriyordu. Adeta sanki yıllar önce kaybettiği anneannesinin kokusunu hissediyordu.

Küçüklüğünden beri ezberlediği surelerin hiç birisini unutmamıştı çok şükür.

Sabah namazına durması ile dinen gözyaşları tekrar sel olmuştu, iyi ki kimse görmüyordu. Böyle ağlayarak namaz kıldığını görseler “herhalde utanırım” diye içinden de geçirmiyor değildi.

Secdeye varırken ise adeta kendinden geçmişti, nasıl bir ibadetti bu, yıllardır neden yapmamıştı, kimsede namazın bu kadar kendisine huzur vereceğini söylememişti.

Bu zamana kadar niçin namaz kılmadığı, Kuran’ı Kerim’i okumadığı gibi sorular aklında uçuşuyordu, değişik bir ruh hali içinde idi. Namazdan aldığı tat ayrı ramazanın verdiği huzur ayrı idi. Hepsi bugün birleşmiş ve yeniden dünyaya geliyor gibi idi.

Yeni bir hayata bürünüyordu sanki ama mutlu ama huzurlu…

Sabah işe giderken ki heyecanı da başkaydı hani, çevresine daha iyi bir bakıyor, insanlara gülümsüyordu, ayrı bir âlemde yaşıyor gibi idi…

Odasına geçerken “kahvenizi getiriyorum” diyen sekreterinin “bugün niyetliyim” sözleri ile şaşkınlığa bürünmesini ise hafif bir tebessüm ile karşılık veriyordu. O da haklı idi yıllardır beraber çalıştığı sekreteri onu ilk defa oruç tutarken görüyordu.

Hiç acıkmamıştı, nasıl bir işti bu, oysa odasına gelen misafirler ve kendisi için inanılmaz bir yiyecek ve içecek deposu vardı. İşte hiç birini görmüyordu, hatta umursamıyordu, canı da çekmiyordu.

Rutin işlerine koyulup mesainin bitmesi ile kendini dışarı atmış ve bol ağaçlı ve sessiz bir park alanında biraz yürümek istemişti.

Arabasını uygun yere park etmiş ve yürüyüş yolunda,  iç âleminde hesaplaşmalar yaparak yürüyordu. Sanki etrafındaki tüm canlılar ve cansız varlıklarda ramazanın o manevi büyüsüne kapılmışlar ve niyetli idiler. Ağaçlar kendi lisani halleri ile secde ediyordu, kuşlar ilahiler söylüyordu, çiçeklerde bugüne has en güzel kokularını yayıyorlardı. Demek ki tefekkür dedikleri bu olsa gerekti.

Çekingen ama gözlerinden muhtaç oldukları belli olan insanlara çaktırmadan ceplerine para koyması da yardımseverliğin ne kadar güzel bir duygu olduğunu tadıyordu. İlk defa yaptığı şeylerdi. Daha önceleri korkardı ya da çekinirdi kendisine yabancı birisinin yaklaşmasından. “Zekâtın önemi burada işte” diye düşündü. Tabi ki elinden geldiğince yardımlar yapıyordu, yardımcısına bir şeyler veriyor oda yardımlarını dağıttığını söylüyordu, doğrusu kendisi hiç direkt yardım yapmamış o zevkten hep mahrum kalmıştı.

Ayakları onu ağaçların bittiği gecekondu bir eve doğru götürüyordu, kırık pencereden ağlayan 3 yaşlarında bir çocuk sesi duyuluyordu, bir de yaşlı ninesi idi galiba, onu teskin etmeye çalışıyordu.

“Evladım biraz daha sabır bugün ramazan, Allah bize birisinin eli ile yiyecek gönderecektir” diye torunu yaşındaki çocuğa bir şeyler söylüyor, gözleri yaşlı elleri titreyerek dualar ediyordu.

“Nasıl bu kadar varlıklı olup da bu kadar fakirleri görmemiştim” diye hayıflanarak ilk markete girip gördüğü ne varsa alması ile çıkması bir olmuş ve o ninenin kapısına dayanmıştı. “Ninem işte Allah sana bu nimetleri benim elimle gönderttirdi” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlayarak poşetteki yiyecekleri verdi. Günlerce o bebeğin bir şeyler yemediğinden adı gibi emindi, çünkü o aldıklarına saldırıp yemeye başlamasını seyretmek dünyanın en güzel yerlerini gezip seyretmekten daha zevkli idi. Nine ise “ ne gerek vardı kuzum” diye mahcup bir ses tonu ile kendince teşekkürler ediyordu. Evden ayrılırken “Allah sana uzun ömürler versin, sevdiklerine bağışlasın” duasını duyuyordu ninenin…

Dalgın dalgın oradan ayrılırken hızla gelen otomobili görmemiş ve gözleri otomobilin ona doğru gelişini seyrederken hayatının sona erdiğini düşünmeye başladı. “Adeta kıpırdayamıyordu, hayat bu kadar kısa mı idi, oysa daha yapacak çok şeylerim var” diye düşünürken, gizli bir el onu adeta arabanın önünden almış, ona ilk heyecanını ve ikinci baharını yaşamasına sebep olmuştu. O heyecana dayanamayıp bayılmış ve gözlerini açtığında, o yemyeşil gözlere sahip olan ninenin kendisine baktığını görüyordu. “Evladım bu yollarda çok hızlı arabalar geçiyor, lütfen daha dikkatli yürüyüver, senin gibi insanlardan kaç kişi kaldı ki?” diye şefkatli elleri ile ellerini tutarak ona nasihatler ediyordu”…

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş