Bizimle iletişime geçin

Genel

Yozgat’ta larvaları yiyerek kenelerin çoğalmasını önleyen kırmızı karıncalar koruma altında

Yayınlanma

Tarih

SEYFİ ÇELİKKAYA

(YOZGAT) – Türkiye’nin ilk milli parkı Yozgat Çamlığı’nda bulunan ve yaptıkları yuvalarla toprağın yenilenmesi, çam ağaçlarının haşarelerden korunmasını sağlayan, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığına neden olan kene lavralarını yiyerek popülasyonunu azaltan kırmızı karıncalar koruma altında bulunuyor. Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hamdi Temel, “Karıncalar besin arama yaparken bitki bitlerini yiyorlar, tırtıllar, kene larvalarını yiyerek, kenelerin çoğalmasını önlüyorlar. Yer altında bir koloniler oluşturduklarından giriş çıkışlardan dolayı toprağın fiziksel ve kimyasal özelliklerini de iyileştiriyor” dedi.

Yozgat çamlığında, formik asit salgılayıp, ağaçlara zarar veren böcek ve tırtıllarla birlikte ölümcül sonuçları olan KKKA hastalığına neden olan kene larvalarını da yiyerek yok eden kırmızı orman karıncaları, koruma altında bulunuyor. Yozgat Çamlığı’nın değişik bölgelerinde bulunan yaklaşık 100 karınca yuvası, orman görevlileri tarafından sürekli olarak kontrol edilip, tahrip edilen yuvaların onarımları yapılıyor. Ormanlık alanların ve ağaçların dostu kırmızı orman karıncası yuvalarının, diğer ormanlık alanlarda olduğu gibi koruma altında olduğu, yapılan yayınlarla halkın bilinçlendirilmesi sonucu yuvalara zarar verilmeyerek, sayılarının her geçen yıl arttığı da kaydedildi.

Kırmızı orman karıncalarının en önemli avcı denilen organizmalar olduğuna vurgu yapılırken, bir karınca kolonisinde 300 bin ila 500 bin arasında işçi karıncaların bulunduğu, erkek karıncaların dişiyi dölleme dışında bir görevinin olmadığı belirtildi. Kraliçe karıncaların, karınca yuvalarının en önemli yapı taşlarından birisi olduğunu aktaran Çevre Bilincini Geliştirme Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hamdi Temel, bunların 20 yıllık ömürleri boyunca bir kere çiftleşip, ömürleri boyunca yumurta bıraktıklarını anlattı. Temel, karıncaların, yuvalarının ve kraliçelerinin korunması için yuvalarını tehdit eden dış unsurlara karşı formik asit fırlatarak korunduklarını, orman zararlısı böceklerle birlikte kene larvalarını yiyerek yok ettiğini anlattı.

“Karıncalardaki demokrasi, adalet çok başka”

Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanlığı görevini de yürüten Çevre Bilincini Geliştirme Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hamdi Temel, ormanlarda zararlı böceği toplayıp besin kaynağına dönüştürerek sağlıklı ağaçların yetişmesine katkıda bulunan kırmızı orman karıncaların önemine dikkat çekti. Temel, şöyle konuştu:

“Türkiye’nin ilk milli parkı olan Yozgat Çamlığı’ndayız. Burada bir karınca kolonisi görüyorsunuz ki; Yozgat Çamlığı’nda tahmin ediyorum yüzlerce böyle koloni görürsünüz. Kış bittikten sonra bahar ayı gelmiş ve şu an bir canlılık var, uykudan uyanmış karıncalar. Önce kendi yerlerini tamir etmeye çalışıyorlar. Kendi etrafına yüz metreye kadar yiyecek bulmaya çalışıyorlar. Kolonilerde hayat çok başka, bununla ilgili yurt dışı kaynaklı bir çalışmada diyor ki; karınca yuvaları yer yüzeyinde bir ya da iki metre büyüklüğünde olabiliyor. Bunun altında da bir iki metre derinlikte olabilir. Onların da bir yaşam standardı var. Mesela 300 binle 500 yüz bin arasında yaşayan karınca topluluğunda 10 tane ya da 20 tane kraliçe karınca olabiliyor. Her bir kolonide de çok ilginç bir şey, karıncalar orada bir kraliçe seçiyorlar. Yani hani deriz ya ‘karıncalardaki demokrasi, adalet çok başka’ diye. Bunlarda da artık kendi alemlerine göre bir seçim var. Yapılan bir çalışmada çok ilginç bir şey var; yer altında da sanki otoban yollar gibi, patika yollar gibi şeyler de yapıldığını görüyorsunuz, bahçeleri gibi vesaire tam bir yaşam alanı oluşturmuşlar. Burada işçi karınca var, bunlar kısırlaştırılmış karıncalar. Bütün ömürleri kolonilerini koruyacaktır ya da yiyecek taşıyacaklardır. Ekim ayından sonra da çalışkanlıkları burada ön plana çıkıyor. Ekim ayından sonra artık kış başlıyor ve yiyecek toplamaya başlıyorlar. Yer altındaki kolonilerini koruyorlar. Cesur dediğimiz savaşçı dediğimiz özelliğe sahip bu karıncalar. Çünkü bir düşmanı gördüğü zaman ne yapıyor? formikasit salgılıyorlar. Formikasit çok farklı alanlarda kullanılan bir asit ki; bu formikasit de zaten karınca asidinde bulunan bir şey. Onu salgılayarak karşısındaki düşmanını, hatta on kat büyüklüğünde olan bir hayvanı düşmanı bile öldürebiliyor. Biz de biraz önce aslında gördük. Elimizi uzattığımız zaman bizi de düşman olarak algıladığından dolayı hemen formikasit salgıladı. Burnunuza tuttuğunuz zaman hemen öksürtme başlar. Bunun nedeni de yayılan formikasitten kaynaklanıyor.”

“Kene larvalarını yiyerek, kenelerin çoğalmasını önlüyorlar”

Kırmızı orman karıncaları için “Ormanlarımızın gönüllü bekçileri, gönüllü koruyucuları” diyen Prof. Dr. Temel, karıncaların iki tür fonksiyonlarının bulunduğunu vurgulayarak, açıklamasını şöyle tamamladı:

“Bir, buradan çıkan karıncalar besin arama yaparken bitki bitlerini yiyorlar, tırtılları yiyorlar. Yozgat’ta da çok yaygın biliyorsunuz, kene larvalarını yiyerek, kenelerin çoğalmasını önlüyorlar. İkincisi de yer altında bir koloniler oluşturduklarından dolayı giriş çıkışlardan dolayı toprağın fiziksel ve kimyasal özelliklerini de iyileştiriyor. Çam ağacının olduğu yerlerde karınca kolonilerinin bol miktarda olduğunu görüyorsunuz. Bunlar tabi büyüklüklerle ilişkili olan bir şey ama şu büyüklüklerinin gün geçtikçe azaldığını görüyoruz. Bunun en büyük nedenlerinden bir tanesi, azalması demek karınca sayısının da azalması demektir. Bu da aslında bir küresel iklim problemiyle alakalı olduğunu da söyleyen yeni çalışmalar çıkmış. Yani küresel iklim, karıncaları da etkilemiş. Karıncalar yok olursa birincisi biz kendi bölgemiz için söylüyoruz, Anadolu bölgesi için söylüyoruz; kene istilasından, kene probleminden kurtulamayız. Bitki yapraklarındaki bitki bitlerinden kurtulamayız. Bütün yapraklar artık çürüme yok olmaya başlarlar. Toprağın iyileştirmesine gerçekten katkısı oluyor. Toprak verimsizleşmeye başlar. Yabani hayvanlar dikkat ederseniz buraları yıkamıyorlar. En büyük nedenler yine bir şey gördüğü zaman formikasidin yayılması yabani hayvanların da yaklaşmasını önlüyor. Bu alanları sit alanına çevirebilirsiniz veya uyarı levhaları konulabilir. Çocuklar belki bilmeden, cahil insanlar gelip ayaklarıyla vesaire buraları yok etmeye çalışabilirler. Onun için buraları sit alanlarına çevirip, korunabilir. Genel müdürlükler olsun, belediyeler olsun bu konuda şuurlular, karınca yuvalarının çok faydalı olduklarını biliyorlar ve zaten koruma altındalar ama bunu birazcık daha profesyonel tarzda yapmakta fayda var. Buralara uyarı işaretleri konulması gerekiyor. Belki biz Yozgat olarak da bundan başlayabiliriz.”

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel

Bir Çaydanlık Dolusu Umut: Kaynatılan Su Mikroplastiklerden Kurtulabilir mi?

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Suyun Sesini Duydum adlı kitabımda da vurguladığım gibi, su hayatın temelidir. Ancak son yıllarda gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar, bu vazgeçilmez yaşam kaynağının görünmeyen bir tehdidi de taşıdığını ortaya koymaktadır: mikroplastikler

Mikroplastikler; plastik şişelerden, poşetlerden, sentetik tekstil ürünlerinden, araç lastiklerinden ve sayısız plastik üründen koparak çevreye yayılan, gözle görülemeyecek kadar küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün artık okyanusların en derin noktalarında, dağların zirvelerindeki bulutlarda, insan kanında, anne sütünde ve hatta plasentada bile mikroplastiklere rastlanmaktadır.

Bilim dünyasında yapılan araştırmalar, insanların her yıl on binlerce mikroplastik parçacığını su ve gıdalar aracılığıyla vücuduna aldığını göstermektedir. Özellikle plastik şişelerde satılan suların da mikroplastik içerebildiği ortaya konulmuştur. Bu durum, içtiğimiz suyun güvenliği konusunda yeni soruları beraberinde getirmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda PET şişeler üzerine yaptığımız çalışmalarda, plastik ambalajlardan çeşitli kimyasalların gıdalara ve içeceklere geçebildiğini göstermiştik. Bugün ise bilim insanları yalnızca kimyasalların değil, doğrudan plastik parçacıklarının da insan vücuduna ulaştığını ortaya koymaktadır.

Peki çözüm var mı?

Çin’deki Jinan Üniversitesi ve Guangzhou Tıp Üniversitesi araştırmacılarının ortaklaşa gerçekleştirdiği ve Environmental Science & Technology Letters dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma umut verici sonuçlar ortaya koydu. Araştırmacılar, musluk suyunu 5 dakika kaynatıp 10 dakika soğuttuktan sonra süzmenin, sudaki nano ve mikroplastiklerin önemli bir kısmını uzaklaştırabildiğini belirledi.

Bu durumun arkasındaki mekanizma oldukça ilginçtir.

Sert sularda,  yani litre başına 120 mg ve üzerinde kalsiyum karbonat içeren sularda, bulunan kalsiyum ve magnezyum mineralleri, kaynatma sırasında kalsiyum karbonat adı verilen katı bir yapı oluşturur. Evlerimizde çaydanlıkların veya su ısıtıcılarının içinde zamanla oluşan beyaz tabaka aslında bu kalsiyum karbonattır. Araştırmacılar, yükselen sıcaklığın kalsiyum karbonat çekirdeklenmesini mikroplastikler üzerinde hızlandırdığını ve bu parçacıkların kalsiyum karbonat birikintileri içinde kapsüllenerek çökeldiğini tespit etmiştir. Daha sonra su basit bir kahve filtresinden geçirildiğinde bu parçacıkların önemli bölümü ortamdan uzaklaştırılabilmektedir.

Araştırmanın sonuçlarına göre sert sularda mikroplastiklerin %84 ila %90’ı uzaklaştırılabilmektedir; bu oran suyun sertlik derecesiyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Litre başına 60 mg’dan az kalsiyum karbonat içeren çok yumuşak sularda ise bu oran yaklaşık %25 düzeyinde kalmaktadır. Bu nedenle yöntemin etkinliği, suyun mineral içeriğine bağlı olarak önemli ölçüde değişmektedir.

Elbette bu yöntem bütün sorunu çözmüyor. Mikroplastikler yalnızca içme suyundan değil; soluduğumuz havadan, tükettiğimiz gıdalardan ve kullandığımız günlük ürünlerden de vücudumuza girmektedir. Ancak kaynatma yöntemi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde düşük maliyetli ve kolay uygulanabilir bir önlem olarak dikkat çekmektedir.

Mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda araştırmalar sürmekte olup bilim insanları henüz kesin bir uzlaşıya ulaşamamıştır. Bazı çalışmalar mikroplastiklerin hücre zarlarına zarar verebileceğini ve hücre ölümüne (apoptoz) yol açabileceğini öne sürerken, diğer araştırmacılar mevcut kanıtların yeterliliğini sorgulamaktadır. Bağışıklık sistemi, hormonal denge, bağırsak florası ve sinir sistemi üzerindeki olası etkiler ise araştırmacıların gündemdeki öncelikli konuları arasında yer almaktadır.

Peki bireysel olarak neler yapabiliriz?

  • Mümkün olduğunca tek kullanımlık plastiklerden uzak durmalıyız.
  • Plastik şişelerde uzun süre beklemiş suları tüketmemeliyiz.
  • Sıcak yiyecek ve içecekleri plastik kaplarda muhafaza etmemeliyiz.
  • Cam ve paslanmaz çelik ürünleri tercih etmeliyiz.
  • Musluk suyunu uygun koşullarda kaynatıp süzerek tüketmeyi değerlendirebiliriz.

Bazen büyük sorunlara karşı çözümler oldukça basit olabilir. Belki de her gün demlediğimiz bir bardak çayın arkasında, sağlığımızı koruyacak önemli bir bilimsel yöntem gizlidir.

Unutmayalım; su yaşamdır. Ancak temiz ve güvenli su, sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez şartıdır. Mikroplastiklerin giderek arttığı günümüzde, bilimsel gelişmeleri takip etmek ve günlük hayatımıza uyarlamak geleceğimiz için önemli bir sorumluluktur.

Kaynak

  • Yu Z, Wang JJ, Liu LY, Li Z, Zeng EY. “Drinking Boiled Tap Water Reduces Human Intake of Nanoplastics and Microplastics.” Environmental Science & Technology Letters, 2024; 11(3): 273–279. https://doi.org/10.1021/acs.estlett.4c00081

Okumaya devam et

Genel

Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Konya Ereğli’de gerçekleştirilen “Tarım ve Gıda Güvenliğinde Sürdürülebilirlik” panelinin ardından, Anadolu’nun en özel gastronomi miraslarından biri olan Divle Obruk Peyniri’nin üretildiği mağarayı ziyaret etme fırsatı bulduk.

Bilimsel sunumlarla başlayan programımız, adeta doğanın kendi laboratuvarında devam etti…

Karaman’ın Ayrancı ilçesine yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Divle köyünde bulunan ve halk arasında “obruk” olarak bilinen bu doğal mağara, yalnızca bir peynir depolama alanı değil; aynı zamanda yüzyıllardır yaşayan doğal bir fermantasyon merkezi niteliğinde.
Allah’ın bir mucizesine daha şahit oluyordum.

Eşsiz doğal güzellikleri temaşa ederek bol bol fotoğraf çektik. Yerden yaklaşık 36 metre aşağıda bulunan ve yaklaşık 250 metre uzunluğa sahip mağaraya ikişer kişilik asansörle indik. Mağaranın kendine özgü kokusu ve yer altındaki karanlık atmosferi insanı adeta bambaşka bir âleme götürüyor.

Gerçekten görmek ve koklamak lazım…

Köy muhtarımızın verdiği bilgilere göre mağara, yıl boyunca ortalama 4 derece sıcaklığını koruyarak peynirin olgunlaşması için eşsiz bir doğal ortam oluşturuyor.

Bilgileri büyük bir dikkatle dinlemeye devam ediyorum.

Divle Obruk Peyniri; %80 koyun, %10 keçi ve %10 inek sütünden elde edilen özel karışımın geleneksel yöntemlerle hazırlanmasıyla üretiliyor. Peynirler keçi ve kuzu derilerine basıldıktan sonra mağaraya indiriliyor ve burada yaklaşık 5-6 ay boyunca doğal fermantasyona bırakılıyor.

İlk zamanlarda beyaz görünümde olan tulumların yüzeyi zamanla maviye, ardından tamamen kırmızı bir renge dönüşüyor. Bu kırmızı renk ise peynirin olgunlaştığının en önemli göstergesi olarak kabul ediliyor.

Bu eşsiz dönüşümün ardındaki en önemli unsur ise ulusal ve uluslararası yayınlara konu olmuş mağaranın doğal mikroflorası…

Mağara duvarlarında bulunan özel bakteriler ve Penicillium türü küf mantarları, peynire kendine has aroma, renk ve lezzet kazandırıyor. Bu nedenle Divle Obruk Peyniri, halk arasında zaman zaman “Türk Rokforu” olarak da anılıyor.

Aslında burada doğanın kendi biyoteknolojisini görmek mümkün.

İnsan müdahalesi olmadan, yalnızca mağaranın doğal ekosistemiyle gerçekleşen bu olgunlaşma süreci; geleneksel bilginin ve mikrobiyal çeşitliliğin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Bölgedeki üretimin yalnızca ekonomik değil; kültürel, biyolojik ve gastronomik açıdan da büyük önem taşıdığı görülüyor. Ürünün ulusal ve uluslararası düzeyde daha güçlü tanıtılmasıyla birlikte bölge ekonomisinin çok daha fazla güçleneceği de açıkça görülüyor.

Panelde dijital tarım, sürdürülebilir üretim ve gıda güvenliği üzerine yaptığımız değerlendirmelerin ardından Divle Obruk Mağarası’nı görmek, teorik bilgilerin sahadaki gerçek karşılığını hissetmek açısından oldukça anlamlıydı. Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca teknolojiyle değil; aynı zamanda yerel bilgiye, biyolojik çeşitliliğe ve geleneksel üretim kültürüne sahip çıkmakla mümkün olabilir.

Tabii ki orada tattığım yoğurdun lezzetini de hayatım boyunca unutamayacağım.

Anadolu’nun derinliklerinde sessizce olgunlaşan bu peynir, aslında bizlere çok önemli bir gerçeği anlatıyor:

Geçmişten geleceğe uzanan güçlü üretim mirasımız; hem sağlığımızı koruyor hem de eşsiz lezzetleri yaşatmaya devam ediyor.

Bu anlamlı ziyareti gerçekleştirmemize vesile olan organizasyon ekibine tekrar teşekkür ediyorum.

Okumaya devam et

Genel

Yozgat’ta Bilim ve Edebiyat Buluşması: Prof. Dr. Hamdi Temel Söyleşi Programı

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Yozgat Şairler ve Yazarlar Derneği’nin katkılarıyla Yozgat Gençlik Merkezi’nde düzenlenen “Edebiyat ve Bilim Buluşması” programı, akademi ve edebiyat dünyasını bir araya getirdi. Programın konuğu, Yozgat Bozok Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hamdi Temel oldu.

Akademik ve Edebi Yolculuk

Prof. Dr. Hamdi Temel, uzun yıllara dayanan farmakoloji, toksikoloji ve çevre sağlığı alanındaki akademik çalışmalarıyla tanınıyor. Akademisyenlik kariyerinde yüzlerce bilimsel makale ve araştırmaya imza atan Temel, aynı zamanda çevre bilinci ve toplumsal farkındalık üzerine kaleme aldığı eserleriyle edebiyat dünyasında da önemli bir yer edindi.

Kendi ifadesiyle, “Yazan insan çok değerlidir. Yazmak için önce dolmak gerekir. Akademisyenlikte iyi bir noktaya geldim, yazarlık ise bu birikimin paylaşımıdır” sözleriyle hem bilimsel hem edebi yönünü katılımcılarla paylaştı.

Kitaplarından Yansımalar

Söyleşide Prof. Dr. Temel’in çevre ve sağlık temalı kitapları ele alındı. Özellikle “Naylon Aşkı Öldürür” adlı eseri, plastik kirliliğinin insan sağlığına ve doğaya verdiği zararlara dikkat çekerek geniş yankı uyandırdı. Bunun yanında “Suyun sesini duydum” kitabında, geleceğin savaşlarının su kaynakları üzerine olacağına vurgu yaparak kaliteli suya erişimin hayati önemini dile getirdi.

Lavanta, kenevir ve sarı kantaron üzerine yazdığı kitaplar ise doğanın şifa kaynaklarını bilimsel bir bakış açısıyla ele alması bakımından dikkat çekti.

Katılım ve İlgi

Programa İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürü Hakkı Yurtlu, Dernek Başkanı Ahmet Sargın ve çok sayıda davetli katıldı. Etkinlik, soru-cevap bölümü ve hatıra fotoğraflarıyla zenginleşti. Katılımcılar, Prof. Dr. Temel’in hem akademik birikimini hem de edebi üretimlerini yakından tanıma fırsatı buldu.

Sonuç

Yozgat’ta gerçekleşen bu buluşma, bilim ve edebiyatın ortak paydada birleştiği anlamlı bir etkinlik olarak hafızalara kazındı. Prof. Dr. Hamdi Temel’in hem akademik hem edebi çalışmaları, gençlere ve edebiyatseverlere ilham verdi.

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş