Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

İftiralara karşı cevabımdır

Yayınlanma

Tarih

2008 yılı idi, 9 aylık TUBİTAK bursu almış hatta paramda bankaya yatmış, California State Üniversitesinde post doktora yapmak için ailemle beraber gidiyordum. Dünyanın en iyi ve en prestijli üniversitelerinden biri idi, belki de hayatımın son şansı idi. O zamanların en popüler konularından biri olan bor karboran türevleri çalışacaktım. Kabul yazısı aldığım hoca da dünya çapında bir insandı. Ailece psikolojik olarak da hazırdık, Los Angeles’da 1000 dolara hoca bize stüdyo tarzında bir ev kiralamıştı. Eş zamanlı olarak rektörlük seçimleri olmuş, bizim desteklediğimiz hoca rektör olarak atanmıştı.  Hem tebrik etmiş hem de müsaade istemiştim gitmek için ki hoca bana “siz giderseniz ben burada ekipsiz ne yaparım, o zaman bende istifa edeyim, bir yere gidemezsiniz” diye rica da bulunmuş ve bende ömrüm boyunca ilk defa görev alarak Fen Bilimleri Enstitüsüne Müdür olarak atanmıştım.

Hayatımda ilk defa Müdür odasına Müdür olarak giriyordum. Çünkü defaatle randevu istememize rağmen ne randevular verilmiş, ne de o zamana kadar muhatap olarak kabul edilmiştim. Profesördüm ama ne yüksek lisans ne de doktora öğrencim vardı, hatta lisansüstü derslerim bile hep sumen altı edilmişti. Laboratuvarlara giriş çıkışlarımız hep problemli idi. Bu tecrübelerim ile enstitümün kapılarını hem hocalara hem de öğrencilerime açmıştım.

O kadar gayretli çalışıyordum ki, gece 11’e kadar mesaide kaldığım bile oluyordu, hatta bir gün akşam 18 gibi eve gittiğim zaman oğlumun “baba neden erken geldin” sözleri bende şok etkisi bırakmıştı. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki zaman yetmiyordu bana. Verilen her görevi, komisyonlarda ki raporları o gece yazıyordum. Böyle bir tempoda 8 yıl su gibi akıp geçmişti.

8 yıllık emeğim, uykusuz gecelerim bir gece de 26.07.2016 tarihinde ismini bile açıklamaya çekinen ismi bende saklı Dicle üniversitesinde çalışan bir profesörün yalan ve iftira dolu hezeyanlarını içeren bir röportajı ile silinip gitmişti. Aman Allah’ım ne iftiralardı bunlar. Okudukça gözlerimden yaş damlıyor, evdekilere hissettirmeme çalışıyordum. Nasıl bir vicdan sahibiydi ki, bile bile yalan söylüyor, hiç bir belgesi olmadan yalan ve iftiralar ile bir insanın onuruyla oynuyor, hayatını karartmaya çalışıyordu.   Beni tanıyan herkes “bu şahıs bu beyanda bulunurken akıl sağlığında sorun mu varmış?” diye yüksek sesle yorumlarını bildiriyorlardı. Adını sonradan öğrendiğim şahısı ne tanırdım, ne de bir merhabalığım vardı.

Sahi o güvendiğim ve beni yere göğe sığdıramayan basın ne yapıyordu, beni bilmiyorlar mıydı ki? Yalan ve iftira haberleri sayfalarına taşımadan önce keşke belge ve ispat isteselerdi ya da en azından bu iddialara verecek cevabım vardır diye arama zahmetinde bulunsalardı. Ne yazık ki ne aradılar ne de sordular.

Hemen avukatımı aradım ve aşağıdaki tekzip yazısını yazarak resmi sürecimi başlattım. Tüm hayatım boyunca gerek meslek hayatımda ve gerekse özel hayatımda onurumla yaşadım, çekineceğim ve hesabını veremeyeceğim hiç bir şey yoktur. Artık o şahıs ile tamamen belgeli, resmi konuşacağız.  Son söz yüce makamlarındır. Kazandığım maddi ve manevi tazminatı hem Diyarbakır, hem Yozgat halkı ve öğrencilerim ile birlikte yiyeceğimi şimdiden taahhüt ederim…

Gazetelerde çıkan hakkımdaki iddialara cevabımdır;

Röportajında hayatım boyunca yaptığım ve tamamladığım görevleri, sanki hala tümünde aktif görevdeymişim gibi ve FETÖ terör örgütü ile ilişkiliymişim gibi basın ile paylaşarak, hem güzide basınımızı hem de halkımızı yanıltarak şahsıma iftira atmıştır.

  • 11.2013 tarihinde YÖK tarafından Dicle Üniversitesi Eczacılık Fakültesine kurucu dekan olarak atamam yapılmıştır. Tüm kamuoyu; ne kadar özveri ile Kurucusu olduğum fakülteyi 3 yılda ulusal ve uluslararası projeler ile dünya standartlarına getirmiş olduğumu bilir. Hala ulusal ve uluslararası projelerimiz devam etmektedir. Geçen hafta YÖK’ün isteği ile dekanlık istifa dilekçemi verdim. Şuan dekanlık görevinden ayrılmış bulunmaktayım. Dicle Üniversitesi’ne olağanüstü bir çaba sarf ederek kazandırdığımız en güzel fakültelerden biri için takdir edilmem gerektiği kanısındayım.
  • 08.2008 tarihinde Fen bilimleri Enstitüsünde Müdür olarak göreve başladım, 25.11.2013 tarihinde de bu görevden ayrılmış bulunmaktayım. İftiracı hala bu görevi yürüttüğümü söylemektedir.
  • Hayatımın projesi dediğim, kamuoyunca da iyi bilinen ve uluslararası düzeyde yaptığımız çalışmalar, ödüller ve patentler ile adından söz ettiren, Kalkınma Bakanlığımız tarafından verilen bütçe ile yaptığımız daha sonra diğer projeler ile desteklediğimiz ve iki kurumdan akredite olduğumuz, laboratuvarımızın müdürlüğünü vekaleten 10.2012 tarihinden bu yana yürütmekteyim ki bunu da tüm kamu oyu yakinen takip etmektedir. İftiracı hayatında kaç tane proje yapmış, üniversitemize ne kazandırmıştır, bunu da kamuoyu ile paylaşması gerekmektedir.
  • Fen ve Mühendislik Bilimleri Etik kurul üyesi olarak 20.03.2013 tarihinde bir yıllığına görevlendirildim, ancak o zaman zarfında bir sefer bile görev olmadı. Hiçbir maddi menfaati olmayan ve tamamen kurul üyelerinin zamanını alan bu tip üyeliklerde hiçbir öğretim elemanı görev almak istemez iken, bunu da sanki bir makammış ve devam ediyormuş gibi göstermesi tamamen basını ve yüce milletimizi yanıltmaya yönelik bir harekettir.
  • Vakıflar Genel Müdürlüğündeki görevim ise; 16.10.2010 tarihi itibariyle gönüllü olarak 3 ya da 4 ayda bir hafta sonu cumartesi günlerimi Ulu Cami’nin restorasyonu için harcadım, son 2 yıldır ise herhangi bir toplantı gerçekleşmemiştir, müfteri kişi bir gönüllü olarak gittiğim cami restorasyonuna sanki bir makam göreviymiş gibi kamuoyunu yanıltmaya kalkışması kabul edilemez bir hezeyandır.
  • ÖSYM Diyarbakır il temsilciliğini ise sadece 14.10.2008 ile 19.12.2008 tarihleri arasında (2 ay) Prof. Dr. İbrahim Yıldırım görevi devralana kadar vekaleten yürüttüm. Bu zaman zarfında sadece bir sınavda görev aldım. Şuan ki ÖSYM il temsilcisi de Prof. Dr. Berrin ZİYADANOĞULLARI’dır. Müfteri kişi bunları bilmesine rağmen iftira atmak için böyle bir röportaj vermesi akla durgunluk vermektedir.
  • İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığını ise asıl dekanı Prof. Dr. İbrahim YILDIRIM gelene kadar 3 aylık bir görev süresince vekâleten 05.09.2008 ile 19.12.2008 tarihleri arasında yürüttüm. Aslında hiçbir profesör 3 aylık bir süreç için böyle bir görevi kabul etmez iken asil dekan gelene kadar işler akamete uğramasın diye bu görevi kabul etmem, sanki bir suçmuş gibi gösterilmiş ve halada bu görevi aktif olarak devam ettirdiğim söylenerek iftiralara bir yenisi daha eklenmiştir.
  • DÜBAP koordinatörlüğü görevini ise; vekâleten 08.08.2008 tarihinden şimdiye dek devam ettirmekteyim. Hiçbir maddi menfaati olmayan bu görev; projelerden anlayan biri olarak üniversite rektörlüğü tarafından bana verildi.
  • 12.2008 tarihinden beri Yabancı uyruklu öğretim elemanlarının durumunun değerlendirilmesinde komisyon üyesiyim. Yılda birkaç sefer gelen öğretim elemanlarına ilişkin; ilgili fakültenin yönetim kurulu tarafından gelen yazıların raportörlüğünden ibaret olan bu görev bir makam görevi ya da icra yetkisi gibi yansıtılarak iftiralara bir yenisi daha eklenmiştir.
  • Ü. lojman sakinleri tarafından yönetim kurulu üyeliğine Aralık 2012-Aralık 2013 döneminde seçildik. Hiçbir yetkisi olmayan, sadece Bina yöneticiliği gibi bir görevi vardır. Çevre düzenlemesi ve temizliği gibi görevleri olan ve bir yıllığına yaptığım görevde, rektörlüğün görevleri olan lojman tahsisi vs. iftiraları tarafıma atılmıştır. Rektürlüğün uhdesinde olan ve lojman yönetimi olarak hiçbir yetkimiz olmadığı halde lojmanlara haksız yere bazı kişileri aldığım ve yerleştirdiğim iftiraları atılmıştır. İlgili müfteri bunu ispatlayamaz ise dünyanın en büyük yalancısı olduğunu kabul etmesi gerekir. Lojman sakinleri gayet iyi bilirler ki bir külfet olan lojman yöneticiliği seçimlerine her sakin aday olabilir ve lojman yönetimi lojman sakinlerinin oyları ile belirlenir. Yönetime yakın veya muhalif olmayla alakası yoktur. Sadece bir yıl süre ile sürdürdüğüm lojman komisyon başkanlığını tamamen yalan ve iftira ile sanki şuan aktif olarak devam ettiriyormuşum gibi ve lojman komisyon başkanının lojman tahsisinde hiçbir yetkisinin olmadığını bilmesine rağmen, tamamen kamuoyunu yanıltan bir açıklama yapılmıştır.

Sonuç olarak;  ömrü boyunca bütün benliğini devletine ve milletine adayan, milletin selameti için gecesini gündüzüne katan biri olarak; devletimizin terör listesinde yer alan FETÖ terör örgütü veya paralel devlet yapılanması ile yakından uzaktan hiçbir alakam olmadığını ve olamayacağını tüm kamuoyu ve çevrem yakinen bilir. Benim, devletin ve milletin alçak bir düşmanı olan FETÖ terör örgütü ile ilişkili olduğum iftirasını atan  ve ismini gizleyen müfteri profesör, şahsi garazları sonucu menfur darbe girişimi sonrası oluşan bulanık ortamdan istifade ederek beni karalama, yalan ve iftira hezeyanına girmiş ve beni FETÖ baş imamı olarak gösterip iftira atmıştır.

Bu zamana kadar özellikle 17-25 Aralık sürecinden sonraki köşe yazılarımda hep devletimizin, seçilmiş hükümetlerimizin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın yanında saf tutmuşumdur. Aynı şekilde aktif bir sosyal medya kullanıcısı olarak; eğer FETÖ terör örgütü yanlısı olsaydım bu tutumum yazılarımda ve paylaşımlarımda bariz bir şekilde görünürdü. Ancak hiçbir sosyal medya paylaşımımda ve köşe yazılarımda bu terör örgütünü öven yahut seçilmiş hükümet veya Cumhurbaşkanımızı kötüleyen en küçük bir emare bulunamaz. Köşe yazılarım ve paylaşımlarım herkesin kolaylıkla erişebileceği durumdadır. Ben bu ülkenin sevdalısı bir vatan evladı olarak sorumluluklarımı biliyorum. Gayretli ve özverili bir vatansever olarak komisyonlarda pek çok görev almış ve hepsini de layıkıyla tamamlamışımdır. Komisyonlardaki görevlerim bir makam ya da menfaat yerleri değil, aksine fedakârlık gerektiren görevlerdir. Müfteri şahsın, akademik hayatım boyunca farklı zamanlarda ifa ettiğim bütün görevleri; hala eşzamanlı ve aktif olarak yapıyormuşum gibi basını ve aziz milletimizi yanıltması ve FETÖ terör örgütü üyesi olduğuma dair suçlayıcı bir röportaj vermesi akla hayale gelmeyen alçakça bir davranıştır. Bu kişinin yalanı elbette ortaya çıkacaktır, çünkü attığı iftiraları ispatlamakla mükelleftir. Çok şükür hayatım boyunca hesabını veremeyeceğim hiçbir eylemim yoktur.

Yetkili kurum ve kişilerden acilen müfteri kişinin kimliğinin açığa çıkartılmasını ve bu iftiraların hesabının sorulmasını ve mağduriyetimin maddi ve manevi olarak tazmin edilmesini istiyorum.

Not: Belgeler ve itirazlar gerekli yerlere verilmiştir.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Son günlerde yine akıl almaz olaylara tanıklık ediyoruz.
Bir insanın, hatta bir öğrencinin asla yapamayacağını düşündüğümüz davranışlar sıradanlaşmaya başladı.
İçimiz yanıyor…

Ama hep aynı şeyi yapıyoruz:
Suçu başkalarında arıyoruz.

Kimi siyasetçileri suçluyor,
kimi eğitim sistemini,
kimi medyayı,
kimi aileleri,
kimi de dijital dünyanın görünmez kurgulayıcılarını…

Liste uzayıp gidiyor.

Peki ya biz?
Kendimizi düzeltmek için ne yapıyoruz?

Oysa aynı gemideyiz.
Ve farkında olmadan birlikte batıyoruz.

Bugün okuduğum bir akademik çalışma, bu gidişatı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
PLOS ONE dergisinde yayımlanan ve Sherry Towers ve arkadaşlarının yürüttüğü araştırma, kitlesel şiddetin “bulaşıcı” olduğunu matematiksel modellerle gösteriyor.

1998–2013 yılları arasındaki okul saldırıları ve kitlesel cinayet verileri incelenmiş.
Sonuçlar ürkütücü:

Bir saldırının ardından, benzer bir olayın gerçekleşme ihtimali yaklaşık 13 gün boyunca artıyor.

Her kitlesel cinayet, ortalama 0,30 yeni olayı tetikliyor.
Her okul saldırısı ise yaklaşık 0,22 yeni vakaya zemin hazırlıyor.

Bu ne demek?
Şiddet, tıpkı bir virüs gibi yayılıyor.

Üstelik bu yayılımın en önemli taşıyıcısı, çoğu zaman farkında ya da olmadan, medya oluyor.

Araştırma şunu açıkça gösteriyor:
Daha az kişinin etkilendiği ve medyada geniş yer bulmayan olaylarda bu “bulaşma etkisi” görülmüyor.

Yani…
Saldırganı öne çıkaran,
olayı dramatize eden,
detaylarıyla servis edilen her haber,
yeni bir felaketin tohumlarını atabiliyor.

Bir diğer kritik gerçek ise silaha erişim.
Veriler, silaha ulaşmanın kolay olduğu yerlerde bu şiddet dalgasının çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyuyor.

Sıkça dile getirilen “ruh sağlığı” tartışmaları ise çoğu zaman meselenin özünü gölgede bırakıyor.
Bilimsel veriler, asıl belirleyici faktörlerin erişilebilirlik ve iletişim dili olduğunu söylüyor.

Artık bu olayları “münferit sapkınlıklar” olarak değerlendirme lüksümüz yok.

Karşımızda, matematiksel olarak modellenebilen, zamansal kümelenmeleri olan bir şiddet salgını var.

Eğer medya dilini değiştirmezsek,
eğer şiddeti görünür kılarken sorumluluk almazsak,
eğer birey olarak kendimizi sorgulamazsak…

Bu 13 günlük karanlık döngüler tekrar etmeye devam edecek.

Ve biz, sadece izleyen değil,
bu döngünün bir parçası olmaya devam edeceğiz.

Acılarımız artarak devam edecek…

Kaynak: PLOS ONE | DOI:10.1371/journal.pone.0117259 July 2, 2015

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Editörlüğünü yaptığım “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabı, yaklaşık bir yıllık yoğun bir akademik emeğin ve disiplinler arası bilimsel iş birliğinin sonucunda ortaya çıkmış kapsamlı bir çalışmamızdır. Bu eserle temel amacımız; halk arasında yaygın olarak kullanılan sarı kantaron bitkisini bilimsel veriler ışığında yeniden değerlendirmek ve doğru kullanımına rehberlik etmektir.

Anadolu’nun sarı çiçekleri arasında mütevazı bir yere sahip olan sarı kantaron, aslında yüzyıllardır insan sağlığına dokunan güçlü bir bitkidir. Halk arasında “kılıç otu” ya da “binbirdelik otu” olarak bilinen bu bitki, geçmişte daha çok deneyimle kullanılırken bugün artık bilimsel verilerle değerlendirilmektedir.

Kitabımızda da vurguladığımız gibi, bu bitkiyi doğru anlamanın yolu onu hem geleneksel hem de modern bilim perspektifiyle ele almaktan geçmektedir.

Depresyon ve Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri

Kitabımızda detaylı olarak ele aldığımız en önemli kullanım alanlarından biri, sarı kantaronun hafif ve orta şiddette depresyon üzerindeki etkisidir. Bitkinin içerdiği hiperisin ve hiperforin gibi bileşenlerin, beyinde serotonin, dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterler üzerinde düzenleyici etkiler gösterdiği bilinmektedir.

Bu nedenle sarı kantaron, özellikle duygudurum bozukluklarına bağlı gelişen huzursuzluk, kaygı ve uyku problemlerinde destekleyici bir rol oynayabilmektedir. Ancak burada altını çizdiğimiz önemli bir nokta şudur: Bu bitki bir “uyku ilacı” değildir; uykuya etkisi dolaylıdır ve duygu durumun dengelenmesi üzerinden gerçekleşir.

Yara ve Yanık Tedavisinde Geleneksel Güç

Anadolu’da yaz aylarında hazırlanan kırmızı kantaron yağı, aslında halk hekimliğinin en bilinen uygulamalarından biridir. Kitabımızda da belirttiğimiz üzere, bu yağın yara iyileşmesini destekleyici, antiinflamatuar ve antimikrobiyal özellikleri bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir.

Özellikle yüzeysel yanıklar, küçük kesiler ve cilt lezyonlarında topikal olarak kullanımı yaygındır. Ancak burada da doğru kullanım ve hijyen koşulları büyük önem taşır.

Sindirim Sistemi Üzerindeki Etkiler

Sarı kantaronun mide ve bağırsak sistemi üzerindeki etkileri de dikkat çekicidir. Deneysel çalışmalarda mide mukozasını koruyucu etkiler gösterdiği belirtilmiştir. Ancak kitabımızda özellikle vurguladığımız gibi, bu durum sarı kantaronun “ülser tedavisi” olduğu anlamına gelmez.

Destekleyici olabilir, ancak klinik tedavinin yerine geçmez. Bu ayrımın doğru yapılması, halk sağlığı açısından son derece önemlidir.

Antiinflamatuar ve Antioksidan Etkiler

Sarı kantaron, içerdiği fenolik bileşikler sayesinde güçlü bir antioksidan kapasiteye sahiptir. Bu özelliği ile hücresel hasarın azaltılmasına katkı sağlayabilir. Aynı zamanda inflamasyonun baskılanmasına yardımcı olabilecek etkiler de göstermektedir.

Bu yönüyle bitki, yalnızca belirli hastalıklar için değil, genel sağlık destekleyici bir ajan olarak da değerlendirilmektedir.

En Kritik Nokta: Güvenli Kullanım

Kitabımızda özellikle altını çizdiğimiz en önemli konu ise güvenliktir.

Sarı kantaron:

  • Bazı ilaçların etkisini azaltabilir
  • Özellikle doğum kontrol haplarıyla etkileşebilir
  • Antidepresanlarla birlikte kullanıldığında risk oluşturabilir

Bu nedenle “bitkisel olduğu için zararsızdır” yaklaşımı kesinlikle doğru değildir.

Sonuç: Bilinçli Kullanım Şart

Sarı kantaron ne mucize bir bitkidir ne de tamamen etkisizdir. Doğru kullanıldığında fayda sağlayabilir; yanlış kullanıldığında ise ciddi sorunlara yol açabilir.

Bizler “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabını hazırlarken tam da bu dengeyi kurmayı amaçladık:
Abartıdan uzak, bilimsel, güvenilir ve yol gösterici bir kaynak ortaya koymak.

Unutulmamalıdır ki; bitkiler doğanın sunduğu güçlü araçlardır.
Ama bu gücü doğru kullanmak, bilgiyle mümkündür.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Hani derler ya, “çocukluğuma iniyorum” diye…
Ben de bu bayram çocukluğuma indim işte.

Rahmetli babamla bayram alışverişine giderdik; ellerimizde fileler olurdu. Bazen de alışveriş yaptığımız yerden karton kutular alır, içine doldurduğumuz ürünleri el arabasıyla eve taşırdık. O günkü heyecanı, bu satırları yazarken yeniden yaşıyorum sanki.

Kolonya doldurmak bile ayrı bir keyifti. Cam şişelerimizi götürür, bakkal amcamızdan limon ya da tütün kolonyası doldurturduk. Hem ucuzdu hem de çevreyi kirletmezdik. Yeni atık malzemeler çıkarmazdık.

Aldığımız şekerlerin tadı bambaşkaydı. Bugünkü gibi çeşit çeşit şeker yoktu ama hepsi kaliteliydi. Kimyasallarla dolu ürünler yoktu. Çikolata ise her eve nasip olmazdı. Ama bizim cıncık şekerlerimiz bize yetmez miydi zaten?

Yılda iki kez bayramlık elbise alınırdı. O iki takım, özel günler için bir yıl boyunca yeterdi. Özenle saklardık. Kıymetini bilirdik. Yıpratırsak yenisini alamayacağımızı bildiğimiz için mecburen de dikkat ederdik.

Bayram namazına kadar yeni elbiselerimiz ya da ayakkabılarımız başucumuzda dururdu. Sanki biri alacakmış gibi… O duyguyu hâlâ tam tarif edemiyorum.

Bayram sabahına saatler kala annemin “Hadi, namaza!” diye uyandırması hâlâ kulaklarımda. “Anne, daha bir saat var,” desem de, “Oğlum kalk, ne kadar erken giderseniz o kadar sevaptır,” derdi. Biz de hemen kalkar, abdest alır, babamızla cami yoluna düşerdik. Hem eğlenceli hem de huzur dolu anlardı.

Arefe günü tepsi tepsi baklavalarımızı fırına götürür, sıraya girerdik. Evet, biraz zahmetliydi ama o anları bile özlüyorum. Mahallenin çocuklarıyla sohbet etmek, fırından çıkan sıcak ekmek kokusuna karışan baklava kokusunu içimize çekmek… Hepsi ayrı bir hatıra.

Dönüş yolu daha zordu. Sıcak tepsileri başımızın üzerinde, altına karton koyarak dökmeden eve götürmeye çalışırdık. Ama o bile neşeyle yaptığımız bir işti.

Belki şimdi bu satırları okuyanlar “Ne zahmetli günlermiş” diye düşünebilir. Bir telefonla baklavanın kapıya geldiği bir zamandayız. Ama yaşamayan bilmez…

Bayramlaşma camide başlardı. İmamla bayramlaşır, sonra sıraya girer, tüm mahalleyle tek tek bayramlaşırdık. Bu güzel gelenek bazı camilerde hâlâ devam ediyor.

Sonra tüm kardeşler, torunlar dedemin evinde toplanırdık. Camiden eve girer girmez annemizin elini öper, ardından dedemin bahçeli evinde soluğu alırdık. Sıraya girer, dedemizin elini öperdik. İlk bayram harçlığı ondan gelirdi. O paralar ne bereketliydi… Saklardık, sanki bir yıl yeterdi.

Tüm büyüklerimizin ellerini öper, hayır dualarını alırdık. Asıl sosyalleşme buydu belki de.

İlk gün yediğimiz şekerin, baklavanın, su böreğinin haddi hesabı yoktu. Şeker komasına girenler bile olurdu. Hâlâ gülüyorum…

Ama size bir sır vereyim mi? Harçlık veren akrabaların ellerini önce öpmeye giderdik. Eminim bu gelenek çocuklarımızda hâlâ devam ediyordur.

Televizyon merakımız yoktu. Zaten bilgisayar diye bir şey de yoktu. Oyunlarımız sokaktaydı. Çekerek Caddesi bizim oyun alanımızdı. Arabaların geçmemesi için dua ederdik. Zaten nadiren araba geçerdi. Top oynarken araba gelince herkes durur, geçince oyuna devam ederdik. Düşünsenize, taşlar bizim kalemizdi.

Ben çok şanslı bir çocukluk yaşadım. Dolu dolu bir hayatım oldu. Kimi “yokluk”, kimi “zahmet” diyebilir… Ama ben o günleri özlüyorum. Baba ocağımı özlüyorum. İyi ki yaşadım diyorum.

Şimdi bizlere düşen görev, o bayram duygusunu çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşatmak. O manevi iklimi onlara hissettirmek.

Yoksa zaman sadece bizi değil, gelenek ve göreneklerimizi de alıp götürüyor…

Haksız mıyım?

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş