Köşe Yazıları
Öyle gururluyum ki
Yayınlanma
5 sene önceTarih
Yazar
hamditemel
Hiç unutmam, 1989 yılında Dicle Üniversitesi’nin açmış olduğu asistanlık sınavını kazanınca rahmetli babama; “Baba çok şükür asistanlık sınavını kazandım, Diyarbakır’a gidiyorum” deyince, “Oğlum asistanlık nedir?” diye sormuştu. Bende “Sonunda inşallah alanımda Profesör olacağım” deyince sevinç ile “Allah yolunu açık etsin, inşallah profesör olmanı bende görürüm” diye dua etmişti. Rahmetli babam göremedi ama 13 yılımı doldurdum profesör olarak.
32 yıla yakın bir geçmişim oldu Dicle Üniversitesi’nde. Gençliğimi ve heyecanımı hep o tılsımlı ilde yaşadım. Diyarbakır “geleni de ağlatır gideni de ağlatır” sözü gerçekten çok doğru idi. Diyarbakır’a gelirken de ağlamıştım, dönüş yolculuğumda da…
Türkiye’nin en hızlı değişen illerinden birisidir Diyarbakır. İlk geldiğimde sanki büyük bir köy gibi olan şehir bir anda dünyanın en planlı şehirlerinden birisi oluvermişti. Müthiş bir şehirleşme planı ve dünya da çok az görebileceğiniz ve rahat yaşayabileceğiniz evler yeni Diyarbakır şehrini kuşatmıştı. Sanatsal faaliyetler ve kültürel yaşam tarzı mükemmel, içilen ve yenilen şeylerin tadı ise çok lezzetli idi. Her halde en çok özleyeceğim şey meşhur Diyarbakır ciğeri ve ardından yenilen Diyarbakır kadayıfı olacaktı…
Sanayisi için çok şey söyleyemiyorum ama eminim istikrar devam ettikçe gelişmeye başlamış sanayisi de en üst seviyeye ulaşacaktır.
Ne yazık ki Dicle üniversitesi ile şehir ne yaparsanız yapın bir türlü birleşemiyor. Dersler de hep söylemişimdir; “ Brezilya’da borsa düşse ilk Diyarbakır etkilenir” sözü aslında çok doğru idi, her şeyden ilk etkilenen şehir ne hikmetse Diyarbakır idi. Ne kadar çalışırsanız çalışın karşınızda hep bir suni engel var. Konuşmalara bakarsanız herkes haklı. Belki de istikrarsızlık yapılan çalışmaları gölgelendiriyor. Bu konu geniş kapsamlı değerlendirilmeli.
Dicle üniversitesinde hep ilkleri yaşadım. Eğitim fakültesi kadrosunda iken ilk TÜBİTAK projesini fakültemde yapmak bana nasip oldu ve ilk araştırma laboratuvarını da ben kurdum. O günü hiç unutmuyorum. Diyarbakır’ın o meşhur sıcağında yaz tatiline çıkmamış ve kendi araştırma laboratuvarımı kurmuş ve o küçücük mütevazı laboratuvardaki çalışmalarım ile Türkiye’nin en genç profesörlerinden birisi olmuştum. İlk uluslararası ödülümü de o laboratuvardaki çalışmalardan almıştım.
Hocaların aletleri saklama ve başkalarına kullandırmama prensibi ne yazık ki bizim üniversitemizde de vardı. Bunu kırmak için şuan ki değeri 150 milyon lira gibi büyük bir rakam olan Dicle Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Uygulama ve Araştırma merkezinin projesini o zaman ki ismi ile Kalkınma Bakanlığına vermiş ve projemiz geçmiş ve dünyanın en prestijli laboratuvarlarından birini proje ekibimiz üniversitemize kazandırmıştık. Proje yürütücüsü olarak inanılmaz çalışmalarımıza rağmen o kadar eleştirilmiştim ki, “kimi bu laboratuvar çok büyük, kimi çok küçük, bazıları bu proje benim, bazıları da bu projeyi ben düşünmüştüm” gibi sözler ve dedikodular ile ümidimizi kırmaya çalışmışlardı ama asla pes etmeden laboratuvarımızı kurmuştuk. Şuan 2 kurumdan akredite olan dünyanın sayılı cihazlarının olduğu ve uluslararası ödüllere doymadığımız devasa laboratuvarı anahtar teslimi bıraktım. Umarım yeni yönetimlerde bu laboratuvarlardan bizim yaptığımız gibi ulusal ve uluslararası projeler ve ödüller çıkarırlar.
Dicle Üniversitesi’nde Eczacılık Fakültesi kurulacak laflarını asistanlık zamanımdan beri duyuyordum ama kimse elini taşın altına atmıyordu. Zamanın rektörüne “Hocam eczacılık fakültesini kurmak istiyorum” teklifime çok sıcak bakmış ve tüm desteğini vermişti ve ekibim ile kolları sıvayıp Eczacılık fakültesini kurmuş ve kurucu dekan olarak atanmıştım. Kurucu dekan olarak çalışmanın zorluğunu tahmin edersiniz, sıfırdan bir fakülte kuruyorsunuz ve her şeyi siz yapacaksınız, laboratuvarlar, derslikler, boyalar, öğretim elemanları alımları vs., ama Dicle Üniversitesi sevdam bu zahmetlerin hep üzerinde idi. Ve şuan kurucusu olduğum Eczacılık fakültesi 8. Yılı bitirdi. İlk üç yıl yaptığımız çalışmalar ile de Türkiye’deki tüm Eczacılık fakültelerinin akademik performans başarı sırasında da birinciliği hiç kaptırmadık. Çok özverili, insancıl ve çalışkan bir ekip ile iyi ki yola çıkmıştım.
2010 yılında I. Uluslararası Arası Katılımlı Kamu-Üniversite-Sanayi İşbirliği Sempozyumu ve Mermercilik Şurası sempozyumunu düzenleyerek sanayi iş adamları ile üniversitemizi birleştirmeye çalışmış ve beraber neler yapabiliriz ortak akılları ürütmenin temellerini atmış ve başarılı olmuştuk.
Dicle Üniversitesi Engelliler Uygulama ve Araştırma merkezini kurmuş ve kurucu müdürlüğünü yaptım. İlk olarak da tüm binaların engelli öğrencilerimize göre yeniden onarımı ile uğraştık. 10-11 Mayıs 2011 tarihleri arasında “1. Özel Eğitim ve Engelsiz Yaşam” 13- 14 Mayıs 2013 tarihinde “Güneydoğu’da Özel Gereksinimli Bireylerin Sorunları ve Birimleri Çalıştayı” başkanlıklarını yapmış ve son derece önemli bildirileri kitaplar haline dönüştürerek çıkan sonuçları uygulamaya dönüştürmeye gayret etmiş ve kamuoyunda farkındalık oluşturmuştuk.
Bu zamana kadar 30’un üzerinde projeler yaparak üniversiteme katkı sağlamıştım. “Naylon aşkı öldürür” ve “Susuz aşk yaşanmaz” adlı güncel kitaplarım ile Türkiye’nin gündemine oturmuş, dünyada ilk defa pet şişelerin için de 5 tane kimyasal madde bularak dünyada çok ses getiren bir çalışmaya imza atmıştık. 200 civarında yayınlanmış ulusal ve uluslararası makalelerim, 400’e yakın sempozyumlardaki bildirilerimi anlatamıyorum bile.
Anorganik kimya alanında ikinci doktoramdan sonra Ankara Üniversitesinde Farmakoloji ve Toksikoloji alanındaki ikinci doktoramı da yapmamı, zorluklara rağmen hayatımın akademik olarak en güzelliklerinden birisi olarak görmüşümdür. Çünkü öğrenmenin yaşı da yok sınırı da…
Çevre Bilincini Geliştirme Derneğini de kurarak Diyarbakır ili başta olmak üzere ülkemizde bir takım sosyal projeler yaparak gönüllüler ile çevremizi temiz tutmaya yönelik bilinçlendirme programlarını düzenledik.
2021 yılının ilk ayı Wep of Science verilerine göre 26 H indeksi ile (şuan 27) Dicle üniversitesinde 1. sırada, bulunmamdan dolayı, Eğitim-Bir-Sen Diyarbakır 2 nolu şube yönetim kurulu tarafından plaket ve çeşitli hediyeler ile ödüllendirilerek Dicle Üniversitesi’ndeki görev serüvenimi en yüksek yerde tamamlayarak doğduğum yere Yozgat’a Bozok Üniversitesi’ne geçmiş bulunmaktayım.
Aslında yukarıda yaptığım çok az şeyleri sıraladım. Dünya hayatının geçici olduğunu biliyorum. İnşaallah Diyarbakır ilinin güzide Dicle Üniversitesinde hoş bir seda bırakmışımdır.
Allah’a ısmarladık Diyarbakır ve Dicle üniversitesi…
Beğenebilirsin
-
Prof. Dr. Hamdi Temel Öğretim Üyemizden Çevre Odaklı Erasmus+ Proje Başarısı
-
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
-
Prof. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
-
Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım
-
Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon
-
“Tarım ve Gıda Güvenliğinde Sürdürülebilirlik” Paneli Ereğli’de Yoğun Katılımla Gerçekleştirildi
Köşe Yazıları
Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi
Yayınlanma
3 gün önceTarih
21 Eylül 2026Yazar
hamditemel
Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.
Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen “DiscoverEU Dahil Etme Eğitim”i ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.
Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.
Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?
Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.
İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.
Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.
Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe
DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.
Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.
Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.
Seyahat değil, öğrenme deneyimi
DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.
Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.
Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.
Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.
Malatya’dan geriye kalan
Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.
Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.
Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.
SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.
Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…
Köşe Yazıları
Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz
Yayınlanma
3 hafta önceTarih
31 Ağustos 2026Yazar
hamditemel
Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor.
Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor.
Ancak bakteriler de mücadele ediyor.
Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor.
Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor.
Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç.
Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı.
Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor
Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti.
Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor.
WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması.
Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil.
Bakteriler sınır tanımıyor.
Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor.
Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil.
Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir.
WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor.
Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var?
İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu.
Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar.
Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir.
Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor.
İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor.
Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor.
Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi.
Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.
Bu sonuç son derece düşündürücü.
Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli.
Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor.
Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor
Bir tarafta mikroplastikler…
Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri…
Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri.
Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir.
Asıl sorumuz şu olmalı:
Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor?
Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır.
Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir.
Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz.
Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor:
Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir.
Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil
Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var.
Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor.
Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir.
Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir.
Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor.
Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız.
Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız.
Hastanelerde enfeksiyon kontrolünü güçlendirmeliyiz.
Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz.
Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz.
Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız.
Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır
Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir.
Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır.
Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir.
Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir.
Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir.
Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur.
Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz.
Çünkü bakteriler değişiyor.
Bilim de geçirmek zorunda.
Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir.
Kaynaklar
- World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026.
- Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026.
Köşe Yazıları
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
Yayınlanma
1 ay önceTarih
18 Ağustos 2026Yazar
hamditemel
17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası
Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.
Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.
Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.
Bir gencin merakından doğan bilim
Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.
Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.
Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?
Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.
İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.
Disiplinler arasındaki buluşma noktası
İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.
Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.
Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.
Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.
Tıp neden yapılır?
İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.
Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:
Tıp neden yapılır?
Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.
Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:
Hasta.
Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.
Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru
İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.
Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:
İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?
Son söz: bizden sonra ne kalacak?
İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.
Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?
17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.
Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi
🎙️ TRT GAP Radyo’da Kırtasiye Ürünlerini Konuşacağız
Prof. Dr. Hamdi Temel Öğretim Üyemizden Çevre Odaklı Erasmus+ Proje Başarısı
Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz
Bilime Adanmış Bir Hayat; Yozgatlı Prof. Dr. Hamdi Temel
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
Akdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu
Prof. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
Esma Ocak ve Kazlar Üzerine…
İçim İçime Sığmıyor
Bu sıralar yazmak istemiyorum ustam!
Limon Tuzu: Masum Bir Ekşilik mi, Bilinmesi Gereken Bir Kimya mı?
İnsanlığımızı Geri Getirdin Bize Koronavirüs!
Su gibi aziz ol!
Sosyal medya kullanıcılığı sosyalliğimizi etkiliyor
Plastik kaplamalar ve atıklar ruh halimi de bozuyor!
Yeryüzünde hiçbir plastik atık kalmamalı!
Dicle Üniversitesinde bordan yarı sentetikli el yumuşatıcı krem üretildi
Trendler
-
Köşe Yazıları3 ay önceYozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım
-
Haberler1 ay önce“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
-
Köşe Yazıları2 ay önceBiz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük
-
Köşe Yazıları2 ay önceAkdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
-
Köşe Yazıları3 hafta önceAntibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz
-
Haberler2 ay önceProf. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
-
Köşe Yazıları1 ay önceİBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
-
Genel2 ay önceSağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu
