Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

“Adabı Muaşeret” düsturları bizle beraber yok olup gidiyor!

Yayınlanma

Tarih

Akşam yorgun argın eve gelip televizyon haberlerini izlediğim zaman, şok geçiriyorum. Yıllardır düzelir diyorum ama her gün şiddet, vahşet ve kan gittikçe artıyor. Sanki ülkemde bir şeyler yanlış gidiyor.

Çağımıza uygun çok iyi eğitimler vermeye başlamışız doğru. Doğrusu ve yanlışı ile devlet okullarının yanında özel okullarında sayıları artmış. Yetmemiş etüt merkezleri kurulmuş, oda yetersiz kalmış özel hocalar tutarak çocuklarımızın daha iyi bir eğitim almalarını sağlamaya çalışmışız. Paran da var ise istediğin okulda çocuklarını eğitme şansı yakalamışız.

Eskiye göre fiyatlar da ucuzlamış. Hocaların kalitesi de rekabet olmasından dolayı artmış. Bu tatlı rekabet hocaları da daha iyi yetiştirmiş. Kendisini yetiştirmeyenler ise meslektaşlarını geriden takip etmişler.

Ama düşünceye dayalı değil ezbere dayalı bir sisteme doğru gitmeye başlamış eğitimimiz. Test mantığı öğrenmenin yerini almış. Bu konuyu şimdilik ayrı tutuyorum.

Aileler çocuklarının daha iyi bir gelecek hazırlamaları için müthiş bir çaba sarf ettiklerini görüyoruz. Tüm maddi kaynaklarını çocukları için adeta seferber etmişler.

Ama bir yerlerde hata var sanki. Ruhsuz, kimliksiz ve maneviyatsız bir nesile doğru sürükleniyoruz gibi.

Çocuklarımızın hareketleri değişmeye başlamış, konuşmuyorlar, tartışmıyorlar, yorum yapmıyorlar. Gelecek endişesi ise hiç duymuyorlar. Nasıl olsa anne ve babalar onun yerine düşünüyor, geleceğini hazırlıyorlar. Sularını bile bardaklarına koyup içmekten acizler adeta.

“Adabı Muaşeret” kurallarımızı ise tamamen biz bile unutmuşuz ki çocuklarımıza örnek olamıyoruz.

Filmlerde çatal solda, bıçak sağda diye “Adabı Muaşeret” kurallarımızı farklı bir boyuta getirmeye başlamışlar. Ya da başlarda kitaplar ile insanları dolaştırmışız, doğru yürümeyi öğrenelim diye. Bence başarılı da olmuşlar. Kısıtlamışlar, adeta anlamsızlaştırmışlar bilerek ya da bilmeden “Adabı Muaşeretimizi”…

Oysa güne tanıdık ya da tanıdık olmayan kişilere “Allah’ın selamı ile başlamak” ya da gülümseyerek “günaydın” demek, hal hatır sormak ne kadar da önemli bir şey olduğunu çocuklarımıza öğretmemişiz. Ben babamdan öğrendiğim gibi “eve girerken veya dışarı çıkarken her zaman selam vermeyi” kesmedim, kendime düstur edindim. Çocuklarımdan da selam vermelerini her zaman istemişimdir. Bu köşe yazıyı okuyan kişiler; lütfen çocuklarımıza “bugün tüm arkadaşlarınıza ve çevrenize selam verin” diye öğütleyin.

İnsanları rencide etmemeyi öğretememişiz. Gerçi ilk olarak biz çocuğumuzu rencide etmişiz. Başkasının çocuğu ile kıyaslayarak, komşu çocuğun başarılarını takdir etmişiz ama kendi çocuğumuzun meziyetlerini ise görmemişiz, gözümüz hep başkalarında olmuş…

Trafikte gelişi güzel korna çalmamayı, sana ait olan yolda arabayı sürmeyi, bağırıp çağırmamayı, küfür etmemeyi, kırmızı ışıkta kamera olmasa bile geçmemeyi, yaşlı insanlara ve yayalara sabır ile yol vermeyi, arabanın camından dışarı bir şeyler atmamayı, insanları rahatsız edecek tarzda naralar atmamayı çocuklarımıza öğretmeliyiz. Tabi önce ebeveynler olarak bizler bu olumsuz davranışları yapmamamız gerekiyor.

Yolda tükürmemeyi, etraftaki çiçeklere, ağaçlara zarar vermemeyi öğretmeliyiz.
Sırada beklemeyi, kaynak yapmanın çok kaba bir davranış olduğunu, ekmek alırken sıraya geçmeyi,

Hayvanlara kötü davranmamayı, eziyet etmemeyi,
“Sokak hayvanlarını besliyorum” düşüncesi ile evde ne atık varsa sokaklara gelişigüzel dökmemeyi,

Çevremizi kirletmemeyi,

Bisiklet yolunda yürümemeyi,

Donla denize girmemeyiJ

Lokantalarda yemek yedikten sonra tabağın içine kürdan, peçete atmamayı,

Büyüklere karşı saygılı hitap etmeyi, akranlarına karşı kaba davranmamayı, bayanlara karşı çok daha nazik hareket etmeyi, “hişt kelimesinin çok kaba bir şey olduğunu,

Giyimimize çok dikkat etmemiz gerektiğini ve temiz giyinmeyi,

Telefonlarda nasıl konuşmamız gerektiğini,

Sınıfa girerken acele ile birbirini itmeyerek sıra beklemeyi, sabırlı olmayı,

Sıralarda gürültü çıkarmadan sessizce oturmayı,

Verilen görevlerde mazeret üretmemeyi,

Ayakkabılarımızın devamlı temiz ve boyalı olmasını,

Kütüphanede ses çıkarılmamasını,

Evde anne babaya her zaman yemekte veya ev işlerinde yardım etmeyi, sesimizi yükseltmemeyi,

Hususi hayatımızı kimse ile paylaşmamayı,

Lüzumsuz münakaşalardan kaçınmayı…

Yukarıdaki “Adabı Muaşeret” düsturları uzadıkça uzar gider.

Bu kurallara uymamız hayatımızı kolaylaştırır, istikrar sağlar bizlere, kısaca neyi yapabileceğimizi neyi de yapamayacağımızı belirler. Çocuklarımız “adam gibi adam” olur…

Lütfen düşünelim, bu kurallara ne kadar uyuyoruz ya da çocuklarımızı bu konu da ne derece eğitmişiz. Çocuklarımızın davranışlarını ve de yetiştirme tarzımızı baştan sona tekrar gözden geçirmemiz gerekmektedir.

En doğrusu da okullarımıza “Adabı Muaşeret” dersini tekrar koymamız gerekecek. Yoksa bu düsturlar bizle beraber yok olup gidecek ve geri dönülmez yaralar açacak. Bu akşam haberleri bu yazılanları düşünerek dinlerseniz ne kadar vahim bir durumda olduğumuzu anlarsınız…

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

D Vitamini-COVID-19 İlişkisi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Yaklaşık bir yıldır D vitamini ile COVID-19 arasında nasıl bir ilişki var, merak konusu ve bu alan ile ilgili uzmanlar yoğun bir şekilde çalışmalar yapmakta ve yorumlar getirmektedir. Bu virüs dünya çapında hızla yayılmaya devam ederken, SARS-CoV-2’nin neden olduğu enfeksiyon riskini azaltmanın yanı sıra ilerlemesini de durdurmak gerekiyor konusunda her ayrıntı araştırılması gerekmektedir…

D vitamini takviyesi ile hayatımızı felç eden virüsün etkinliği azalıyor mu?

Bu konu ile ilgili News Medical Life Sciences sitesinde derleme olarak çok önemli bilgiler buldum ve sizlerle bu konuyu paylaşmak ve yorumlamak istedim.

Öncelikle D vitaminini biraz tanımaya çalışalım.

D vitamini karaciğerde depolanan ve yağda çözünebilen bir vitamin ve D2 ve D3 şeklinde ikiye ayrılır. D2 bitki ve mantarlar yolu ile D3 ise vücutta hayvansal gıdalar aracılığıyla ve güneş ışığıyla üretiliyor. Alınması gereken D vitamininin yüzde 95’ini güneş sayesinde vücut sentezleyebiliyor, yüzde 5’lik miktarını ise diğer yollarla alabiliyor.

Diğer yollara örnek olarak, D vitamini somon ve sardalye gibi yağlı balıklardan kırmızı etlere ve yumurta sarısına kadar çeşitli beslenme kaynaklarından alınabilir (süt, ayran, kefir, peynir ve yoğurt, ton balığı, yağlı balık, mantar, portakal suyu, tahıl, sığır karaciğeri, tereyağı, maydanoz).

D vitamini kan dolaşımına girerek vücudun kalsiyumu emmesine yardımcı olur, bu da kemikleri güçlendirir, kas hareketine izin verir, sinirlere beyin ve vücudun diğer bölümleri arasında mesaj iletir. Bakteriler ve virüsler gibi istilacı patojenlerle savaşmak için bağışıklık sistemine yardım eder. D vitamini, doğuştan gelen bağışıklığı desteklemek için çok sayıda antiviral peptidin salgılanmasını artırır ve bağışıklık sisteminde düzenleyici bir rol oynar.

Yapılan çalışmalarda, D vitamininin çeşitli yollarla mikrobiyal enfeksiyonlarda ölüm riskini azalttığını gösterilmiştir. Bir birey soğuk algınlığına yakalandığı zaman, D vitamini enfeksiyona karşı fiziksel bir bariyer görevi görebilir. Ayrıca, D vitamininin akut solunum yolu enfeksiyonlarına karşı koruyucu etkiler uyguladığı da görülmüştür. Bu veri ile korona virüs ile savaşmada D vitamininin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Makalede, D vitamini ile COVID-19 arasında bağlantı kuran kanıtlar üzerinde durulmuş.

COVID-19 hastalarının yaşadığı en yaygın hafif semptomlardan bazıları ateş, belirgin asteni ve kuru öksürüğü içerirken, şiddetli hastalık belirtileri ölümcül akut solunum yolu hastalığı sendromuna (ARDS) yol açabilir. SARS-CoV-2 virüsünün, daha sonraki bir hiper reaksiyon süreci ve sitokin fırtınası ile ARDS’nin gelişmesine yol açabilecek bir bağışıklıktan kaçınma süreci yoluyla bireyleri enfekte ettiği görülmektedir.

COVID-19 pandemisinden önce, birkaç in vitro çalışma, vitamin D’nin ya antimikrobiyal peptidlerin salgılanmasını teşvik etme yeteneği ya da solunum virüslerinin replikasyonuna doğrudan müdahale etme yeteneği sayesinde yerel solunum homeostazında önemli bir rol oynadığını göstermiştir.

Ek olarak, D vitamini eksikliğinin, kronik kardiyovasküler hastalığa (CVD) neden olabilen ve akciğer fonksiyonunu azaltabilen renin-anjiyotensin sistemini (RAS) teşvik ettiği de bulunmuştur. Her ikisi de COVID-19 hastalarının ciddi belirtileri olan ARDS ve kalp yetmezliğidir. Bu nedenle yetersiz D vitamini seviyeleri ile ilişkilendirilebilir ve böylece COVID-19 hastalarında D vitamini desteğinin potansiyel kullanımını destekler.

D vitamininin COVID-19 enfeksiyonunu ve/veya ölümleri önleme kabiliyetindeki potansiyel rolü hakkında şu anda çok az şey bilinmektedir. Bununla birlikte, birkaç çalışma bu besin ile SARS-CoV-2 enfeksiyon yolu arasında var olabilecek olası ilişkileri değerlendirilmiştir.

İlk COVID-19 raporlarından bazıları, enfekte hastaların % 85’ine kadar hipovitaminoz D sergilediğini ve 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonlarının da enfekte hastalarda kontrollere kıyasla daha düşük olduğu bulundu.

Her ikisi de COVID-19’a en duyarlı olan yaşlı bireylerin yanı sıra önceden mevcut rahatsızlıkları olanların çoğu, genellikle daha düşük D vitamini seviyelerine sahip olsa da, bilim adamaları D vitamini seviyeleri ile COVID-19 arasında var olan potansiyel korelasyonu bulma çalışmalarına devam etmektedirler.

Bazı araştırmacılar D vitamini ve quercetin’in potansiyel olarak varsayılan COVID-19 azaltma ajanları olarak hizmet edebileceği sonucuna vardılar. Bu ilk sonuçlar yayınlandığından beri, birkaç ek çalışma ile D vitamininin SARS-CoV-2’nin enfeksiyon üzerindeki etkilerini azaltmadaki olası rolünü değerlendirdi. İsteyen web sayfasındaki makaleleri tek tek inceleyebilirler.

D vitamini takviyesi COVID-19 hastalarına yardımcı oldu mu?

Dünya çapında birkaç randomize kontrol çalışması, D vitamini desteğinin COVID-19 hastalarının şiddetini ve/veya ölüm oranlarını düşürüp azaltamayacağı araştırılmıştır. Bugüne kadar, bu çalışmalar profilaktik D vitamini desteğinin COVID-19 hastalarında akut solunum yolu enfeksiyonu riskini başarılı bir şekilde azalttığını tespit etmişlerdir.

COVID-19 şiddeti üzerindeki etkisini değerlendirmenin yanı sıra, Avrupa’daki 20 ülkede D vitamini serum konsantrasyonları ve COVID-19 ölümlerinin sayısı da incelenmiştir.

Çalışmalarında, COVID-19 vakalarının sayısı ile ortalama D vitamini konsantrasyonları arasında önemli bir korelasyon gözlemlendiğini görmüşler ve böylece bu iki faktör arasında bir korelasyon tespit eden önceki çalışmaları doğrulamışlardır. Bu bilgiler ne kadar doğru olsa da, mevcut çalışmalar D vitamini seviyeleri ile COVID-19 ölümleri arasındaki ilişkiyi net ortaya çıkaramamıştır.

Aralık 2020’de Birleşik Krallık Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği Enstitüsü (NICE) İngiltere Halk Sağlığı (PHE) ile işbirliği içinde D vitamini hakkında bir kılavuz yayınlayarak “özellikle insanların normalden daha fazla içeride kalmasına neden olan zorunlu kapanma nedeniyle, bireylerin kış aylarında D vitamini takviyesi almayı düşünmeleri gerektiğini” tavsiye etti.

Bununla birlikte, şu anda sadece COVID-19’u tedavi etmek veya önlemek için D vitamini desteklemek için yeterli kanıt olmadığı ve bunun hakkında daha fazla bilgi edinmek için yüksek kaliteli randomize ve kontrollü çalışmalarla daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.

Sonuç olarak, D vitamini değerlerimizi ölçtürelim ve eksiklik var ise takviyeler alalım ve bol bol güneşlenelim ki şu virüs probleminden en az zarar ile kurtulalım inşaAllah.

Kaynak:

https://www.news-medical.net/health/Vitamin-D-and-COVID-19.aspx

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Olmazsa olmaz bir element; magnezyum

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Geçen gün magnezyum ile ilgili çok kapsamlı bir derleme (review article) okudum. Magnezyum ile ilgili gerçekten de çok önemli bilgiler vardı ve 128 akademik makale özetlenmişti.  İhmal etmememiz gereken bir mineral. Magnezyum ile olan akademik bilgileri aşağıda kısaca özetliyorum. İsteyen derlemenin tamamını alttaki kaynaktan okuyabilirler.

Magnezyum, insan vücudunda kalsiyum, sodyum ve potasyumdan sonra en yaygın dördüncü mineraldir ve potasyumdan sonra en yaygın hücre içi katyondur.

70 kg’lık bir bireyin çerçevesinde, % 53 kemikte, % 27 kasta, % 19 yumuşak dokularda ve serumda % 1’den az olmak üzere ortalama 25 gram magnezyum bulunmaktadır.

Magnezyum, 300’den fazla enzimatik reaksiyon için bir kofaktör olarak gerekli olan temel bir element ve bu nedenle çok sayıda metabolik biyokimyasal işleyiş için gereklidir. Yetersiz magnezyum durumu, biyokimyasal süreçleri etkileyebilir hatta bozabilir. Ortaya çıkan kanıtlar, özellikle de batı dünyasındaki nüfusun yaklaşık üçte ikisinin, çeşitli sağlık koşullarına katkıda bulunan bir eksiklik sorunu olan magnezyum için önerilen günlük miktarı karşılamadığını doğrulamaktadır.

Bu derleme de,  magnezyumla ilgili sağlık sorunları üzerine mevcut tıbbi ve bilimsel makaleleri değerlendirmektedir. Yapılan çalışmalara bakacak olursak, seviye I kanıtı, migren baş ağrısı, metabolik sendrom, diyabet, hiperlipidemi, astım, adet öncesi sendrom, ve çeşitli kardiyak aritmiler dahil olmak üzere birçok yaygın sağlık durumunun önlenmesi ve tedavisinde magnezyum kullanımını desteklemektedir.

Magnezyum ayrıca böbrek taşlarının ve katarakt oluşumunun önlenmesi için, depresyona ek veya tedavi olarak ve sağlıkla ilgili diğer birçok bozukluk için terapötik bir müdahale olarak düşünülebilir. Klinik uygulamada, magnezyum durumunu diyet ve takviye yoluyla optimize etmek, çeşitli tıbbi durumlar için güvenli, yararlı ve iyi belgelenmiş bir tedavi gibi görünmektedir.

Kronik gizli magnezyum tükenmesi kavramı nispeten yenidir, ancak bu gerekli biyokimyasal elementin eksikliğinin, modern dünyada genellikle tanınmayan ve yaygın bir gerçeklik olduğu gösterilmiştir.

Dahası, yetersiz magnezyum bir dizi klinik rahatsızlık ile ilişkilendirilmiştir. Bu da elektrolitin yüzlerce önemli biyokimyasal reaksiyondaki gerekli rolünü göz önünde bulunduracak şaşırtıcı bir bulgu. Uygun klinik durumlarda gram takviyesi, bir dizi potansiyel olarak ciddi ve kronik tıbbi durumun yönetiminde son derece yararlı görünmektedir.

Tıp Enstitüsü (IOM), 350 mg/gün gibi önemli bir dozajda yan etkiler olmaksızın takviye için kabul edilebilir bir üst limit belirlediler.

Magnezyum ile zehirlenme nadirdir. Belirtildiğinde daha yüksek seviyeler kullanılabilir ve fazla magnezyum genellikle fazlalığın ilk belirtisi olarak ishal gibi bağırsak intoleransına neden olur.

Çeşitli kardiyak aritmilerde, migren baş ağrısında, metabolik sendromda, diyabet ve diyabetik komplikasyonlarda, adet öncesi sendromda, hiperlipidemide ve astımda tamamlayıcı magnezyum kullanımına ilişkin iyi kanıtlar vardır.

Magnezyum ayrıca depresyon, dikkat eksikliği bozukluğu, böbrek taşlarının önlenmesi, kataraktların önlenmesi, sigaraya ara verilmesi ve yukarıda özetlendiği gibi diğer birçok durum için bir yardımcı olarak düşünülmelidir.

Bilimsel ve tıbbi literatürden, magnezyum yeterliliğinin tamamlanması ve sürdürülmesinin, sağlık pratisyenleri tarafından rutin olarak görülen ve yönetilen birçok yaygın klinik durum üzerinde derin bir etkisi olabileceği açıktır.

Bu kadar önemli bir mineral olan magnezyumu gerektiği kadar almak için daha dikkat etmeliyiz. O zaman haydi, fındık, badem, fıstık,  yeşil yapraklı sebzeler ( özellikle ıspanak), fasülye, kepekli ekmek, avakado, patates, kahverengi pirinç, muz, yulaf ezmesi, kabak çekirdeği, bitter çikolata, kinoa, buğday ekmeği ve somon yemeğe…

Kaynak: (PDF) The Importance of Magnesium in Clinical Healthcare. Available from: https://www.researchgate.net/publication/320093091_The_Importance_of_Magnesium_in_Clinical_Healthcare [accessed Mar 29 2021].

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Plastik kirliliği sonunda küresel ısınmayı da tetikledi!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

“Plastik, karbon döngüsünün bir parçasıdır ve iklim hesaplamalarına dâhil edilmesi gerekir” cümlesini 28 Şubat 2021 tarihinde “The convervation.com” wep sayfasında okuyunca eyvah dedim.

Sonunda benim cesaret edip yazamadığım ama bu yazıda bilimsel veriler ile ortaya konulan iklim değişikliği ile plastikler arasında ki bağlantıyı görünce şok oldum.

Plastikler artık tüm dünyamızı küresel bir şekilde etkileyecek problemlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gerçekten de iklimimizin çok değiştiği görüyoruz, buna paralel olarak plastik kirliliği de gün geçtikçe artıyor.

Yazıda;

Fosil yakıt kullanımı ve diğer etkenlerin iklimi değiştirdiği gibi, plastik malzemelerin sürdürülemez kullanımı sonrası çevreye atılımı küresel bir çevre kirliliği felaketine yol açtığı gerçeğini söylüyor.

Ne yazık ki, “Plastik” bugüne kadar uzak dağ göllerinden okyanusa, soluduğumuz havaya kadar her yerde…

“Plastik parçacıkların çevrede nasıl hareket ettiğini daha iyi anlamaya çalışılmalıdır ki bugün sahada büyük boşluklar olan çevredeki plastik kirliliğinin taşıma mekanizmalarını ve kaderini anlamamıza yardımcı olacaktır” deniyor.

“Aslında, şimdiye kadar üretilen tüm plastik, karbon döngüsünün bir parçasıdır. Genel olarak, esas olarak fosil karbon rezervuarından çıkarılan kimyasallardan olmak üzere, muazzam yedi gigaton (veya yedi milyar ton) plastik üretildi. Bu, insan faaliyetleri nedeniyle her yıl aynı rezervuardan atmosfere salınan yaklaşık 14 milyar ton karbondan çok da farklı değil” bilgisi gerçekten de çok önemli.

Plastik, karbonu farklı şekillerde taşır. Örneğin plastik, canlı organizmalarla birleşebilir veya plastik ve organik madde kümeleri olarak okyanusun dibine yerleşebilir. Ayrıca üretimden nakliyeye ve atık bertarafına kadar yaşam döngüsünün her aşamasında sera gazları salabilir. Bilim adamları ve hükümetler, plastik kirliliğinin karbonu nasıl taşıdığını araştırmalıdır, çünkü besinlerin yeniden dağıtımının ekosistemlerin geçim kaynakları ve canlı organizmaların refahı üzerinde etkileri olduğu görülmektedir.

Plastik polimerler kalıcı olduğundan, şimdiye kadar üretilen neredeyse her plastik parçası hala bu gezegende bir yerlerde. Bu, plastik kirliliğinin çok fazla olması nedeniyle, plastik kirliliğinin karbonun küresel taşıma süreçleriyle aynı ölçekte olduğunu ve aynı zamanda gigaton düzeyinde olduğunu göstermektedir.

Sonuç, plastik kirliliğinin kendi döngüsüne sahip olması ve aynı zamanda karbon döngüsünde (karbonun atmosfer, okyanus ve organizmalar gibi farklı rezervuarlar arasındaki hareketi) temel bir rol oynayabileceğidir.

Yani, “İklim değişikliği”.

Araştırmalar, plastik sorununun iklim değişikliğinden bağımsız olmadığını gösteriyor.

Plastik ve iklim aynı madalyonun iki yüzüdür: Plastik polimerlerin çoğu petrokimya besleme stoklarından yapılır ve sentez için hammaddeleri etilen ve propilendir. Bu bileşikler, petrolden rafine edilen birkaç kimyasaldan biri olan nafttan elde edilir.

Petrolden başka ne rafine edilir? Benzin, sera gazlarını yayan enerji için yaktığımız fosil yakıt.

“Dünyanın dört bir yanındaki araştırmacıların ve siyasetçilerin uzun yıllara dayanan çabaları sayesinde, bu konulara yönelik halkın tutumunda büyük bir fark görmeye başlıyoruz. İklim cephesinde, Paris Anlaşması’nın kabulü ve gençlik hareketinin enerjisi beni iyimserlikle dolduruyor” diyor yazar.

“Plastik kirliliği cephesinde, plastik emisyonlarını sınırlandırmak için bir BM uluslararası anlaşması ufukta görünebilir” önerisi de var.

Bu sorunlar arasındaki bağlantıları kabul ederek, yalnızca faydaları görüyorum. İklim planları, plastiklerden kaynaklanan sera gazı emisyonlarını ve plastiklerin nasıl daha iyi yönetilebileceğini kabul etmelidir. Örneğin, Kanada’nın en son iklim planı, 2021’de tek kullanımlık ürünlere getirdiği yasağı kabul etti ve döngüsel ekonomiye geçişin önemini kabul etti.

Aşağıdaki kaynak olarak belirttiğim wep sayfasındaki bilgileri özetlemeye çalıştım. İnşaAllah tüm ülkeler çok geç olmadan bu soruna çok daha ciddi boyutta eğilim gösterirler.

Yoksa iklimimizde geri dönülemez bir şekilde çığırından çıkacak…

Kaynak;  https://theconversation.com/plastic-is-part-of-the-carbon-cycle-and-needs-to-be-included-in-climate-calculations-154730?fbclid=IwAR2rLML6WmeXiEgiaAAYXza7sUGfJPXGGmf-hKmSZ5HTo-Ioael55qV_zUg

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı