Köşe Yazıları
İftiralara karşı cevabımdır
Yayınlanma
10 sene önceTarih
Yazar
hamditemel2008 yılı idi, 9 aylık TUBİTAK bursu almış hatta paramda bankaya yatmış, California State Üniversitesinde post doktora yapmak için ailemle beraber gidiyordum. Dünyanın en iyi ve en prestijli üniversitelerinden biri idi, belki de hayatımın son şansı idi. O zamanların en popüler konularından biri olan bor karboran türevleri çalışacaktım. Kabul yazısı aldığım hoca da dünya çapında bir insandı. Ailece psikolojik olarak da hazırdık, Los Angeles’da 1000 dolara hoca bize stüdyo tarzında bir ev kiralamıştı. Eş zamanlı olarak rektörlük seçimleri olmuş, bizim desteklediğimiz hoca rektör olarak atanmıştı. Hem tebrik etmiş hem de müsaade istemiştim gitmek için ki hoca bana “siz giderseniz ben burada ekipsiz ne yaparım, o zaman bende istifa edeyim, bir yere gidemezsiniz” diye rica da bulunmuş ve bende ömrüm boyunca ilk defa görev alarak Fen Bilimleri Enstitüsüne Müdür olarak atanmıştım.
Hayatımda ilk defa Müdür odasına Müdür olarak giriyordum. Çünkü defaatle randevu istememize rağmen ne randevular verilmiş, ne de o zamana kadar muhatap olarak kabul edilmiştim. Profesördüm ama ne yüksek lisans ne de doktora öğrencim vardı, hatta lisansüstü derslerim bile hep sumen altı edilmişti. Laboratuvarlara giriş çıkışlarımız hep problemli idi. Bu tecrübelerim ile enstitümün kapılarını hem hocalara hem de öğrencilerime açmıştım.
O kadar gayretli çalışıyordum ki, gece 11’e kadar mesaide kaldığım bile oluyordu, hatta bir gün akşam 18 gibi eve gittiğim zaman oğlumun “baba neden erken geldin” sözleri bende şok etkisi bırakmıştı. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki zaman yetmiyordu bana. Verilen her görevi, komisyonlarda ki raporları o gece yazıyordum. Böyle bir tempoda 8 yıl su gibi akıp geçmişti.
8 yıllık emeğim, uykusuz gecelerim bir gece de 26.07.2016 tarihinde ismini bile açıklamaya çekinen ismi bende saklı Dicle üniversitesinde çalışan bir profesörün yalan ve iftira dolu hezeyanlarını içeren bir röportajı ile silinip gitmişti. Aman Allah’ım ne iftiralardı bunlar. Okudukça gözlerimden yaş damlıyor, evdekilere hissettirmeme çalışıyordum. Nasıl bir vicdan sahibiydi ki, bile bile yalan söylüyor, hiç bir belgesi olmadan yalan ve iftiralar ile bir insanın onuruyla oynuyor, hayatını karartmaya çalışıyordu. Beni tanıyan herkes “bu şahıs bu beyanda bulunurken akıl sağlığında sorun mu varmış?” diye yüksek sesle yorumlarını bildiriyorlardı. Adını sonradan öğrendiğim şahısı ne tanırdım, ne de bir merhabalığım vardı.
Sahi o güvendiğim ve beni yere göğe sığdıramayan basın ne yapıyordu, beni bilmiyorlar mıydı ki? Yalan ve iftira haberleri sayfalarına taşımadan önce keşke belge ve ispat isteselerdi ya da en azından bu iddialara verecek cevabım vardır diye arama zahmetinde bulunsalardı. Ne yazık ki ne aradılar ne de sordular.
Hemen avukatımı aradım ve aşağıdaki tekzip yazısını yazarak resmi sürecimi başlattım. Tüm hayatım boyunca gerek meslek hayatımda ve gerekse özel hayatımda onurumla yaşadım, çekineceğim ve hesabını veremeyeceğim hiç bir şey yoktur. Artık o şahıs ile tamamen belgeli, resmi konuşacağız. Son söz yüce makamlarındır. Kazandığım maddi ve manevi tazminatı hem Diyarbakır, hem Yozgat halkı ve öğrencilerim ile birlikte yiyeceğimi şimdiden taahhüt ederim…
Gazetelerde çıkan hakkımdaki iddialara cevabımdır;
Röportajında hayatım boyunca yaptığım ve tamamladığım görevleri, sanki hala tümünde aktif görevdeymişim gibi ve FETÖ terör örgütü ile ilişkiliymişim gibi basın ile paylaşarak, hem güzide basınımızı hem de halkımızı yanıltarak şahsıma iftira atmıştır.
- 11.2013 tarihinde YÖK tarafından Dicle Üniversitesi Eczacılık Fakültesine kurucu dekan olarak atamam yapılmıştır. Tüm kamuoyu; ne kadar özveri ile Kurucusu olduğum fakülteyi 3 yılda ulusal ve uluslararası projeler ile dünya standartlarına getirmiş olduğumu bilir. Hala ulusal ve uluslararası projelerimiz devam etmektedir. Geçen hafta YÖK’ün isteği ile dekanlık istifa dilekçemi verdim. Şuan dekanlık görevinden ayrılmış bulunmaktayım. Dicle Üniversitesi’ne olağanüstü bir çaba sarf ederek kazandırdığımız en güzel fakültelerden biri için takdir edilmem gerektiği kanısındayım.
- 08.2008 tarihinde Fen bilimleri Enstitüsünde Müdür olarak göreve başladım, 25.11.2013 tarihinde de bu görevden ayrılmış bulunmaktayım. İftiracı hala bu görevi yürüttüğümü söylemektedir.
- Hayatımın projesi dediğim, kamuoyunca da iyi bilinen ve uluslararası düzeyde yaptığımız çalışmalar, ödüller ve patentler ile adından söz ettiren, Kalkınma Bakanlığımız tarafından verilen bütçe ile yaptığımız daha sonra diğer projeler ile desteklediğimiz ve iki kurumdan akredite olduğumuz, laboratuvarımızın müdürlüğünü vekaleten 10.2012 tarihinden bu yana yürütmekteyim ki bunu da tüm kamu oyu yakinen takip etmektedir. İftiracı hayatında kaç tane proje yapmış, üniversitemize ne kazandırmıştır, bunu da kamuoyu ile paylaşması gerekmektedir.
- Fen ve Mühendislik Bilimleri Etik kurul üyesi olarak 20.03.2013 tarihinde bir yıllığına görevlendirildim, ancak o zaman zarfında bir sefer bile görev olmadı. Hiçbir maddi menfaati olmayan ve tamamen kurul üyelerinin zamanını alan bu tip üyeliklerde hiçbir öğretim elemanı görev almak istemez iken, bunu da sanki bir makammış ve devam ediyormuş gibi göstermesi tamamen basını ve yüce milletimizi yanıltmaya yönelik bir harekettir.
- Vakıflar Genel Müdürlüğündeki görevim ise; 16.10.2010 tarihi itibariyle gönüllü olarak 3 ya da 4 ayda bir hafta sonu cumartesi günlerimi Ulu Cami’nin restorasyonu için harcadım, son 2 yıldır ise herhangi bir toplantı gerçekleşmemiştir, müfteri kişi bir gönüllü olarak gittiğim cami restorasyonuna sanki bir makam göreviymiş gibi kamuoyunu yanıltmaya kalkışması kabul edilemez bir hezeyandır.
- ÖSYM Diyarbakır il temsilciliğini ise sadece 14.10.2008 ile 19.12.2008 tarihleri arasında (2 ay) Prof. Dr. İbrahim Yıldırım görevi devralana kadar vekaleten yürüttüm. Bu zaman zarfında sadece bir sınavda görev aldım. Şuan ki ÖSYM il temsilcisi de Prof. Dr. Berrin ZİYADANOĞULLARI’dır. Müfteri kişi bunları bilmesine rağmen iftira atmak için böyle bir röportaj vermesi akla durgunluk vermektedir.
- İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığını ise asıl dekanı Prof. Dr. İbrahim YILDIRIM gelene kadar 3 aylık bir görev süresince vekâleten 05.09.2008 ile 19.12.2008 tarihleri arasında yürüttüm. Aslında hiçbir profesör 3 aylık bir süreç için böyle bir görevi kabul etmez iken asil dekan gelene kadar işler akamete uğramasın diye bu görevi kabul etmem, sanki bir suçmuş gibi gösterilmiş ve halada bu görevi aktif olarak devam ettirdiğim söylenerek iftiralara bir yenisi daha eklenmiştir.
- DÜBAP koordinatörlüğü görevini ise; vekâleten 08.08.2008 tarihinden şimdiye dek devam ettirmekteyim. Hiçbir maddi menfaati olmayan bu görev; projelerden anlayan biri olarak üniversite rektörlüğü tarafından bana verildi.
- 12.2008 tarihinden beri Yabancı uyruklu öğretim elemanlarının durumunun değerlendirilmesinde komisyon üyesiyim. Yılda birkaç sefer gelen öğretim elemanlarına ilişkin; ilgili fakültenin yönetim kurulu tarafından gelen yazıların raportörlüğünden ibaret olan bu görev bir makam görevi ya da icra yetkisi gibi yansıtılarak iftiralara bir yenisi daha eklenmiştir.
- Ü. lojman sakinleri tarafından yönetim kurulu üyeliğine Aralık 2012-Aralık 2013 döneminde seçildik. Hiçbir yetkisi olmayan, sadece Bina yöneticiliği gibi bir görevi vardır. Çevre düzenlemesi ve temizliği gibi görevleri olan ve bir yıllığına yaptığım görevde, rektörlüğün görevleri olan lojman tahsisi vs. iftiraları tarafıma atılmıştır. Rektürlüğün uhdesinde olan ve lojman yönetimi olarak hiçbir yetkimiz olmadığı halde lojmanlara haksız yere bazı kişileri aldığım ve yerleştirdiğim iftiraları atılmıştır. İlgili müfteri bunu ispatlayamaz ise dünyanın en büyük yalancısı olduğunu kabul etmesi gerekir. Lojman sakinleri gayet iyi bilirler ki bir külfet olan lojman yöneticiliği seçimlerine her sakin aday olabilir ve lojman yönetimi lojman sakinlerinin oyları ile belirlenir. Yönetime yakın veya muhalif olmayla alakası yoktur. Sadece bir yıl süre ile sürdürdüğüm lojman komisyon başkanlığını tamamen yalan ve iftira ile sanki şuan aktif olarak devam ettiriyormuşum gibi ve lojman komisyon başkanının lojman tahsisinde hiçbir yetkisinin olmadığını bilmesine rağmen, tamamen kamuoyunu yanıltan bir açıklama yapılmıştır.
Sonuç olarak; ömrü boyunca bütün benliğini devletine ve milletine adayan, milletin selameti için gecesini gündüzüne katan biri olarak; devletimizin terör listesinde yer alan FETÖ terör örgütü veya paralel devlet yapılanması ile yakından uzaktan hiçbir alakam olmadığını ve olamayacağını tüm kamuoyu ve çevrem yakinen bilir. Benim, devletin ve milletin alçak bir düşmanı olan FETÖ terör örgütü ile ilişkili olduğum iftirasını atan ve ismini gizleyen müfteri profesör, şahsi garazları sonucu menfur darbe girişimi sonrası oluşan bulanık ortamdan istifade ederek beni karalama, yalan ve iftira hezeyanına girmiş ve beni FETÖ baş imamı olarak gösterip iftira atmıştır.
Bu zamana kadar özellikle 17-25 Aralık sürecinden sonraki köşe yazılarımda hep devletimizin, seçilmiş hükümetlerimizin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın yanında saf tutmuşumdur. Aynı şekilde aktif bir sosyal medya kullanıcısı olarak; eğer FETÖ terör örgütü yanlısı olsaydım bu tutumum yazılarımda ve paylaşımlarımda bariz bir şekilde görünürdü. Ancak hiçbir sosyal medya paylaşımımda ve köşe yazılarımda bu terör örgütünü öven yahut seçilmiş hükümet veya Cumhurbaşkanımızı kötüleyen en küçük bir emare bulunamaz. Köşe yazılarım ve paylaşımlarım herkesin kolaylıkla erişebileceği durumdadır. Ben bu ülkenin sevdalısı bir vatan evladı olarak sorumluluklarımı biliyorum. Gayretli ve özverili bir vatansever olarak komisyonlarda pek çok görev almış ve hepsini de layıkıyla tamamlamışımdır. Komisyonlardaki görevlerim bir makam ya da menfaat yerleri değil, aksine fedakârlık gerektiren görevlerdir. Müfteri şahsın, akademik hayatım boyunca farklı zamanlarda ifa ettiğim bütün görevleri; hala eşzamanlı ve aktif olarak yapıyormuşum gibi basını ve aziz milletimizi yanıltması ve FETÖ terör örgütü üyesi olduğuma dair suçlayıcı bir röportaj vermesi akla hayale gelmeyen alçakça bir davranıştır. Bu kişinin yalanı elbette ortaya çıkacaktır, çünkü attığı iftiraları ispatlamakla mükelleftir. Çok şükür hayatım boyunca hesabını veremeyeceğim hiçbir eylemim yoktur.
Yetkili kurum ve kişilerden acilen müfteri kişinin kimliğinin açığa çıkartılmasını ve bu iftiraların hesabının sorulmasını ve mağduriyetimin maddi ve manevi olarak tazmin edilmesini istiyorum.
Not: Belgeler ve itirazlar gerekli yerlere verilmiştir.
Beğenebilirsin
Köşe Yazıları
Akdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
Yayınlanma
2 hafta önceTarih
30 Temmuz 2026Yazar
hamditemel
Bazı toplantılar vardır; yapıldığı gün sona erer.
Bazıları ise geleceğe bırakılan önemli bir iz olur.
27-28 Temmuz 2026 tarihlerinde Yozgat Bozok Üniversitesi ile Akdağmadeni Belediyesi iş birliğinde gerçekleştirdiğimiz “Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu” işte böyle bir organizasyondu.
Bu sempozyum yalnızca bilimsel bildirilerin sunulduğu akademik bir toplantı değildi.
Aynı zamanda Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel mirasını modern bilimle buluşturma çabasının önemli bir başlangıcıydı.
Geçtiğimiz yıl düzenlediğimiz “Sağlık Bilimleri Açısından Lavanta Sempozyumu” ile tıbbi ve aromatik bitkileri sağlık bilimleri perspektifinden ele alan bilimsel bir yolculuğa çıktık. Bu süreçte lavanta üzerine bir yüksek lisans tezini başarıyla tamamladık ve elde edilen bilimsel birikimi “Sağlık Bilimleri Açısından Lavanta” kitabıyla kalıcı bir esere dönüştürdük. Bu yıl ise “Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu” ve yayımladığımız kitabımızın oluşturduğu bilimsel ivme sayesinde salep üzerine yeni bir yüksek lisans tez çalışmasını başlatmış bulunuyoruz. Bu gelişme, düzenlediğimiz sempozyumların ve hazırladığımız bilimsel eserlerin yalnızca bilgi paylaşımıyla sınırlı kalmadığını; aynı zamanda yeni araştırmalara, lisansüstü tezlere ve geleceğin bilim insanlarının yetişmesine doğrudan katkı sağladığını göstermektedir.
Aslında hedefimiz çok açık.
Ülkemizin sahip olduğu olağanüstü bitki zenginliğini yalnızca geleneksel bilgilerle değil, bilimsel araştırmalarla değerlendirmek ve bu değerleri ulusal ve uluslararası bilim dünyasına kazandırmak.
Salep neden bu kadar önemli?
Toplumun büyük bölümü salebi yalnızca kış aylarında içilen sıcak bir içecek olarak tanıyor.
Oysa bilim insanları için salep bundan çok daha fazlasıdır.
Salep;
botanikten farmakolojiye,
tıptan eczacılığa,
gıda teknolojisinden biyoteknolojiye,
kozmetikten biyomalzeme teknolojilerine kadar çok sayıda disiplinin ortak çalışma alanıdır.
İçerdiği glukomannan başta olmak üzere biyolojik olarak aktif bileşenler nedeniyle fonksiyonel gıda olarak değerlendirilen salep, gelecekte doğal ürün temelli birçok araştırmanın merkezinde yer alabilecek potansiyele sahiptir.
Bugün ilaç sanayisi doğal molekülleri araştırıyor.
Fonksiyonel gıda sektörü hızla büyüyor.
Biyoteknoloji çevre dostu doğal hammaddelere yöneliyor.
İşte salep tam da bu noktada stratejik bir ürün olarak karşımıza çıkıyor.
Akdağmadeni önemli bir değere sahip
Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından mahreç işaretiyle tescillenen Akdağmadeni Salebi, yalnızca ilçemizin değil, ülkemizin önemli doğal değerlerinden biridir.
Ancak bu değerin gerçek anlamda ekonomik ve bilimsel kazanıma dönüşebilmesi için tanıtım kadar araştırmaya da ihtiyaç vardır.
Bu nedenle sempozyum boyunca sadece salebin geleneksel kullanımını değil;
orkide türlerinin korunmasını,
üretim tekniklerini,
moleküler standardizasyonu,
mikotoksin ve gıda güvenliğini,
farmakolojik özelliklerini,
nörolojik hastalıklarla ilişkisini,
enfeksiyon hastalıklarındaki potansiyelini
ve farklı endüstriyel kullanım alanlarını alanında uzman bilim insanlarıyla değerlendirdik.
Bilimsel toplantılar ancak farklı disiplinler aynı masa etrafında buluştuğunda gerçek anlamını kazanır.
Bu sempozyum bunu başarmıştır.
Bilimsel iş birliklerinin güzel bir örneği
Bu organizasyonun en önemli yönlerinden biri de üniversite ile yerel yönetimlerin örnek iş birliğini ortaya koymasıdır.
Bilime ve akademik çalışmalara verdikleri güçlü destek nedeniyle Yozgat Bozok Üniversitesi Rektörümüz Prof. Dr. Evren Yaşar’a, sempozyumumuza ev sahipliği yapan ve “Sağlık Bilimleri Açısından Salep” kitabımıza sponsor olarak büyük katkı sağlayan Akdağmadeni Belediye Başkanımız Uzm. Dr. Nezih Yalçın’a ve özveriyle çalışan belediye ekibine teşekkür ediyorum.
Bu destekler, yalnızca bir etkinliğin gerçekleşmesini sağlamamış; aynı zamanda bilimin toplumla buluşmasına önemli katkı sunmuştur.
Sempozyum kapsamında tanıtımını gerçekleştirdiğimiz “Sağlık Bilimleri Açısından Salep” kitabı da bu ortak emeğin en somut ürünlerinden biri oldu. Farklı üniversitelerden ve disiplinlerden değerli akademisyenlerin katkılarıyla hazırlanan bu eseri, bölüm yazarlarımıza takdim etmek sempozyumun en anlamlı ve gurur verici anlarından biriydi. Uzun ve titiz bir bilimsel çalışmanın ürünü olan kitabımızın, yazarlarımızın ellerinde hayat bulduğunu görmek hepimize ayrı bir heyecan ve mutluluk yaşattı. Bu an, yalnızca bir kitap takdimi değil; ortak emeğin, bilimsel dayanışmanın ve akademik paylaşımın güzel bir simgesi olarak hafızalarımızda yer etti.
Açılış konuşmamda ifade ettiğim gibi;
“Bizim hedefimiz yalnızca bir sempozyum düzenlemek değildir. Amacımız; ülkemizin tıbbi ve aromatik bitki zenginliğini bilimsel çalışmalarla desteklemek, geleneksel bilgiyi modern bilimle buluşturmak, yerel değerlerimizi ulusal ve uluslararası platformlarda görünür hâle getirmek ve bu toplantıları sürdürülebilir bir bilim geleneğine dönüştürmektir.”
Bu anlayış, geleceğe bakışımızın da temelini oluşturmaktadır.
Bilim, yalnızca laboratuvarlarda yapılan deneylerden ibaret değildir.
Bilim; yerel değerleri evrensel bilgiye dönüştürebilmektir.
Bilim; doğayı koruyarak kalkınabilmektir.
Bilim; kültürel mirasımızı gelecek nesillere aktarabilmektir.
Akdağmadeni Kaymakamımız Sayın Cafer Kaymakçı’nın açılışta dile getirdiği şu değerlendirme, sempozyumun ruhunu çok güzel özetledi:
“Bu sempozyum, tamamlanmış bir çalışmanın sonuç toplantısı değil; Akdağmadeni salebinin bilimsel yolculuğunda yeni bir aşamanın başlangıcıdır.”
Gerçekten de bu organizasyonu bir son değil, bir başlangıç olarak görüyoruz.
Geçtiğimiz yıl lavanta ile başlayan bilimsel yolculuğumuz bu yıl salep ile devam etti.
Bilim üretildikçe gelişir.
Bilgi paylaşıldıkça çoğalır.
Ve inanıyorum ki Akdağmadeni’nde başlayan bu bilimsel yolculuk, gelecekte ülkemizin tıbbi ve aromatik bitkiler alanındaki en önemli bilimsel geleneklerinden biri olacaktır. Bu yolculukta bizi en çok mutlu eden ise yalnızca akademisyenlerin değil, Akdağmadeni halkının da bu bilimsel heyecana ortak olmasıydı. Sempozyum boyunca konferans salonunu dolduran vatandaşlarımız, bilimin toplumdan kopuk olmadığını; aksine toplumla buluştuğunda gerçek değerini kazandığını bir kez daha gösterdi. Bu ilgi, Akdağmadeni’nin yalnızca salebiyle değil, bilime verdiği değerle de anılacağının en güzel göstergesi oldu.
Köşe Yazıları
Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük
Yayınlanma
1 ay önceTarih
15 Temmuz 2026Yazar
hamditemel
Bugün sanki başka bir duygusallık var üzerimde.
Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.
Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?
Yolları mı?
Binaları mı?
Alışveriş merkezleri mi?
Bence hayır…
Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.
Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.
Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.
Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.
Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.
Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.
Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.
İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.
Bugün teknoloji gelişti…
Zenginleştik…
Evler büyüdü…
Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.
Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…
Oysa her konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.
Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.
Mesela madımak sadece bir yemek değildir.
Arabaşı sadece bir çorba değildir.
Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.
Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…
Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.
Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.
Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.
Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim
En büyük serveti insanıdır.
Çalışkan insanıdır.
Dürüst insanıdır.
Vefalı insanıdır.
Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.
Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.
Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.
El sanatlarımız unutuluyor.
Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.
İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.
Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.
Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.
Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.
Çünkü insan doğduğu yeri sever.
Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.
Bildiği kadar sahip çıkar.
Gelin…
Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.
Eski konaklarımızı gezelim.
Türkülerimizi dinleyelim.
Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.
Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.
Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.
Çünkü bir gün onlar olmayacak.
Ama onların anlattıkları kalacak.
Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.
Unutmayalım…
Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.
O kökü korursak, geleceğimiz de güçlü olacaktır.
Bu gün de böyle bir şeyler içimden geçti işte.
Köşe Yazıları
Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım
Yayınlanma
2 ay önceTarih
29 Haziran 2026Yazar
hamditemel
Değerli okurlarım,
Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.
Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir.
Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur.
Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler.
İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz.
Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz?
Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır.
Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır.
Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız?
Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir.
Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.
Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.
İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir.
Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil;
- standartlaştırılmış bitki ekstraktları,
- doğal kozmetik ürünleri,
- fonksiyonel gıdalar,
- fitofarmasötik ürünler,
- biyobozunur ambalaj hammaddeleri,
- yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler
geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir.
Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır.
Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir.
Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez.
Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir.
Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır.
Artık sadece buğday üreten değil;
bilgi üreten,
patent üreten,
yüksek teknoloji üreten,
ihracat yapan,
marka oluşturan
bir Yozgat hayal etmek zorundayız.
Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır.
Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir.
Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım.
Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun…
“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
Akdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu
Prof. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük
Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım
Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon
Bir Çaydanlık Dolusu Umut: Kaynatılan Su Mikroplastiklerden Kurtulabilir mi?
Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası
“Tarım ve Gıda Güvenliğinde Sürdürülebilirlik” Paneli Ereğli’de Yoğun Katılımla Gerçekleştirildi
Esma Ocak ve Kazlar Üzerine…
İçim İçime Sığmıyor
Bu sıralar yazmak istemiyorum ustam!
Limon Tuzu: Masum Bir Ekşilik mi, Bilinmesi Gereken Bir Kimya mı?
İnsanlığımızı Geri Getirdin Bize Koronavirüs!
Su gibi aziz ol!
Sosyal medya kullanıcılığı sosyalliğimizi etkiliyor
Plastik kaplamalar ve atıklar ruh halimi de bozuyor!
Yeryüzünde hiçbir plastik atık kalmamalı!
Dicle Üniversitesinde bordan yarı sentetikli el yumuşatıcı krem üretildi
Trendler
-
Köşe Yazıları2 ay önceYozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım
-
Genel3 ay önceMağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası
-
Köşe Yazıları2 ay önceGeleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon
-
Genel2 ay önceBir Çaydanlık Dolusu Umut: Kaynatılan Su Mikroplastiklerden Kurtulabilir mi?
-
Haberler2 gün önce“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
-
Köşe Yazıları1 ay önceBiz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük
-
Köşe Yazıları2 hafta önceAkdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
-
Haberler4 hafta önceProf. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
