Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Tarih Kokan Osmanlı Başkenti: Edirne

Yayınlanma

Tarih

Yine bir Ezacılık Fakültesi Dekanlar Konseyi toplantısı dolayısı ile yollardayız.Yine ayrı bir telaş ve heyecan var… Çünkü bu zamana kadar hiç görmediğim bundan dolayı da hep hayıflandığım, 1361 yılında I. Murat tarafından fethedilip ve İstanbul’un alınışına kadar 88 yıl(1365-1453) boyunca Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmış Edirne’ye gidiyoruz. İstanbul’da toplanarak, bir servis otobüsü ile Edirne yolculuğuna başlıyoruz. Yolculukta en çok sevdiğim şeylerden biri de uzun zamandır görmediğim meslektaşlarım ve arkadaşlarım ile yolculuk yapmak. Hani derler ya “Birini tanımak istiyorsanız ya alış veriş yada yolculuk yapacaksınız” diye işte bu tip toplantılar ve gezi programları birbirimizi daha iyi tanımamızı da sağlıyor. Bol kahkahalar, espriler ya da o yöre ile ilgili bilgiler, veya mesleki bir şeyler tartışmak birbirimizle kaynaşmamızın yanı sıra hem zamanın daha hızlı geçmesine neden oluyor, hem de bilgi dağarcığımız gelişiyor.

Saat kaç olursa olsun daha Edirne’ye varmadan mis gibi ciğerin kokusunu almaya başlıyorsunuz. Ve bu cezbedici kokuya dayanamayan bir arkadaşımız yeni aldığı telefonunun heyecanıyla da internetten ilk siparişini veriyor: Meşhur Edirne yaprak ciğeri… Bu enfes yiyecek aç olmasanız bile ağzınızın suyunu akıtacak kadar cezbedici… Tabii ki hepimiz ortak oluyoruz siparişe J

Sonunda Edirne’deyiz işte… Büyük bir iştah kabarıklığı ile az önce telefonla açtırdığımız ciğercinin önünde alıyoruz soluğu… Muhteşem bir sofrayla birlikte ev sahibi dekan arkadaşımız karşılıyor bizi… Hepimiz gecenin bir vakti yoğurt ve acı biber eşliğinde ciğerlerinin tadına bakıyoruz, gerçekten de enfes olduğuna oy birliği ile karar veriyoruz. Tarihi mekandan çıkınca herkes başını kaldırır kaldırmaz o muhteşem eser “Selimiye Cami” tüm ihtişamı ile karşımıza çıkıyor, ev sahiplerimiz yarın bol miktarda gezeceğiz söyleyince misafirhanemize doğru yol alıyoruz.

Uzun, yorucu ve verimli Dekanlar Konseyi toplantısının ardından Edirne turuna başlıyoruz, tabi ki ilk durağımız 1569-1575’te Sultan II.Selim’in emriyle yaptırılmış olan Selimiye Cami…

O zaman 80 yaşında olan Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” diye adlandırdığı o büyüleyici camiyi gezmek, o tılsımlı camide alnını secdeye koymak, mimari özelliklerinin erişilmezliği yanında taş, mermer, çini, ahşap sedef gibi süsleme özellikleriyle de göz zevki vermesi kelimelerimin yazmasına yeterli olmuyordu. Mihrap ve minberin işçiliği o zamanların imkanlarıyla nasıl yapılmış diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Zamanın padişahları namaz kılmak için geldiklerinde, namazdan sonra inzivaya çekilmek için küçük oda yapılmış ve sadece küçük bir pencere ile gökyüzünü seyredebileceğiniz daracık mistik mekanda bol bol ibadet edesiniz geliyor. O küçücük yerde ibadet ve kendini dinlemenin zevki bir başka olduğunu hissediyorsunuz.

Caminin ortasında insanların toplanıp sıraya girerek resim çektiklerini ve bir izdihamın olduğunu görürsünüz. Kalabalığın oluşturduğu bir merak duygusu ile oraya doğru yöneldiğinizde ters bir lale figürü ile karşılaşıyorsunuz. Rivayete göre; caminin inşa edileceği alan önceden bir lale bahçesi imiş. Ancak bahçenin sahibi burayı satmak istememiş. En sonunda camiye bir lale motifi konulması şartıyla arsayı satmış. Mimar Sinan da lale motifini “ters” olarak yapmış. Neden ters olduğunu merak ederek sorduğunuzda her Edirnelinin arsa sahibinin  inatçı kişiliğini temsilen ters lale figürünün yapıldığını bildiğini hayranlık uyandıran bir hayretle görüyorsunuz.

Çok uzaklardan ahenkli dört minaresi ile göze çarpan yapı, kurulduğu yerin seçimiyle Mimar Sinan’ın aynı zamanda usta bir şehircilik uzmanı olduğunu da göstermektedir. Hemen “acaba minareye çıkabilir miyiz?” diye içinizden geçiriyorsunuz ve özel bir izin ile çıkıyoruz bir kaç gönüllü ile o karanlık yollara. 4 farklı yolu olduğu söyleniyor biz en rahatını seçmemize rağmen oldukça zorlanıyoruz ilk şerefeye çıkana kadar. Ama iyi ki çıktım diyorum içimden, hani derler ya “Edirne ayaklarınız altında” o büyüleyici şehri temaşa ediyorsunuz, içinizdeki özgür duyguları hissedercesine…

Edirne büyük binaları olmayan, camileri, çarşıları, köprüleri, tarihi evleriyle ülkemize batıdan gelenleri karşılayan bir sınır kenti olma özelliğini en iyi şekilde yansıtan güzide bir şehir. Özellikle tarihi çarşılarında alış veriş yapmaktan oldukça zevk alıyorsunuz ve paranıza da kıyıyorsunuz. Bu arada sakın Edirnelilere; “Ezine peyniri nerede satılıyor” demeyin, hemen benim gibi Ezine ile Edirne peyniri farkını bilmiyor iseniz her an bir tatlı fırça yiyebilirsiniz. Çünkü Edirne Peyniri ile Ezine peyniri tamamen birbirinden farklı imiş…

Ertesi gün, Trakya Üniversitesinin büyük uğraşlar sonunda müze haline çevirdiği “Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi’ni” saatlerce geziyoruz ama yine de bize yetmiyor zaman.

Burada 500 yıl öncesinin bir “Osmanlı bimarhanesi” (bimar: hasta, hane: ev) canlandırılmış. Dönemin hekimlik bilgilerinin yanı sıra müziğin, su sesinin, güzel kokuların ve meşguliyetin kullanıldığı mekanları geziyoruz, adeta geçmişi yaşıyoruz, elimizde fotoğraf makinelerimiz bol bol fotoğraf çekiyoruz…

Başarılı canlandırmalara şahit oluyoruz. Hastalar, hekimler, hasta bakıcılar, hanende ve sazendeler canlı gibi karşımızda duruyor… Işık ve ses düzeni bu canlandırmayı bütünlüyor…

Edirne’de Meriç Nehrinden geçmek de içimizde tatlı heyecanlar oluşturuyor. O coşkun suları ile hoş geldiniz dercesine akıyor büyüleyici manzarasıyla…

Benim gibi Edirne’ye yolunuzun düşmesini beklemeyin, o güzellikleri en kısa zamanda gidip görmeniz iç aleminize çok şey katacaktır. Ne yazık ki bu güzide şehrimizi çok kısa zamanda ancak bu kadar gezebildim ve bu kadar kısa anlatabiliyorum… Oysa ne çok yer var gezilecek ve satırlarca anlatılacak güzellikler…

Eczacılık Fakültesi Dekanlar konseyi toplantısına ev sahipliği yapan ve bizleri hoşgörüleri ile ağırlayan başta Trakya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yener YÖRÜK olmak üzere Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yüksel Bayrak ve ekibine meslektaşlarım adına çok teşekkür ederim…

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bugün sanki başka bir duygusallık var üzerimde.

Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.

Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?

Yolları mı?

Binaları mı?

Alışveriş merkezleri mi?

Bence hayır…

Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.

Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.

Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.

Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.

Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.

Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.

Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.

İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.

Bugün teknoloji gelişti…

Zenginleştik…

Evler büyüdü…

Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.

Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…

Oysa her  konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.

Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.

Mesela madımak sadece bir yemek değildir.

Arabaşı sadece bir çorba değildir.

Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.

Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…

Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.

Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.

Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.

Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim

En büyük serveti insanıdır.

Çalışkan insanıdır.

Dürüst insanıdır.

Vefalı insanıdır.

Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.

Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.

Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.

El sanatlarımız unutuluyor.

Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.

İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.

Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.

Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.

Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.

Çünkü insan doğduğu yeri sever.

Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.

Bildiği kadar sahip çıkar.

Gelin…

Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.

Eski konaklarımızı gezelim.

Türkülerimizi dinleyelim.

Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.

Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.

Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.

Çünkü bir gün onlar olmayacak.

Ama onların anlattıkları kalacak.

Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.

Unutmayalım…

Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.

O kökü korursak, geleceğimiz de güçlü olacaktır.

Bu gün de böyle bir şeyler içimden geçti işte.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Değerli okurlarım,

Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.

Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir.

Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur.

Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler.

İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz.

Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz?

Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır.

Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır.

Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız?

Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir.

Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.

Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.

İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir.

Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil;

  • standartlaştırılmış bitki ekstraktları,
  • doğal kozmetik ürünleri,
  • fonksiyonel gıdalar,
  • fitofarmasötik ürünler,
  • biyobozunur ambalaj hammaddeleri,
  • yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler

geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir.

Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır.

Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir.

Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez.

Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir.

Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır.

Artık sadece buğday üreten değil;

bilgi üreten,

patent üreten,

yüksek teknoloji üreten,

ihracat yapan,

marka oluşturan

bir Yozgat hayal etmek zorundayız.

Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır.

Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir.

Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım.

Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Değerli okurlarım,

Bu hafta sizleri, tarım ve gıda sektörünün kalbinin attığı, çok kıymetli akademik paylaşımlara sahne olan önemli bir organizasyonun satır aralarına götürmek istiyorum.

Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacıların oturumlarına moderatörlük yapma hem de kendi sunumum olan tıbbi, aromatik bitkiler ve bio-inovasyon üzerine bir sunum gerçekleştirme fırsatı buldum.

İki gün boyunca yoğun bir bilimsel programla gerçekleştirilen çalıştayda; sürdürülebilir tarım uygulamalarından yenilikçi gıda teknolojilerine, iklim değişikliğinin tarımsal üretime etkilerinden bio-ekonomiye kadar çok geniş bir yelpazede kritik konular masaya yatırıldı. Bugün dünya, sadece gıda arzını güvence altına almayı değil; aynı zamanda sürdürülebilir, çevre dostu ve katma değeri yüksek tarım modelleri geliştirmeyi tartışıyor.

Bizim gibi biyolojik çeşitlilik açısından adeta birer hazine üzerinde oturan coğrafyalar için bu tartışmalar bir tercihten ziyade, geleceğe dönük bir zorunluluk, projeler üretme ve pratiğe dönüştürmedir.

Sunumumun konusu olan Yozgat ve çevresi, barındırdığı endemik türler ve tıbbi-aromatik bitki varlığıyla müthiş bir potansiyele sahip. Sunumumda da vurguladığım üzere; lavantadan kekiğe, salepten yöresel şifalı bitkilere kadar uzanan bu zenginlik, sadece geleneksel mutfağımızın veya halk hekimliğinin bir parçası olarak kalmamalıdır. Bizler, yeşil sentez yöntemleriyle bu bitkilerden nano-teknolojik materyaller üretebilmeli, ilaç, kozmetik ve sürdürülebilir gıda ambalajı sanayisinde (PLA gibi biyo-bozunur polimerlerle entegre ederek) katma değerli ürünlere dönüştürebilmeliyiz. Doğru bir Bio-İnovasyon Stratejisi ile bölge tarımını kalkındırmak ve kimyasal kirliliğin önüne geçecek çevreci çözümler üretmek elimizde ve yapmalıyız.

Çalıştay boyunca gerçekleştirdiğimiz oturumlarda, akademisyenlerimizin vizyoner yaklaşımlarını dinlemek, tarımın geleceğine olan inancımı bir kat daha artırdı. Multidisipliner çalışmaların, çevre bilincinin ve akademik birikimin sahaya aktarılmasının ne denli hayati olduğunu bir kez daha gördük.

Bu kıymetli platformda bizleri bir araya getiren, tarım ve gıdanın geleceğine yön verecek bu nitelikli organizasyona ev sahipliği yapan başta Hitit Üniversitesi Rektörü olmak üzere tüm üniversite yönetimine çok teşekkür ederim.

Ayrıca;

  • Çalıştay bünyesinde şahsıma Moderatörlük gibi kıymetli ve onurlu bir görevi tevdi ederek oturumları yönetme fırsatı tanıyan düzenleme kuruluna,
  • Bilgi ve birikimleriyle çalıştayın bilimsel derinliğini artıran, ufkumuzu açan tüm değerli Çağrılı Konuşmacılara,
  • Organizasyonun başarıyla hayata geçirilmesindeki büyük emekleri, yakın alakaları ve misafirperverlikleri için Alaca Avni Çelik Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Songül ÖZÜM’e ve ekibine,
  • Sunumlarıyla ve fikirleriyle katkı sunan tüm akademisyen meslektaşlarıma ve sektör paydaşlarına

yürekten teşekkür ederim. Bilimin ışığında, toprağın bereketini bio-inovasyonla buluşturacağımız nice güzel organizasyonlarda yeniden buluşmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş