Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Tarih kokan şehir: Erzincan

Yayınlanma

Tarih

TARİH KOKAN ŞEHİR: ERZİNCAN

Bu hafta sonu Eczacılık Fakültesi Dekanları toplantısında, Erzincan Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin konuğu idik. Yaklaşık 25 fakültenin dekanları toplantıya katılmıştı.  Erzincan üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İlyas Çapoğlu ve Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Yücel Kadıoğlu’nun olağan üstü misafirperverliğine hayran kalmamak mümkün değildi. Anadolu insanının misafirpere, misafirliğe verdiği önemi gösterdiği özeni iliklerimize kadar hissettik. Bir günümüzü toplantıya ayırıp önemli konuları görüştükten sonra ilk defa geldiğim Erzincan’da gezilere başladık.

Erzincan tarihi İpek Yolu üzerinde olmasından dolayı çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış bir kent. Müthiş bir tarih kokusunu hissedebiliyorsunuz. Malazgirt Zaferi’nden sonra Türk hâkimiyetine geçmiş, özellikle de Selçuklu mimarisinin etkilerini görüyorsunuz. El sanatları meraklılarının özellikle bakır ile süslenmiş ürünleri mutlaka görmeleri gerektiğini düşünüyorum. Ya  da “Eğin Halıları”nı alamasanız bile kesinlikle görün derim. Erzincan mimarisinde taş yapılar göze çarpmakta; kapı, pencere ve dolaplarında ahşap işçiliğinin mükemmelleştiğini görebiliyorsunuz.

Erzincan’a gelip de Erzincan ve Kemah Kalelerini görmeden sakın gitmeyin; spor ayakkabılarınızı giyin ve muhteşem güzellikler içinde kaleyi ziyaret edin.  Erzincan kalesinin ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmese de Moğollara karşı Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad tarafından onarılarak kullanıldığı tarih kayıtlarında yer alıyor. Kemah Kalesi ise ilçeye önemli bir tarihsel görkem sunmuş. Kemah’a gelen misafirlerin mutlaka kaleye çıkarılması neredeyse adet yerini almaya başlamış. Fakat benden küçük bir tiyo; asla pişman olmayacaksınız, hatta gitmezseniz sonra bir yerlerde duyduğunuzda ciddi pişmanlık yaşayabilirsiniz. Bir de kaleye çıkarken aman ha fotoğraf makinenizi unutmayın; öyle olağan üstü görsellere şahitlik edeceksiniz ki yoksa “ben buralara neden gelemedim” diye daha sonra hayıflanırsınız. Birinci Dünya Savaşında ciddi şekilde tahrip olan kalede gizli geçitler, dehlizler ya da suyolu buram buram tarih kokmakta…

Erzincan deyince Terzi Baba Hazretleri akla gelir. Terzi Baba Hazretleri dürüstlüğü ile insanlar üzerinde nam salmış, diktiği elbiselerden artan parçaları toplayıp cebine koyarak sahibine geri vermeyi düstur edinmiş, etrafında Tasavvuf kültürü ile yetişmiş büyük bir kitle oluşmuş, ve Miftah-ı Kenz adlı eserinde tasavvuf anlayışını toplamıştır.  Depremden sonra Japonlar tarafından yapılan Terzi Baba Camisinin içi adeta bir Uzay üssünü andırıyor. Değişik bir mimari yapı ile karşı karşıya geliyorsunuz.

Erzincan’a ayak basar basmaz ilk karşılaştığınız soru şudur; “ekşi suyumuzun tadına baktınız mı?” Ekşi su, doğal maden suyunun çıktığı ve mesire yerlerinin bulunduğu bir alanda bol miktarda akan bir su. İçtiğinizde gerçekten içindeki minerallerden dolayı suda bir ekşilik tadı alıyorsunuz. Türk Kızılayı Mireralli Su İşletmeciliği’nin Afyondan sonraki ikinci büyük tesisi burada bulunuyor. Mükemmel bir tesis ve tertemiz; tesisi görmüş biri olarak gönül rahatlığı ile içilebileceğini söylemekten onur duyarım.

Hayatınızda “unutamayacağım bir yer görmek istiyorum” diyorsanız; “Girvelik Şelalesi”ne gitmeniz gerekir. Bolca fotoğraf çekebileceğiniz, suyun dağ ve bitki örtüsü ile nasıl raks ettiğine şahit olacağınız, su sesinin meydana getirdiği mükemmel melodiyle kulağınızın pasını atacağınız görsel bir şölen Girvedik Şelalesi… Allah’ın sanatını görüp şükretme ve tefekkür etme yeri adeta… Şelaleye giderken yol boyu size eşlik eden papatyalar, gelincikler ve çeşit çeşit bitki türleri ise gözlerinize olduğu kadar misk-i amber kokularıyla ruhunuza da hitap ederek yolculuğunuza keyif katıyor…

Meyve deyince ilk akla gelen Cimin Üzümü’dür Erzincan’da, ama ne yazık ki mevsimi olmadığı için tadına bakamadık. Kurusu da olmuyormuş Cimin Üzümü’nün. Şeker oranın sıfıra yakın olduğu bir meyve olması sebebiyle şeker hastaları için de rahatlıkla tüketebilecekleri bir lezzet…

Kemaliye, hayatımda gördüğüm en güzel yerlerden biri. Önceki ismi “Eğin” olan ilçenin adı 1922 yılında “Kemaliye” olarak değiştirilmiş. Sivil mimari ile doğal güzelliklerin hemhal olduğu bir yer. Kemaliye evlerine hayran olmamak elde değil, hele o süslü kapı tokmaklarının iki tane olmasındaki incelik; büyük ve sert olana vurulduğu zaman erkeğin misafir geldiği, ince ve yavaş ses çıkaranın ise kadının misafir olarak geldiğini belirtmesi… Osmanlı’dan kalma bir adet olan bu ince düşüncenin Kemaliye’de hala yaşatılıyor olması beni gerçekten çok etkiledi… Derin düşüncelere saldı… Sadece bu davranış bile Osmanlı zamanında insanların ne kadar ince ruhlu olduklarının bir ispatı değil miydi?

Kemaliye’ye geldik madem, Kemaliye Kanyonu’nu gezmeden olmaz dedik ve çıktık yola… Grand Kanyon’undan sonra dünyanın ikinci büyük kanyonu olduğunu sonradan öğrendiğim Kanyonun etrafında Karasu üzerinde tekne ile gezmeye başladık. Baktığımız her yer, karşılaştığımız her manzara tam bir görsel şölen sunuyordu bizlere… Gördüklerimiz karşısında adeta büyülenmiş gibiydik…

Dünyanın en lezzetli tuzlarından birinin tadına bakmak isterseniz, Kemah Tuzunun tadına bakıverin, çünkü bol miktarda mineral içeriyor.  100 m uzunluğundaki bir tünelden çıkan su, dinlendirilerek bu katkısız tuz elde ediliyor, tulum peyniri, turşu ve salamurada kullanılıyor, inanılmaz bir lezzet katıyor dahil olduğu tatlara…

Erzincan mutfağı ise bambaşka bir lezzet; tulum peyniri, Kete, Erzincan çorbası, Dut pekmezi, döner… Tadına doyamayacağınız lezzetler her biri…

Erzincan’ı görmek, tadına varabilmek için bir buçuk gün elbette ki yetmedi bizlere… Tadı damağımızda kaldı desek hiç de abartmış olmayız inanın… Mutlaka hayatınızda bir kez olsun Erzincan’a gidin ve doya doya gezin, suyunu için, havasını tenefüs edin, tarihi kokusunu ciğerlerinize çekin… Kısa ziyaretimde imkânımız olduğunca gördüğüm yerleri kalemim döndüğünce anlatmaya çalıştım ama dedim ya; Erzincan anlatılmaz yaşanır…

Organizasyonda emeği geçen başta Erzincan Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Yücel Kadıoğlu olmak üzere, yardımcısı Yrd.Doç.Dr. Sümeyra Tuna ve tüm ekibe, ayrıca Kemaliye gezi programını düzenleyen İVEK ekibine bu unutulmaz anılar için sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bugün sanki başka bir duygusallık var üzerimde.

Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.

Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?

Yolları mı?

Binaları mı?

Alışveriş merkezleri mi?

Bence hayır…

Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.

Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.

Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.

Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.

Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.

Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.

Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.

İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.

Bugün teknoloji gelişti…

Zenginleştik…

Evler büyüdü…

Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.

Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…

Oysa her  konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.

Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.

Mesela madımak sadece bir yemek değildir.

Arabaşı sadece bir çorba değildir.

Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.

Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…

Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.

Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.

Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.

Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim

En büyük serveti insanıdır.

Çalışkan insanıdır.

Dürüst insanıdır.

Vefalı insanıdır.

Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.

Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.

Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.

El sanatlarımız unutuluyor.

Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.

İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.

Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.

Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.

Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.

Çünkü insan doğduğu yeri sever.

Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.

Bildiği kadar sahip çıkar.

Gelin…

Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.

Eski konaklarımızı gezelim.

Türkülerimizi dinleyelim.

Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.

Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.

Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.

Çünkü bir gün onlar olmayacak.

Ama onların anlattıkları kalacak.

Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.

Unutmayalım…

Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.

O kökü korursak, geleceğimiz de güçlü olacaktır.

Bu gün de böyle bir şeyler içimden geçti işte.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Değerli okurlarım,

Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.

Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir.

Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur.

Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler.

İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz.

Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz?

Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır.

Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır.

Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız?

Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir.

Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.

Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.

İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir.

Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil;

  • standartlaştırılmış bitki ekstraktları,
  • doğal kozmetik ürünleri,
  • fonksiyonel gıdalar,
  • fitofarmasötik ürünler,
  • biyobozunur ambalaj hammaddeleri,
  • yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler

geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir.

Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır.

Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir.

Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez.

Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir.

Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır.

Artık sadece buğday üreten değil;

bilgi üreten,

patent üreten,

yüksek teknoloji üreten,

ihracat yapan,

marka oluşturan

bir Yozgat hayal etmek zorundayız.

Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır.

Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir.

Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım.

Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Değerli okurlarım,

Bu hafta sizleri, tarım ve gıda sektörünün kalbinin attığı, çok kıymetli akademik paylaşımlara sahne olan önemli bir organizasyonun satır aralarına götürmek istiyorum.

Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacıların oturumlarına moderatörlük yapma hem de kendi sunumum olan tıbbi, aromatik bitkiler ve bio-inovasyon üzerine bir sunum gerçekleştirme fırsatı buldum.

İki gün boyunca yoğun bir bilimsel programla gerçekleştirilen çalıştayda; sürdürülebilir tarım uygulamalarından yenilikçi gıda teknolojilerine, iklim değişikliğinin tarımsal üretime etkilerinden bio-ekonomiye kadar çok geniş bir yelpazede kritik konular masaya yatırıldı. Bugün dünya, sadece gıda arzını güvence altına almayı değil; aynı zamanda sürdürülebilir, çevre dostu ve katma değeri yüksek tarım modelleri geliştirmeyi tartışıyor.

Bizim gibi biyolojik çeşitlilik açısından adeta birer hazine üzerinde oturan coğrafyalar için bu tartışmalar bir tercihten ziyade, geleceğe dönük bir zorunluluk, projeler üretme ve pratiğe dönüştürmedir.

Sunumumun konusu olan Yozgat ve çevresi, barındırdığı endemik türler ve tıbbi-aromatik bitki varlığıyla müthiş bir potansiyele sahip. Sunumumda da vurguladığım üzere; lavantadan kekiğe, salepten yöresel şifalı bitkilere kadar uzanan bu zenginlik, sadece geleneksel mutfağımızın veya halk hekimliğinin bir parçası olarak kalmamalıdır. Bizler, yeşil sentez yöntemleriyle bu bitkilerden nano-teknolojik materyaller üretebilmeli, ilaç, kozmetik ve sürdürülebilir gıda ambalajı sanayisinde (PLA gibi biyo-bozunur polimerlerle entegre ederek) katma değerli ürünlere dönüştürebilmeliyiz. Doğru bir Bio-İnovasyon Stratejisi ile bölge tarımını kalkındırmak ve kimyasal kirliliğin önüne geçecek çevreci çözümler üretmek elimizde ve yapmalıyız.

Çalıştay boyunca gerçekleştirdiğimiz oturumlarda, akademisyenlerimizin vizyoner yaklaşımlarını dinlemek, tarımın geleceğine olan inancımı bir kat daha artırdı. Multidisipliner çalışmaların, çevre bilincinin ve akademik birikimin sahaya aktarılmasının ne denli hayati olduğunu bir kez daha gördük.

Bu kıymetli platformda bizleri bir araya getiren, tarım ve gıdanın geleceğine yön verecek bu nitelikli organizasyona ev sahipliği yapan başta Hitit Üniversitesi Rektörü olmak üzere tüm üniversite yönetimine çok teşekkür ederim.

Ayrıca;

  • Çalıştay bünyesinde şahsıma Moderatörlük gibi kıymetli ve onurlu bir görevi tevdi ederek oturumları yönetme fırsatı tanıyan düzenleme kuruluna,
  • Bilgi ve birikimleriyle çalıştayın bilimsel derinliğini artıran, ufkumuzu açan tüm değerli Çağrılı Konuşmacılara,
  • Organizasyonun başarıyla hayata geçirilmesindeki büyük emekleri, yakın alakaları ve misafirperverlikleri için Alaca Avni Çelik Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Songül ÖZÜM’e ve ekibine,
  • Sunumlarıyla ve fikirleriyle katkı sunan tüm akademisyen meslektaşlarıma ve sektör paydaşlarına

yürekten teşekkür ederim. Bilimin ışığında, toprağın bereketini bio-inovasyonla buluşturacağımız nice güzel organizasyonlarda yeniden buluşmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş