Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Kısa ince bir yoldayım da hala haberim yok!

Yayınlanma

Tarih

Bu sene yaz tatilimizi bazı nedenlerden dolayı ertelemek zorunda kaldık ve kısa da olsa ailecek bir tur yapalım dedik ve yollara düştük.

Tur sonunda eve dönmemiz aslında hayatımızın da ne kadar kısa olduğunun bir göstergesi idi.

Yolculuğum esnasında Âşık Veysel’in hepimizin bildiği şiiri;

“Uzun ince bir yoldayım,

Gidiyorum gündüz gece.

Bilmiyorum ne haldeyim,

Gidiyorum gündüz gece.

Dünyaya geldiğim anda,

Yürüdüm aynı zamanda.

İki kapılı bir handa,

Gidiyorum gündüz gece…

nedense hep aklımda idi.

Geçmişime bakıyorum da her şeyim daha dün gibi. Geleceğim hakkında ise hiç bir şey bilmiyorum.

Yaptığım planlar ise hep yarım kalıyor, sanki gizli bir el beni başka şeylere yönlendiriyor.

Ülkemin yaşadığı sorunlar, dünyanın problemleri…

Benim gibi Dünyamız da yaşlandı artık be dostlar,

Toprağa yaptığımız kötülüklerin semeresini alıyoruz, bir dile gelse kim bilir bizlere neler anlatıp dertleşecek.

Havada zehirli gazlar ise cirit atıyor, bizlere kıs kıs gülüyor, onları adeta esaretten kurtarmışız da özgürlerinin tadını çıkarıyorlar gibiler.

Suya ise hiç dokunmayalım bile, artık ne içtiğimiz suların tadı var ne de yüzdüğümüz denizlerin suyu şifalı.

Yediğimiz içtiğimiz şeyler ise kimyasal madde dolu, vücudumuza bu kimyasalları depoladıkça depoluyoruz.

İnsanlar bencilleşmiş, dostlarımızın sayısı azalmış, akraba ilişkileri bitmek üzere, aile arasında ise iletişimsizlikler yüzünden mutsuzluklar artmış.

Allah sonumuzu hayır etsin…

Birde bu korona çıktı başımıza, ümitsiz bir şekilde herkes evlerinde hapsedilmiş hissinde, bir ışık bir ümit bekliyoruz.

Aslında ben bu koronalı günlerimizin sonunda bir ışıltı görüyorum. Asla ümitsiz değilim…

Hepimizin evlerimizde düşünmek için bolca vaktimiz var.

Mesela hayatımız boyunca yaptığımız hataları düşünebiliriz, takkeyi önümüze koyup geri kalan hayatımıza yeniden yön vermeye niyet edebiliriz…

Tabi ki bir de madalyonun diğer yüzü var,

Düşünsenize,

Koronadan dolayı,

Şu an toprak nefes alıyor,

Su kendini temizliyor,

Hava zehirli gazlardan kendini arındırıyor.

Kötülükler azalıyor…

Ve ben ise kendi hayatımı düşünüyorum.

Aslında Aşık Veysel’in şiirine ben farklı bir açıdan bakıyorum.

Uzun değil kısa ince bir yoldayım da hala haberim yok…

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Bizler yokluklara rağmen çok daha şanslı bir çocukluk yaşamışız!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bizler yokluklara rağmen çok daha şanslı bir çocukluk yaşamışız!

Prof. Dr. Hamdi Temel

www.hamditemel.com.tr

Bu sabah sonbaharın verdiği hüzün ve ağaçların yapraklarını yavaş yavaş döküp sarardığı bir zamanda bahçede otururken, çocukluk günlerim aklıma geldi.

İlkokul yıllarımı düşündüm,  top oynayacak bir sahamız olmadığı için, evimizin önündeki meşhur Çekerek caddesinde top oynadığımız günlere gidiverdim.

Çevremizden topladığımız taşlardan kale yapar, mahallemizdeki çocukları toplar ve eşleşmeler biter bitmez futbol maçına başladığımız o günleri tebessümle hatırladım.

Maç esnasında bağrışmalarımız, itişmelerimiz, sayılmayan gollerimiz, itirazlarımız, verilmeyen penaltılarımız…

En can sıkıcı şeyimiz ise o an oynadığımız caddemizden tek tük arabaların geçmesi idi, arabalar geçeceği zaman hepimiz olduğumuz yerde otomatik olarak saygı duruşu gibi durur ve arabanın geçmesi ile birlikte maça kaldığımız yerden devam ederdik.

Sanki cadde bizim tapulu malımız imiş gibi bir de arabaların arkasından hayıflanırdık.

Topumuzda naylondandı hani. Güçlü rüzgârda topa vurduğumuz istikamette değil, rüzgârın istikametine giderdi. Her maçta oynadığımız topumuz muhakkak patlar, yenisini almak için babalarımıza yalvarırdık ya da zaten çok az olan harçlıklarımızı toplardık.

Bazen de patlak topla oyun serüvenlerimize devam ederdik.

Yağmurların yağması ise bize ayrı bir oyun heyecanı verirdi.

Kâğıttan kayıklar yapardık, ya da çubukları yarıştırırdık. Çubukların peşinden nasıl da koşardık. Çocukluk işte…

Karın yağması ise ayrı bir heyecandı, yaptığımız kızaklar ile kayardık, oda olmaz ise ayakkabılarımız ile bir birimizi geçme yarışıma girercesine kaymalarımızı tamamlardık. Üstümüz başımız kardan dolayı su içinde kalırdı. Akşam eve gittiğimizde üşümüş, hatta hastalanmış ve annemizin şefkatli bakımlarına kendimizi mecburen bırakmış bir vaziyette bulurduk. Tabi ki fırçaları söylemiyorum.

Babalarımızın sokaktan geldiğini görünce her birimiz oyunu bırakıp koşarak gidip babalarımızın elindeki şeyleri almamız ise çok güzel bir davranışımız idi.

Bir gün olsun “oğlum eve gel” dediğini hatırlamıyordum rahmetli babamın. Baba eve geldiği anda bizde evlerde idik zaten.

Otomatik bir kontrol idi sanki.

Şimdi düşünüyorum da yokluklar içinde ama bir o kadar da mutlu imişiz, hatta varlıklar içinde yoklukları yaşıyoruz.

Çocukları bekleyen son derece lüks ama boş futbol sahalarımız ya da oyun alanlarımız çokça var artık.

Topların ise en kalitelisini alabilecek maddi imkânlarımız var.

Çocuklarımızın ceplerinde harçlıkları yeterli.

Ama ne yazık ki çocuklarımızı sokağa gönderip oyun oynatamıyoruz,

Toprağa bastıramıyoruz,

Ellerinde ya bilgisayar, dizüstü bilgisayarı ya da akıllı cep telefonları…

Adeta onlar ile yatıp onlar ile kalkıyorlar.

Beyinler uyuşmuş,

Bırakın topa vurmayı kendileri için su bile alabilmekten aciz bir duruma düşmüşler.

Geleceğimizden bazen korkuyorum,

Şu anki yeni neslin ise yetiştireceği kendi nesillerinin ne olacağından çok endişeliyim.

Bizler yokluklara rağmen elimize düşen her bir kitabı okuyup anlamaya çalışırken,  yeni neslimiz evlerindeki dolu raflardaki kitapların sayfalarını bile çevirme zahmetinde bulunmuyorlar.

Okumadan gelecek olmaz ki,

Yetişmeden yetiştirilmez ki…

Bu problemlerin sadece bizim ülkemize ait olmadığını da biliyorum.

İş işten geçmeden bu problemleri geleceğimiz adına resmi kurumlar, gönüllü kuruluşlar ve şahıslar olarak çözmeliyiz.

Yoksa durum düşündüğümüzden de çok daha vahim olacak.

Oturduğum sandalyeden bahçemi seyrederken geçmişimi düşünüyorum da,

Bizler yokluklara rağmen çok daha şanslı bir çocukluk yaşamışız…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

İlmi mi hafife almaya başladık yoksa âlimlerimiz mi değişti?

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Geçen hafta TÜBİTAK 2237 proje eğitimi kapsamında Siirt Üniversitesinin misafiri idik. 3 gün yoğun ve etkili bir tempoda Siirt Üniversitesinin idarecileri ve öğretim elemanları ile “projeler nasıl yazılır ve nelere dikkat edilmeli” gibi konu alt başlıkları altında eğitimleri tamamladık. Tabi ki her gün programının sonunda Siirt Tillo idik.

Tillo topraklarına her ayağınız bastığı an sizi çok farklı bir âleme götürüyor. İçinizin heyecan ile ürperdiğini hissediyorsunuz.

Çok önemli İslam âlimlerinin yaşadığı, eğitimlerin alındığı ve verildiği yer Tillo. Hala medreseler var ve öğrenciler orada eğitim alıyorlar.

İsmail Fakirullah ve Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri ve daha nice medrese ilim hocalarımız orada yetişmişler ve talebeler yetiştirmişler.

Sadece din eğitimi verilmemiş Tillo medreselerinde. Fen ilmine de çok merak sarılmış ve çok önemli eserler çıkmış.

Beni ve eminim çoğu insanı en çok etkileyen Erzurumlu İbrahim Hakkı ve hocası İsmail Fakirullah hazretlerinin türbesi.

Din ve fen ilimlerinde devrinin ileri gelenlerinden Tıp, matematik, fizik, kimya, coğrafya, jeoloji ve özellikle astronomi alanında uzman olan Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri çok sevdiği hocası büyük âlim İsmail Fakirullah için söylediği söz beni çok etkiliyor ve hala etkisindeyim;

“Yeni yılda doğan güneş ilk olarak hocamı aydınlatmazsa, ben o güneşi istemem”.

Türbenin  yanına içinde camdan prizma bulunan 11 metre yüksekliğinde bir kule inşa ettirilmiş. Ardından doğu yönünde yaklaşık 3 kilometre uzaklıktaki güneşin her sabah doğduğu tepenin üzerine yığma taştan harçsız bir duvar örerek çalışmayı tamamlattırılmış. Her sene takvimler 21 Mart ve 23 Eylül ekinoks günlerini gösterdiğinde İbrahim Hakkı’nın dehası ortaya çıkıyor: Tillo henüz gölgede iken güneş tepenin zirvesindeki duvar engeline takılıyor. Sadece duvarda bulunan ufak bir boşluktan ışık geçebiliyor, sabahın ilk ışıkları ve doğrudan türbe bitişiğindeki kulede bulunan prizmaya düşüyor. Prizmadan kırılan ışık türbenin penceresinden içeriye, İsmail Fakirullah’ın sandukasının baş kısmına yansıyarak kısa bir süre aydınlattığı görülüyor. En müthişi de sistemin senede sadece iki gün çalışır olması. Bu olay büyük bir fizik ve astronomi bilgisinin olmasının ispatıdır. 1960’lı yıllarda hatalı müdahaleler ile sistem bozulmuş ve 2011 yılında Siirt Valiliği ve TÜBİTAK’ın çalışmaları ile çok şükür düzeltilmiş. Onarım sonucu 23 Eylül’de çalıştırılmış ve günün ilk ışığı İsmail Fakirullah’ın sandukasını aydınlatıyor artık. Değerli âlim İsmail Fakirullah bir sözünde: “Anlarsa uzağım yakınım, anlamazsa yakınım uzağımdır” der. İbrahim Hakkı hocasını anlamış, ona tercüman olmuş işte…

Türbeyi gezerken ve olayı dinlerken bir öğrencinin hocasına karşı gösterdiği muhabbet ve saygıya tanık oluyorduk.

Aman Allah’ım nasıl bir duygu idi bu, sevgi ve saygının doruk noktası idi işte…

Demek ki ilim arttıkça karşınızdakine özellikle de hocanıza değer verme de o oranda artıyor.

İlme önem verilirse ilim sahipleri de daha değer kazanıyor demek ki.

Şimdiki halimize bakıyorum da,

Neler neler değişmiş, ne yazık ki kimsede saygı ve sevgi kalmamış.

Bırakın ilim sahibine önem vermeyi, büyüklerine karşı saygı bile noksan olmuş.

“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyen Hz. Ali Efendimizin bu cümlesi de aslında her şeyi özetliyor.

Acaba diyorum,

İlmi mi hafife almaya başladık, âlimlerimiz mi değişti?

“Yeni yılda doğan güneş ilk olarak hocamı aydınlatmazsa, ben o güneşi istemem” diyebileceğimiz hocalarımız mı kalmadı?

Ya da

Talebemi yetiştiremedik?

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Çevre katili olan sigara izmaritlerini yere atmayınız!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Son yıllarda tüm dünya da plastik atıklar veçevremizi kirleten her şey hakkında müthiş bir mücadele başladı.

Çok güzel şeyler oluyor çevremizi temizleme adına,

İnsanlarda farkındalıklar oluşmaya başladı, çevre bilincimiz gün geçtikçe gelişiyor.

Şuurlanmayada başladık.

Neden ve niçin gibi sorular ile çevremizi kirleten şeyleri sorguluyoruz artık.

Bunun yanında gözden kaçırmamamız gerek çok önemli bir kirlilik daha var.

Oda çevremizin katili diyebileceğimizsigara izmaritleri.

Sigara izmaritlerini sağa sola gelişi güzel atan insanların sayısı hiç de az değil.

Arabalarından pencerelerini açıp, büyük bir keyifile sigara izmaritlerini yollara fırlatanlar insanların sayısı hiç te az değildir.

Caddelere sigara izmaritlerini atanlar da nasıl bir zevk var acaba? Ya da hangi psikolojik durumu ile bu davranışlarını gösteriyorlar.

Sokakta yüzünüze sigara dumanını üfleyip, bitince de sigara izmaritini yere atanlarane demeliyiz?

Ne yazık ki artık okyanuslarımızdan tutun, yaşadığımız her alanımızda sağımızda solumuzda bu sigara izmaritlerini görüyoruz.

Ama sigara izmaritleri masum değildir.

Yapılan çalışmalar sigara izmaritlerinin sularımızı ve toprağımızı kirletmeye başladığını göstermektedir.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporuna göre, 1950′lerde tütün endüstrisi tarafından sigarayı filtrelenmemiş sigaralara daha sağlıklı bir alternatif haline getirmek için sigara filtreleri oluşturulmuştur.

O zaman ki üreticiler filtrelenmiş sigaraların daha sağlıklı olduğunu iddia etmekte idiler.

Ve bunun sonucu olarak ta dünyada ne yazık ki hızla her yerde sigara içenlerin sayısında artma olmuş ve çevremizde atılanizmarit çöp yığınları oluşmuştur.

Her yıl bu filtrelerle yapılan 5.6 trilyon sigaradan, neredeyse üçte ikisi sorumsuzca yere atılıyor.

Sigaradaki filtreler küçük plastik parçacıklardan yapılmıştır ve ayrışması yıllar alıyor.Atıkları ise hiçbir işe yaramıyor.

Çöp yığınları arttıkça artıyor. Çevremiz ise gün geçtikçe kirlendikçe kirleniyor.

Sigara filtrelerinin verdiği zararlardan dolayı, otlar büyümüyor, yoncalar gelişmiyor, çimlenme azalıyor.

Çünkü yere atılan sigara izmarit filtrelerin çoğunda nikotin, arsenik ve ağır metaller gibi çok zararlı kimyasallar var.

DSÖ, tütün ürünü atığının çevreye sızan ve ortamda biriken bilinen insan kanserojenleri de dâhil olmak üzere 7.000′den fazla toksik kimyasal içerdiğini açıkladı.

Yanlış okumadınız yedi binden fazlazararlı kimyasal madde varmış…

Bu zehirli atık sokaklarımız, drenajlarımız ve suyumuz ile birleşiyor.

Araştırmalar, nikotin, arsenik ve ağır metalleri içeren atılan izmaritlerden sızan zararlı kimyasalların sucul organizmalar için akut toksik olabilecekleri sonucunu veriyor.

Dünyada bazı gönüllü insanlar ve devletler sigara izmaritlerine savaş açmışlar. Plajlardan, okyanuslardan sigara izmaritlerini ve diğer çöpleri temizliyorlar.

Ne kadar güzel davranışlar sergiliyorlar değil mi?

Sigara içenlere sesleniyorum. Düşünsenize, sizin sadece keyfiniz için içtiğiniz ve sokaklara attığınız izmaritleri bir avuç gönüllü insan çevreye zarar vermesin diye toplamaya çalışıyor.

Bu satırları okuduğunuz halde,  hala vurdumduymaz olarak yaşantınıza devam edecekmisiniz?

Ya da çevremizi kirletmeye?

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı