Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Soframızdaki Nitrat ve Nitrit Gerçeği: Dost mu, Düşman mı?

Yayınlanma

Tarih

Günlük hayatımızda sıkça duyduğumuz, sosyal medyada da videolarda bolca açıklaması yapılan ama çoğumuzun ne olduğunu tam bilmediği iki madde var: nitrat ve nitrit.

Özellikle paketli gıdaların etiketlerinde ya da işlenmiş et ürünleriyle ilgili haberlerde nitrit ismi göze çarpar.

Çoğunlukla bu maddeler ile ilgili çıkan haberlerde “kanser riski” vardır ifadesi bizleri ürkütüyor. Ancak bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, bu maddeler sadece “zararlı” değil. Doğru kaynaklardan alındığında vücudumuza faydası var.

Nitrat Nereden Geliyor?

Nitrat soframıza günlük aldığımız sebzelerden yaklaşık %80’inden geliyor. Özellikle ıspanak, marul, pancar, roka, kereviz gibi yeşil yapraklı sebzeler nitrat açısından oldukça zengin olduğunu görüyoruz. Az bir kısmı ise içme suyundan ve az miktarda meyvelerden geliyor.

Nitritin kaynağı ise farklı. İşlenmiş etlerde (salam, sucuk, sosis gibi) nitrit gıda katkı maddesi olarak kullanılabiliyor. Bu da çoğu zaman kafalarda soru işareti oluşturuyor.

Ancak unutulmaması gereken nokta şu: Nitrit sadece dışarıdan alınmıyor, aynı zamanda vücudumuzda da oluşuyor. Ağzımızdaki faydalı bakteriler ve sindirim sistemimizdeki bazı biyolojik yollar, nitratı nitrite dönüştürüyor. Yani siz yediklerinizden nitrat alırsanız o vücudumuzda rahatlıkla nitrite dönüşüyor.

Nitrat ve Nitrit Vücudumuzdaki işlevleri neler?

Vücudumuzda tam bir kimyasal reaksiyonlar olduğunu görüyoruz. Vücudumuza giren nitrat ve nitritler, nitrik oksite dönüşüyor. Bu mucizevi kimyasal nitrik oksit damarlarımızı gevşeterek tansiyonu düşürüyor, kalp ve damar sağlığımızı destekliyor, hatta bağışıklık sistemimizde mikroplarla savaşmada rol alıyor.

Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar, sebzelerden gelen nitratın “doğal bir tansiyon ilacı” gibi işlev görebildiğini gösteriyor. Özellikle “DASH diyeti” olarak bilinen, sebze ve meyve ağırlıklı beslenme programının tansiyonu düşürmede etkili olmasının nedenlerinden biri de bu nitrat içeriği olabilir.

Peki, zararları var mı?

Kısaca yazmak gerekirse, her şeyin fazlası nasıl zarar veriyorsa, nitrat ve nitritler için de aynı durum geçerli.

  • Bebeklerde risk: Altı aydan küçük bebekler yüksek nitrat içeren sulara ya da sebzelere maruz kalırsa “mavi bebek sendromu” olarak bilinen ciddi bir tablo ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle uzmanlar, bebeklere erken dönemde ev yapımı ıspanak, pancar, havuç gibi sebzelerin verilmesini önermiyor.
  • İşlenmiş etler: Salam, sucuk, sosis gibi ürünlerde koruyucu olarak eklenen nitritler bazı koşullarda kansere yol açabilen bileşiklere dönüşebiliyor. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü ve birçok sağlık otoritesi, kırmızı et tüketiminin sınırlı tutulmasını, işlenmiş etlerin ise mümkün olduğunca az tüketilmesini tavsiye ediyor. Keşke hiç tüketmesek…

Burada dikkat etmemiz gereken husus ise sebzelerden gelen nitrat ve nitrit ile işlenmiş etlerden gelenler ile aynı kefeye konmamalı. Çünkü sebzeler sadece nitrat içermez; aynı zamanda vitaminler, antioksidanlar ve lif gibi sağlığımızı koruyan başka birçok bileşik de sunar. Bu koruyucu maddeler, potansiyel zararlı etkileri büyük ölçüde dengeler.

Sonuç olarak, günlük hayatta nelere dikkat edelim?

  • Soframızda bolca sebze ve meyve tüketelim. Özellikle yeşil yapraklı sebzeler hem vitamin hem de kalp-damar sağlığını destekleyen nitrat açısından zengin.
  • İşlenmiş etleri günlük hayatımızdan çıkaralım.
  • Bebeklere erken dönemde nitrat açısından zengin sebzeleri vermekten kaçınalım.
  • İçme suyumuzun kalitesinden emin olalım. Özellikle köylerde ve kırsal alanlarda kullanılan kuyularda nitrat seviyesi yüksek olabilir. Resmi makamlardan destek alıp su analizlerini devamlı yaptırmak gerekiyor.

Kaynak: The American Journal of Clinical Nutrition Volume 90, Issue 1, July 2009, Pages 1-10

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Değerli okurlarım,

Bu hafta sizleri, tarım ve gıda sektörünün kalbinin attığı, çok kıymetli akademik paylaşımlara sahne olan önemli bir organizasyonun satır aralarına götürmek istiyorum.

Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacıların oturumlarına moderatörlük yapma hem de kendi sunumum olan tıbbi, aromatik bitkiler ve bio-inovasyon üzerine bir sunum gerçekleştirme fırsatı buldum.

İki gün boyunca yoğun bir bilimsel programla gerçekleştirilen çalıştayda; sürdürülebilir tarım uygulamalarından yenilikçi gıda teknolojilerine, iklim değişikliğinin tarımsal üretime etkilerinden bio-ekonomiye kadar çok geniş bir yelpazede kritik konular masaya yatırıldı. Bugün dünya, sadece gıda arzını güvence altına almayı değil; aynı zamanda sürdürülebilir, çevre dostu ve katma değeri yüksek tarım modelleri geliştirmeyi tartışıyor.

Bizim gibi biyolojik çeşitlilik açısından adeta birer hazine üzerinde oturan coğrafyalar için bu tartışmalar bir tercihten ziyade, geleceğe dönük bir zorunluluk, projeler üretme ve pratiğe dönüştürmedir.

Sunumumun konusu olan Yozgat ve çevresi, barındırdığı endemik türler ve tıbbi-aromatik bitki varlığıyla müthiş bir potansiyele sahip. Sunumumda da vurguladığım üzere; lavantadan kekiğe, salepten yöresel şifalı bitkilere kadar uzanan bu zenginlik, sadece geleneksel mutfağımızın veya halk hekimliğinin bir parçası olarak kalmamalıdır. Bizler, yeşil sentez yöntemleriyle bu bitkilerden nano-teknolojik materyaller üretebilmeli, ilaç, kozmetik ve sürdürülebilir gıda ambalajı sanayisinde (PLA gibi biyo-bozunur polimerlerle entegre ederek) katma değerli ürünlere dönüştürebilmeliyiz. Doğru bir Bio-İnovasyon Stratejisi ile bölge tarımını kalkındırmak ve kimyasal kirliliğin önüne geçecek çevreci çözümler üretmek elimizde ve yapmalıyız.

Çalıştay boyunca gerçekleştirdiğimiz oturumlarda, akademisyenlerimizin vizyoner yaklaşımlarını dinlemek, tarımın geleceğine olan inancımı bir kat daha artırdı. Multidisipliner çalışmaların, çevre bilincinin ve akademik birikimin sahaya aktarılmasının ne denli hayati olduğunu bir kez daha gördük.

Bu kıymetli platformda bizleri bir araya getiren, tarım ve gıdanın geleceğine yön verecek bu nitelikli organizasyona ev sahipliği yapan başta Hitit Üniversitesi Rektörü olmak üzere tüm üniversite yönetimine çok teşekkür ederim.

Ayrıca;

  • Çalıştay bünyesinde şahsıma Moderatörlük gibi kıymetli ve onurlu bir görevi tevdi ederek oturumları yönetme fırsatı tanıyan düzenleme kuruluna,
  • Bilgi ve birikimleriyle çalıştayın bilimsel derinliğini artıran, ufkumuzu açan tüm değerli Çağrılı Konuşmacılara,
  • Organizasyonun başarıyla hayata geçirilmesindeki büyük emekleri, yakın alakaları ve misafirperverlikleri için Alaca Avni Çelik Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Songül ÖZÜM’e ve ekibine,
  • Sunumlarıyla ve fikirleriyle katkı sunan tüm akademisyen meslektaşlarıma ve sektör paydaşlarına

yürekten teşekkür ederim. Bilimin ışığında, toprağın bereketini bio-inovasyonla buluşturacağımız nice güzel organizasyonlarda yeniden buluşmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Son günlerde yine akıl almaz olaylara tanıklık ediyoruz.
Bir insanın, hatta bir öğrencinin asla yapamayacağını düşündüğümüz davranışlar sıradanlaşmaya başladı.
İçimiz yanıyor…

Ama hep aynı şeyi yapıyoruz:
Suçu başkalarında arıyoruz.

Kimi siyasetçileri suçluyor,
kimi eğitim sistemini,
kimi medyayı,
kimi aileleri,
kimi de dijital dünyanın görünmez kurgulayıcılarını…

Liste uzayıp gidiyor.

Peki ya biz?
Kendimizi düzeltmek için ne yapıyoruz?

Oysa aynı gemideyiz.
Ve farkında olmadan birlikte batıyoruz.

Bugün okuduğum bir akademik çalışma, bu gidişatı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
PLOS ONE dergisinde yayımlanan ve Sherry Towers ve arkadaşlarının yürüttüğü araştırma, kitlesel şiddetin “bulaşıcı” olduğunu matematiksel modellerle gösteriyor.

1998–2013 yılları arasındaki okul saldırıları ve kitlesel cinayet verileri incelenmiş.
Sonuçlar ürkütücü:

Bir saldırının ardından, benzer bir olayın gerçekleşme ihtimali yaklaşık 13 gün boyunca artıyor.

Her kitlesel cinayet, ortalama 0,30 yeni olayı tetikliyor.
Her okul saldırısı ise yaklaşık 0,22 yeni vakaya zemin hazırlıyor.

Bu ne demek?
Şiddet, tıpkı bir virüs gibi yayılıyor.

Üstelik bu yayılımın en önemli taşıyıcısı, çoğu zaman farkında ya da olmadan, medya oluyor.

Araştırma şunu açıkça gösteriyor:
Daha az kişinin etkilendiği ve medyada geniş yer bulmayan olaylarda bu “bulaşma etkisi” görülmüyor.

Yani…
Saldırganı öne çıkaran,
olayı dramatize eden,
detaylarıyla servis edilen her haber,
yeni bir felaketin tohumlarını atabiliyor.

Bir diğer kritik gerçek ise silaha erişim.
Veriler, silaha ulaşmanın kolay olduğu yerlerde bu şiddet dalgasının çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyuyor.

Sıkça dile getirilen “ruh sağlığı” tartışmaları ise çoğu zaman meselenin özünü gölgede bırakıyor.
Bilimsel veriler, asıl belirleyici faktörlerin erişilebilirlik ve iletişim dili olduğunu söylüyor.

Artık bu olayları “münferit sapkınlıklar” olarak değerlendirme lüksümüz yok.

Karşımızda, matematiksel olarak modellenebilen, zamansal kümelenmeleri olan bir şiddet salgını var.

Eğer medya dilini değiştirmezsek,
eğer şiddeti görünür kılarken sorumluluk almazsak,
eğer birey olarak kendimizi sorgulamazsak…

Bu 13 günlük karanlık döngüler tekrar etmeye devam edecek.

Ve biz, sadece izleyen değil,
bu döngünün bir parçası olmaya devam edeceğiz.

Acılarımız artarak devam edecek…

Kaynak: PLOS ONE | DOI:10.1371/journal.pone.0117259 July 2, 2015

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Editörlüğünü yaptığım “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabı, yaklaşık bir yıllık yoğun bir akademik emeğin ve disiplinler arası bilimsel iş birliğinin sonucunda ortaya çıkmış kapsamlı bir çalışmamızdır. Bu eserle temel amacımız; halk arasında yaygın olarak kullanılan sarı kantaron bitkisini bilimsel veriler ışığında yeniden değerlendirmek ve doğru kullanımına rehberlik etmektir.

Anadolu’nun sarı çiçekleri arasında mütevazı bir yere sahip olan sarı kantaron, aslında yüzyıllardır insan sağlığına dokunan güçlü bir bitkidir. Halk arasında “kılıç otu” ya da “binbirdelik otu” olarak bilinen bu bitki, geçmişte daha çok deneyimle kullanılırken bugün artık bilimsel verilerle değerlendirilmektedir.

Kitabımızda da vurguladığımız gibi, bu bitkiyi doğru anlamanın yolu onu hem geleneksel hem de modern bilim perspektifiyle ele almaktan geçmektedir.

Depresyon ve Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri

Kitabımızda detaylı olarak ele aldığımız en önemli kullanım alanlarından biri, sarı kantaronun hafif ve orta şiddette depresyon üzerindeki etkisidir. Bitkinin içerdiği hiperisin ve hiperforin gibi bileşenlerin, beyinde serotonin, dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterler üzerinde düzenleyici etkiler gösterdiği bilinmektedir.

Bu nedenle sarı kantaron, özellikle duygudurum bozukluklarına bağlı gelişen huzursuzluk, kaygı ve uyku problemlerinde destekleyici bir rol oynayabilmektedir. Ancak burada altını çizdiğimiz önemli bir nokta şudur: Bu bitki bir “uyku ilacı” değildir; uykuya etkisi dolaylıdır ve duygu durumun dengelenmesi üzerinden gerçekleşir.

Yara ve Yanık Tedavisinde Geleneksel Güç

Anadolu’da yaz aylarında hazırlanan kırmızı kantaron yağı, aslında halk hekimliğinin en bilinen uygulamalarından biridir. Kitabımızda da belirttiğimiz üzere, bu yağın yara iyileşmesini destekleyici, antiinflamatuar ve antimikrobiyal özellikleri bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir.

Özellikle yüzeysel yanıklar, küçük kesiler ve cilt lezyonlarında topikal olarak kullanımı yaygındır. Ancak burada da doğru kullanım ve hijyen koşulları büyük önem taşır.

Sindirim Sistemi Üzerindeki Etkiler

Sarı kantaronun mide ve bağırsak sistemi üzerindeki etkileri de dikkat çekicidir. Deneysel çalışmalarda mide mukozasını koruyucu etkiler gösterdiği belirtilmiştir. Ancak kitabımızda özellikle vurguladığımız gibi, bu durum sarı kantaronun “ülser tedavisi” olduğu anlamına gelmez.

Destekleyici olabilir, ancak klinik tedavinin yerine geçmez. Bu ayrımın doğru yapılması, halk sağlığı açısından son derece önemlidir.

Antiinflamatuar ve Antioksidan Etkiler

Sarı kantaron, içerdiği fenolik bileşikler sayesinde güçlü bir antioksidan kapasiteye sahiptir. Bu özelliği ile hücresel hasarın azaltılmasına katkı sağlayabilir. Aynı zamanda inflamasyonun baskılanmasına yardımcı olabilecek etkiler de göstermektedir.

Bu yönüyle bitki, yalnızca belirli hastalıklar için değil, genel sağlık destekleyici bir ajan olarak da değerlendirilmektedir.

En Kritik Nokta: Güvenli Kullanım

Kitabımızda özellikle altını çizdiğimiz en önemli konu ise güvenliktir.

Sarı kantaron:

  • Bazı ilaçların etkisini azaltabilir
  • Özellikle doğum kontrol haplarıyla etkileşebilir
  • Antidepresanlarla birlikte kullanıldığında risk oluşturabilir

Bu nedenle “bitkisel olduğu için zararsızdır” yaklaşımı kesinlikle doğru değildir.

Sonuç: Bilinçli Kullanım Şart

Sarı kantaron ne mucize bir bitkidir ne de tamamen etkisizdir. Doğru kullanıldığında fayda sağlayabilir; yanlış kullanıldığında ise ciddi sorunlara yol açabilir.

Bizler “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabını hazırlarken tam da bu dengeyi kurmayı amaçladık:
Abartıdan uzak, bilimsel, güvenilir ve yol gösterici bir kaynak ortaya koymak.

Unutulmamalıdır ki; bitkiler doğanın sunduğu güçlü araçlardır.
Ama bu gücü doğru kullanmak, bilgiyle mümkündür.

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş