Bizimle iletişime geçin

Prof. Dr. Hamdi TEMEL Naylon aşkı öldürür (TRT)

Yayınlanma

Tarih

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım

Yayınlanma

Tarih

Yazar

1 views

Değerli okurlarım,

Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.

Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir.

Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur.

Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler.

İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz.

Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz?

Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır.

Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır.

Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız?

Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir.

Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.

Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.

İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir.

Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil;

  • standartlaştırılmış bitki ekstraktları,
  • doğal kozmetik ürünleri,
  • fonksiyonel gıdalar,
  • fitofarmasötik ürünler,
  • biyobozunur ambalaj hammaddeleri,
  • yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler

geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir.

Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır.

Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir.

Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez.

Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir.

Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır.

Artık sadece buğday üreten değil;

bilgi üreten,

patent üreten,

yüksek teknoloji üreten,

ihracat yapan,

marka oluşturan

bir Yozgat hayal etmek zorundayız.

Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır.

Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir.

Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım.

Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon

Yayınlanma

Tarih

Yazar

1 views

Değerli okurlarım,

Bu hafta sizleri, tarım ve gıda sektörünün kalbinin attığı, çok kıymetli akademik paylaşımlara sahne olan önemli bir organizasyonun satır aralarına götürmek istiyorum.

Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacıların oturumlarına moderatörlük yapma hem de kendi sunumum olan tıbbi, aromatik bitkiler ve bio-inovasyon üzerine bir sunum gerçekleştirme fırsatı buldum.

İki gün boyunca yoğun bir bilimsel programla gerçekleştirilen çalıştayda; sürdürülebilir tarım uygulamalarından yenilikçi gıda teknolojilerine, iklim değişikliğinin tarımsal üretime etkilerinden bio-ekonomiye kadar çok geniş bir yelpazede kritik konular masaya yatırıldı. Bugün dünya, sadece gıda arzını güvence altına almayı değil; aynı zamanda sürdürülebilir, çevre dostu ve katma değeri yüksek tarım modelleri geliştirmeyi tartışıyor.

Bizim gibi biyolojik çeşitlilik açısından adeta birer hazine üzerinde oturan coğrafyalar için bu tartışmalar bir tercihten ziyade, geleceğe dönük bir zorunluluk, projeler üretme ve pratiğe dönüştürmedir.

Sunumumun konusu olan Yozgat ve çevresi, barındırdığı endemik türler ve tıbbi-aromatik bitki varlığıyla müthiş bir potansiyele sahip. Sunumumda da vurguladığım üzere; lavantadan kekiğe, salepten yöresel şifalı bitkilere kadar uzanan bu zenginlik, sadece geleneksel mutfağımızın veya halk hekimliğinin bir parçası olarak kalmamalıdır. Bizler, yeşil sentez yöntemleriyle bu bitkilerden nano-teknolojik materyaller üretebilmeli, ilaç, kozmetik ve sürdürülebilir gıda ambalajı sanayisinde (PLA gibi biyo-bozunur polimerlerle entegre ederek) katma değerli ürünlere dönüştürebilmeliyiz. Doğru bir Bio-İnovasyon Stratejisi ile bölge tarımını kalkındırmak ve kimyasal kirliliğin önüne geçecek çevreci çözümler üretmek elimizde ve yapmalıyız.

Çalıştay boyunca gerçekleştirdiğimiz oturumlarda, akademisyenlerimizin vizyoner yaklaşımlarını dinlemek, tarımın geleceğine olan inancımı bir kat daha artırdı. Multidisipliner çalışmaların, çevre bilincinin ve akademik birikimin sahaya aktarılmasının ne denli hayati olduğunu bir kez daha gördük.

Bu kıymetli platformda bizleri bir araya getiren, tarım ve gıdanın geleceğine yön verecek bu nitelikli organizasyona ev sahipliği yapan başta Hitit Üniversitesi Rektörü olmak üzere tüm üniversite yönetimine çok teşekkür ederim.

Ayrıca;

  • Çalıştay bünyesinde şahsıma Moderatörlük gibi kıymetli ve onurlu bir görevi tevdi ederek oturumları yönetme fırsatı tanıyan düzenleme kuruluna,
  • Bilgi ve birikimleriyle çalıştayın bilimsel derinliğini artıran, ufkumuzu açan tüm değerli Çağrılı Konuşmacılara,
  • Organizasyonun başarıyla hayata geçirilmesindeki büyük emekleri, yakın alakaları ve misafirperverlikleri için Alaca Avni Çelik Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Songül ÖZÜM’e ve ekibine,
  • Sunumlarıyla ve fikirleriyle katkı sunan tüm akademisyen meslektaşlarıma ve sektör paydaşlarına

yürekten teşekkür ederim. Bilimin ışığında, toprağın bereketini bio-inovasyonla buluşturacağımız nice güzel organizasyonlarda yeniden buluşmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Genel

Bir Çaydanlık Dolusu Umut: Kaynatılan Su Mikroplastiklerden Kurtulabilir mi?

Yayınlanma

Tarih

Yazar

0 views

Suyun Sesini Duydum adlı kitabımda da vurguladığım gibi, su hayatın temelidir. Ancak son yıllarda gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar, bu vazgeçilmez yaşam kaynağının görünmeyen bir tehdidi de taşıdığını ortaya koymaktadır: mikroplastikler

Mikroplastikler; plastik şişelerden, poşetlerden, sentetik tekstil ürünlerinden, araç lastiklerinden ve sayısız plastik üründen koparak çevreye yayılan, gözle görülemeyecek kadar küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün artık okyanusların en derin noktalarında, dağların zirvelerindeki bulutlarda, insan kanında, anne sütünde ve hatta plasentada bile mikroplastiklere rastlanmaktadır.

Bilim dünyasında yapılan araştırmalar, insanların her yıl on binlerce mikroplastik parçacığını su ve gıdalar aracılığıyla vücuduna aldığını göstermektedir. Özellikle plastik şişelerde satılan suların da mikroplastik içerebildiği ortaya konulmuştur. Bu durum, içtiğimiz suyun güvenliği konusunda yeni soruları beraberinde getirmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda PET şişeler üzerine yaptığımız çalışmalarda, plastik ambalajlardan çeşitli kimyasalların gıdalara ve içeceklere geçebildiğini göstermiştik. Bugün ise bilim insanları yalnızca kimyasalların değil, doğrudan plastik parçacıklarının da insan vücuduna ulaştığını ortaya koymaktadır.

Peki çözüm var mı?

Çin’deki Jinan Üniversitesi ve Guangzhou Tıp Üniversitesi araştırmacılarının ortaklaşa gerçekleştirdiği ve Environmental Science & Technology Letters dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma umut verici sonuçlar ortaya koydu. Araştırmacılar, musluk suyunu 5 dakika kaynatıp 10 dakika soğuttuktan sonra süzmenin, sudaki nano ve mikroplastiklerin önemli bir kısmını uzaklaştırabildiğini belirledi.

Bu durumun arkasındaki mekanizma oldukça ilginçtir.

Sert sularda,  yani litre başına 120 mg ve üzerinde kalsiyum karbonat içeren sularda, bulunan kalsiyum ve magnezyum mineralleri, kaynatma sırasında kalsiyum karbonat adı verilen katı bir yapı oluşturur. Evlerimizde çaydanlıkların veya su ısıtıcılarının içinde zamanla oluşan beyaz tabaka aslında bu kalsiyum karbonattır. Araştırmacılar, yükselen sıcaklığın kalsiyum karbonat çekirdeklenmesini mikroplastikler üzerinde hızlandırdığını ve bu parçacıkların kalsiyum karbonat birikintileri içinde kapsüllenerek çökeldiğini tespit etmiştir. Daha sonra su basit bir kahve filtresinden geçirildiğinde bu parçacıkların önemli bölümü ortamdan uzaklaştırılabilmektedir.

Araştırmanın sonuçlarına göre sert sularda mikroplastiklerin %84 ila %90’ı uzaklaştırılabilmektedir; bu oran suyun sertlik derecesiyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Litre başına 60 mg’dan az kalsiyum karbonat içeren çok yumuşak sularda ise bu oran yaklaşık %25 düzeyinde kalmaktadır. Bu nedenle yöntemin etkinliği, suyun mineral içeriğine bağlı olarak önemli ölçüde değişmektedir.

Elbette bu yöntem bütün sorunu çözmüyor. Mikroplastikler yalnızca içme suyundan değil; soluduğumuz havadan, tükettiğimiz gıdalardan ve kullandığımız günlük ürünlerden de vücudumuza girmektedir. Ancak kaynatma yöntemi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde düşük maliyetli ve kolay uygulanabilir bir önlem olarak dikkat çekmektedir.

Mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda araştırmalar sürmekte olup bilim insanları henüz kesin bir uzlaşıya ulaşamamıştır. Bazı çalışmalar mikroplastiklerin hücre zarlarına zarar verebileceğini ve hücre ölümüne (apoptoz) yol açabileceğini öne sürerken, diğer araştırmacılar mevcut kanıtların yeterliliğini sorgulamaktadır. Bağışıklık sistemi, hormonal denge, bağırsak florası ve sinir sistemi üzerindeki olası etkiler ise araştırmacıların gündemdeki öncelikli konuları arasında yer almaktadır.

Peki bireysel olarak neler yapabiliriz?

  • Mümkün olduğunca tek kullanımlık plastiklerden uzak durmalıyız.
  • Plastik şişelerde uzun süre beklemiş suları tüketmemeliyiz.
  • Sıcak yiyecek ve içecekleri plastik kaplarda muhafaza etmemeliyiz.
  • Cam ve paslanmaz çelik ürünleri tercih etmeliyiz.
  • Musluk suyunu uygun koşullarda kaynatıp süzerek tüketmeyi değerlendirebiliriz.

Bazen büyük sorunlara karşı çözümler oldukça basit olabilir. Belki de her gün demlediğimiz bir bardak çayın arkasında, sağlığımızı koruyacak önemli bir bilimsel yöntem gizlidir.

Unutmayalım; su yaşamdır. Ancak temiz ve güvenli su, sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez şartıdır. Mikroplastiklerin giderek arttığı günümüzde, bilimsel gelişmeleri takip etmek ve günlük hayatımıza uyarlamak geleceğimiz için önemli bir sorumluluktur.

Kaynak

  • Yu Z, Wang JJ, Liu LY, Li Z, Zeng EY. “Drinking Boiled Tap Water Reduces Human Intake of Nanoplastics and Microplastics.” Environmental Science & Technology Letters, 2024; 11(3): 273–279. https://doi.org/10.1021/acs.estlett.4c00081

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş