Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Yediklerimiz Davranışlarımızı Etkiliyor mu? Bilimin Soframıza Söyledikleri

Yayınlanma

Tarih

Bir anne ya da baba düşünün…

Sabah erkenden kalkıyor, çocuğunu okula hazırlıyor, üşümesin diye üzerini giydiriyor. Kapıdan çıkarken arkasından sesleniyor: “Yavrum, kendine dikkat et, Allaha emanet ol”

Peki, aynı anne ve baba, çocuklarının beslenme çantasına koydukları yiyeceklerin onların gelişen beyinlerini, ruh hâllerini ve gelecekteki sağlıklarını nasıl etkileyebileceğini hiç düşünüyor mu?

Çocuklarımızın iyi okullarda okumasını, başarılı olmasını, güzel bir meslek sahibi olmasını istiyoruz. Onlar için gece gündüz çalışıyoruz. Fakat bazen en önemli soruyu unutuyoruz:

Çocuklarımızın karnını doyururken gerçekten onları besliyor muyuz ya da nasıl besliyoruz?

Kültürümüzde “helal lokma” kavramı hem dinî bir hassasiyet hem de dürüstlüğün, emeğin, temizliğin ve kul hakkına saygının bir ifadesidir.

Kur’an-ı Kerim’de “Yeryüzündeki helal ve temiz şeylerden yiyin” buyurulmaktadır (Bakara, 2/168).

Bu anlayış çok önemlidir. Helal olmak dinî, sağlıklı olmak ise tüm dünya da bilimsel olarak değerlendirilen bir ölçüttür. Birbirlerini ne de güzel tamamlarlar.

Modern bilim artık beslenmenin yalnızca açlığı gidermekten ibaret olmadığını ortaya koyuyor.

Gebelik döneminde annenin beslenmesi, bebeğin beyin ve sinir sistemi gelişimini etkileyebiliyor. Epigenetik araştırmaları, beslenme ve çevresel koşulların genlerin işleyişini etkileyebileceğini gösteriyor.

Daha da önemlisi, bağırsaklarımız ile beynimiz arasında sürekli bir iletişim bulunuyor. Bağırsak-beyin ekseni olarak adlandırılan bu sistem, beslenmenin metabolizma, bağışıklık ve sinir sistemiyle ne kadar yakından ilişkili olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.

Elbette yediğimiz tek bir yiyecek karakterimizi belirlemiyor. Fakat yıllar boyunca sürdürdüğümüz beslenme alışkanlıkları, bedenimizin ve zihnimizin sağlığını etkileyebiliyor.

Bilim Dünyasından Dikkat Çekici Bulgular

2024 yılında dünyanın saygın tıp dergilerinden The BMJ‘de yayımlanan ve yaklaşık 9,9 milyon kişinin verilerini kapsayan geniş bir bilimsel derleme, ultra işlenmiş gıdaların yüksek tüketimi ile obezite, tip 2 diyabet, kalp-damar hastalıkları ve bazı ruh sağlığı sorunları arasında önemli ilişkiler bulunduğunu ortaya koydu [1].

2026 yılında Nutrients dergisinde yayımlanan sistematik derlemede ise çocuk ve ergenlerde ultra işlenmiş gıda tüketiminin artmasıyla kaygı, depresif belirtiler ve çeşitli ruh sağlığı sorunları arasında ilişkiler bildirildi [2].

Yine 2026 yılında Child and Adolescent Psychiatry and Mental Health dergisinde yayımlanan bir başka kapsamlı değerlendirme, sağlıksız beslenme ile çocukların ruh sağlığı arasındaki ilişkileri ele aldı [3].

Bazı yapay gıda boyaları ve koruyucu karışımları üzerine yapılan kontrollü araştırmalarda da çocukların dikkat ve hareketlilik düzeylerinde küçük fakat ölçülebilir değişiklikler gözlendi [4].

Bu çalışmaların çoğu ilişki göstermektedir; her davranış sorununun doğrudan beslenmeden kaynaklandığını kanıtlamamaktadır. Ancak bilim dünyasının verdiği mesaj açıktır: Çocuklarımızın beslenme düzenini, yalnızca büyümeleri için değil, zihinsel ve ruhsal gelişimleri için de önemsemeliyiz.

Bir markete girdiğimizde çocuklarımızı ilk karşılayan şey çoğu zaman meyveler ve sebzeler değil; albenili şeyler yani rengârenk şekerlemeler, paketli atıştırmalıklar ve dikkat çekici reklamlardır.

Çocuklarımız bazen bir paket cipsle mutlu oluyor, bazen şekerli bir içecekle ödüllendiriliyor.

Biz de “Bir kereden ne olur?” diyerek geçiyoruz ve bu tekrarlar devam edip duruyor.

Aslında mesele bir kerelik tüketim değil, bunun alışkanlığa dönüşmesidir.

Bir çocuğun her gün yüksek miktarda şeker, tuz ve enerji içeren, besleyici değeri düşük ürünlerle beslenmesi; dengeli beslenmenin yerini aldığında uzun vadeli sağlık risklerini artırabilir.

Elbette bütün paketli gıdalar zararlı değildir. Her katkı maddesi de tehlikeli değildir. Önemli olan ürünün içeriği, tüketim sıklığı ve çocuğun genel beslenme düzenidir.

Ancak kendimize şu soruyu sormalıyız:

Çocuğumuza aldığımız bir oyuncağın kalitesini araştırırken, onun gelişen bedenine sunduğumuz yiyeceğin içeriğini neden aynı titizlikle incelemiyoruz?

Çocuklarımızın Davranışlarında Soframızın Payı Var mı?

Bazen çocuklarımızın huzursuzluğundan, öfkesinden, dikkat dağınıklığından ve derslerine ilgisizliğinden şikâyet ediyoruz.

Oysa bir çocuğun davranışları yalnızca beslenmeyle açıklanamaz. Uyku düzeni, aile ortamı, okul hayatı, stres ve gelişimsel özellikler de son derece önemlidir.

Yine de kahvaltı yapmadan okula giden, gün boyunca yeterli ve dengeli beslenemeyen, akşam saatlerini ekran karşısında geçiren bir çocuğun yaşam düzenini sorgulamadan yalnızca davranışlarını eleştirmek ne kadar doğrudur?

Belki de çocuklarımızı değiştirmeye çalışmadan önce onların yaşadığı ortamı ve günlük alışkanlıklarını gözden geçirmeliyiz.

Çünkü çocuklar söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğrenir.

Biz sofrada sebze yemiyorsak, onlardan sebze yemelerini nasıl bekleyebiliriz?

Biz sürekli hazır gıdalara yöneliyorsak, onlara sağlıklı beslenme alışkanlığını nasıl kazandırabiliriz?

Çocuklarımıza ev, araba, para ve güzel bir gelecek bırakmak istiyoruz.

Peki, sağlıklı bir beden, bilinçli beslenme alışkanlığı, dürüstlük, merhamet ve paylaşma kültürü bırakmayı ne kadar önemsiyoruz?

Bir çocuğa ekmeğin kıymetini, çiftçinin emeğini, israfın yanlışlığını ve helal kazancın değerini öğretmek de eğitimin bir parçasıdır.

Üstelik sağlıklı beslenme yalnızca annelerin sorumluluğu değildir. Babalar, öğretmenler, gıda üreticileri ve kamu kurumları da bu sorumluluğu paylaşmalıdır.

Güvenilir ve besleyici gıdaya erişim, her çocuğun hakkıdır.

Bir gün çocuklarımız büyüdüğünde bize şu soruyu sorabilir:

“Anne, baba… Siz bizim geleceğimiz için bu kadar çalışırken, sağlığımız için neler yaptınız?”

İşte o gün yalnızca kazandığımız paraları, aldığımız evleri ve ödediğimiz okul ücretlerini anlatmak yeterli olmayacaktır.

Onlara sevgiyle hazırlanmış sofraları, birlikte yenilen yemekleri, öğrettiğimiz doğru alışkanlıkları ve gösterdiğimiz güzel örnekleri de anlatabilmeliyiz.

Unutmayalım: Bir lokma tek başına bir insanın karakterini belirlemez. Ancak her gün tekrarlanan alışkanlıklar, bir ömrün sağlığını ve yaşam biçimini şekillendirebilir.

Çocuklarımızın önüne yalnızca yemek değil; sevgi, sağlık, dürüstlük ve umut da koyalım.

Çünkü biz sadece çocuklarımızı büyütmüyoruz. Biz geleceğin insanını, geleceğin ailesini ve geleceğin toplumunu yetiştiriyoruz.

Ve belki de daha sağlıklı, daha bilinçli, daha merhametli bir toplumun ilk adımı, bugün evimizde kurduğumuz sofradan başlayacaktır.

Eğer bunları yapmaz isek şuan düştüğümüz durumlardan çok daha vahim olaylara gebe oluruz haberiniz olsun…

Kaynaklar

  1. Lane MM, ve ark. (2024). Ultra-processed food exposure and adverse health outcomes: umbrella review of epidemiological meta-analyses. BMJ, 384. https://doi.org/10.1136/bmj-2023-077310
  2. Georgiou A, Chrysostomou S, Kantilafti M. (2026). Ultra-Processed Foods and Mental Health in Children and Adolescents: Evidence from a Systematic Review. Nutrients, 18(6):899. https://doi.org/10.3390/nu18060899
  3. Ulm C, ve ark. (2026). Association between unhealthy food consumption and mental health outcomes in children and adolescents: an umbrella review. Child and Adolescent Psychiatry and Mental Health, 20:70. https://doi.org/10.1186/s13034-026-01079-4
  4. McCann D, ve ark. (2007). Food additives and hyperactive behaviour in 3-year-old and 8/9-year-old children in the community: a randomised, double-blinded, placebo-controlled trial. The Lancet, 370:1560–1567. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(07)61306-3

Köşe Yazıları

PET Şişelerdeki Görünmeyen Tehlike: 10 Yıl Önce Biz Araştırdık, Bugün Dünya Konuşuyor!

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir şişe su satın aldığımızda onun ne kadar temiz olduğunu düşünürüz. Peki, suyun içerisinde bulunduğu plastik şişeden hangi kimyasalların geçebileceğini, güneş ışığının ve sıcaklığın suyun kalitesini nasıl etkilediğini hiç düşündük mü?

Özellikle yaz aylarında marketlerin önünde, araçların bagajlarında ve yol kenarlarında güneş altında bekleyen PET şişelerdeki sular, üzerinde önemle durulması gereken bir halk sağlığı konusudur.

Aslında biz bu tehlikeye yaklaşık 10 yıl önce bilimsel bir araştırmayla dikkat çekmiştik.

2016 yılında yaptığımız araştırma neyi ortaya koydu?

2016 yılında Dicle Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde (DÜBTAM), araştırmacı arkadaşım Mustafa Abdullah Yılmaz ile birlikte gerçekleştirdiğimiz ve uluslararası bilimsel bir dergide yayımladığımız çalışmada, PET şişelerdeki içme sularını ileri kütle spektrometrisi teknikleriyle analiz ettik.

Araştırmamızda UHPLC-ESI-IT-TOF MS yöntemini kullanarak başlangıçta üç polimer katkısıyla ilişkili bileşik tespit ettik: Chimassorb 81, Irgafos 168 ile ilişkili bileşik ve Oleamide.

Daha sonra PET şişelerdeki suları sekiz gün boyunca güneş ışığına maruz bıraktık. Yeniden yaptığımız analizlerde bu üç bileşiğe ilave olarak Antioxidant 2246 ve BHT adlı iki bileşik daha tespit ettik.

Böylece başlangıçta üç olan tespit edilmiş bileşik sayısı beşe yükseldi.

Bu sonuç, güneş ışığına maruz kalan PET şişelerdeki suyun kimyasal içeriğinin değişebileceğini gösteriyordu. Çalışmamız doğrudan bir sağlık zararı kanıtı sunmasa da plastik ambalajların saklama koşullarının önemini ortaya koyuyordu.

Bugün dünya neyi araştırıyor?

Aradan geçen on yılda bilimsel araştırmalar çok daha ileri bir noktaya ulaştı. Artık yalnızca plastiklerden suya geçebilen kimyasal katkılar değil, gözle görülemeyen mikroplastik ve nanoplastikler de inceleniyor.

2024 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan bir araştırmada, incelenen üç şişelenmiş su markasında litre başına ortalama 240 bin mikroplastik ve nanoplastik parçacık bulunduğu tahmin edildi. Bu parçacıkların yaklaşık %90’ının nanoplastik boyutunda olduğu bildirildi.

2025 yılında Science of the Total Environment dergisinde yayımlanan başka bir araştırmada ise güneş ışığı, yüksek sıcaklık ve uzun süreli depolamanın PET şişelerle ilişkili ftalat geçişini artırabildiği gösterildi.

Yine 2025 yılında Soft Matter dergisinde yayımlanan çalışmada, 70 PET şişe on hafta boyunca güneş ışığına maruz bırakıldı. Sonuçlar, güneş ışığının plastik yüzeyinde fotokimyasal bozunmaya ve mikropartikül oluşumuna neden olabildiğini ortaya koydu.

2026 yılında yayımlanan bir araştırma ise konunun önemini daha da artırdı. Water Research dergisindeki çalışmada, sekiz farklı şişelenmiş su markası incelendi. Yüksek sıcaklık (60 °C) ve mekanik çalkalanmanın birlikte uygulandığı deney koşullarında nanopartikül sayısının yaklaşık 9,3 kat arttığı belirlendi.

Bu sonuçlar, 2016 yılında kimyasal katkılar açısından dikkat çektiğimiz güneş ışığı ve depolama koşulları sorununun, bugün mikroplastik ve nanoplastik araştırmalarıyla yeni boyutlar kazandığını gösteriyor.

İnsan sağlığı açısından ne anlama geliyor?

Mikroplastikler ve nanoplastikler, çevre kirliliğinin ötesinde insan sağlığı açısından da araştırılan önemli bir konudur.

Deneysel araştırmalarda bu parçacıkların bazı koşullarda oksidatif stres, inflamasyon ve hücresel işlevlerde değişikliklerle ilişkili olabileceği bildirilmektedir. Ancak içme suyunda mikroplastik tespit edilmesi, doğrudan insanlarda hastalık oluşturduğu anlamına gelmez.

Önemli olan, bu maddelerin hangi miktarlarda vücuda girdiğinin, dokularla nasıl etkileştiğinin ve uzun süreli maruziyetin olası sonuçlarının bilimsel olarak belirlenmesidir.

Bu nedenle hem plastik parçacıkların hem de ambalaj kaynaklı kimyasal bileşiklerin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Peki, ne yapmalıyız?

Öncelikle PET şişelerdeki suların doğrudan güneş ışığı altında ve yüksek sıcaklıklarda bekletilmemesi gerekir. Özellikle yaz aylarında araç içerisinde, balkonlarda veya açık alanlarda uzun süre bırakılan plastik su şişelerinden kaçınılmalıdır.

Tek kullanımlık PET şişelerin uzun süre tekrar tekrar kullanılması ve sıcak içeceklerle doldurulması da uygun değildir. Güvenilir içme suyuna erişimin bulunduğu durumlarda cam veya paslanmaz çelik gibi tekrar kullanılabilir kapların tercih edilmesi plastik tüketimini azaltabilir.

Burada PET şişelerde satılan bütün suların sağlığa zararlı olduğunu söylemek doğru değildir. Ancak bilimsel bulgular, uygun üretim ve depolama koşullarının titizlikle uygulanması gerektiğini göstermektedir.

Son söz

2016 yılında gerçekleştirdiğimiz araştırmada, PET şişelerdeki içme sularının güneş ışığına maruz kalması sonrasında ilave kimyasal bileşikler tespit etmiştik.

Bugün dünyanın farklı ülkelerinde yapılan araştırmalar, aynı konuyu mikroplastikler, nanoplastikler ve kimyasal migrasyon açısından daha ayrıntılı biçimde incelemektedir.

On yıl önce ortaya koyduğumuz bilimsel uyarının günümüzde hâlâ geçerliliğini koruması, araştırmaların sürekliliğinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Bilimin görevi insanları korkutmak değil, riskleri ortaya koyarak toplumu doğru bilgilendirmektir.

Unutmayalım: Suyun temiz olması kadar, hangi ambalajda ve hangi koşullarda saklandığı da önemlidir.

Sağlıklı bir gelecek için suyumuzu, çevremizi ve sağlığımızı birlikte korumalıyız.

Kaynaklar

  1. Yilmaz, M. A., & Temel, H. (2016). Screening of Polymer Additives in Drinking Water Stored in PET Bottles by UHPLC-ESI-IT-TOF MS. Journal of Environmental Science and Engineering A, 5, 59–64. https://doi.org/10.17265/2162-5298/2016.02.001
  2. Qian, N., et al. (2024). Rapid single-particle chemical imaging of nanoplastics by SRS microscopy. Proceedings of the National Academy of Sciences, 121(3), e2300582121. https://doi.org/10.1073/pnas.2300582121
  3. Massahi, T., et al. (2025). Assessing the effect of sunlight exposure and reuse of polyethylene terephthalate bottles on phthalate migration. Science of the Total Environment. https://doi.org/10.1016/j.scitotenv.2025.178480
  4. Photodegradation-driven microparticle release from commercial plastic water bottles. (2025). Soft Matter. https://doi.org/10.1039/D5SM00469A
  5. Hussain, K. A., et al. (2026). Everyday storage and handling of PET bottled water increase human exposure to nano- and microplastics: Influence of socio-economic factors. Water Research, 295, 125569. https://doi.org/10.1016/j.watres.2026.125569

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Darende’de Bir Gönül Durağı: Somuncu Baba

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bazı mekânlar vardır; yıllar geçse de insanın hafızasından silinmez. Oraya yeniden gittiğinizde yalnızca bir yeri ziyaret etmiş olmazsınız; geçmişinizden bir parçaya, eski hatıralarınıza ve belki de kendinize yeniden dönersiniz.

Malatya’daki DiscoverEU eğitim programımızın ardından yolumuz Darende’ye düşünce benim için böyle bir buluşma gerçekleşti. Uzun yıllar sonra Somuncu Baba Külliyesi’ni yeniden ziyaret etme fırsatı buldum.

Dicle Üniversitesi’nde görev yaptığım yıllarda Darende ve Somuncu Baba, fırsat buldukça ziyaret ettiğimiz yerlerden biriydi. Aradan uzun yıllar geçti. Bu nedenle külliyeye yeniden adım attığımda, bir taraftan eski günleri hatırlarken diğer taraftan ilçenin geçirdiği büyük değişimi görme imkânım oldu.

Doğrusu, gördüğüm manzara beni oldukça etkiledi.

Külliye ve çevresi son derece güzel düzenlenmiş; tarihî ve manevi doku korunurken ziyaretçilerin ihtiyaçları da düşünülmüş. Türbe, camiler, müze, kütüphane, avlular, yeşil alanlar, Tohma Çayı ve çevresindeki sosyal alanlar birbirini tamamlayan büyük bir bütün hâline gelmiş. Nitekim bugün görevlilere göre külliyenin her yıl yüz binlerce ziyaretçiyi ağırladığı belirtiliyor.

Kimdir Somuncu Baba?

Somuncu Baba olarak tanıdığımız Şeyh Hamid-i Veli, Anadolu’nun tasavvuf tarihinde önemli izler bırakmış mutasavvıflardan biridir. Kaynaklarda Hamîdüddin Aksarâyî adıyla da anılır. Eğitim ve irşat yolculuğunun ardından Bursa’ya yerleştiği; burada ekmek pişirerek halka dağıttığı ve bu sebeple halk arasında “Somuncu Baba” adıyla tanındığı aktarılmaktadır.

Onu önemli kılan hususlardan biri de yetiştirdiği insanlardır. Anadolu’nun manevi hayatında çok önemli bir yere sahip olan Hacı Bayram-ı Veli, Somuncu Baba’nın önde gelen mürid ve halifelerindendir. Hacı Bayram-ı Veli üzerinden Akşemseddin’e uzanan irfan çizgisi düşünüldüğünde, Somuncu Baba’nın etkisinin kendi yaşadığı dönemle sınırlı kalmadığı daha iyi anlaşılır.

Bursa’daki hayatıyla ilgili en çok anlatılan hadiselerden biri de beni de çok etkileyen Ulu Cami’nin açılışıyla ilişkilidir. Geleneksel anlatıya göre burada yaptığı konuşma ve Fâtiha Suresi üzerine yorumları onun ilmî ve manevi şahsiyetinin daha geniş çevrelerce tanınmasına vesile olmuştur. Ardından şöhretten uzak durmayı tercih ederek Bursa’dan ayrıldığı anlatılır.

Hayatının son döneminde yolu Darende’ye ulaşmış ve 1412 yılında burada vefat etmiştir. Kabri de bugün ziyaret ettiğimiz Somuncu Baba Külliyesi içerisindedir.

Darende’nin manevi kimliğine vurulan mühür

Somuncu Baba’nın Darende’ye bıraktığı mirası yalnızca bir türbe veya tarihî yapı olarak değerlendirmek eksik olur.

Bugün Darende denildiğinde akla gelen ilk değerlerden birinin Somuncu Baba olması bunun en açık göstergesidir. İnanç, kültür, tarih ve tabiat burada birbirine karışmış durumdadır. Bir tarafta türbeyi ziyaret eden insanlar, diğer tarafta Tohma Çayı’nın sesi; bir tarafta yüzyılların hatırasını taşıyan taş yapılar, diğer tarafta ağaçlar, çiçekler,  su ve suyun sesi…

Bütün bunlar Darende’yi yalnızca geçilip gidilen bir Anadolu ilçesi olmaktan çıkararak önemli bir inanç ve kültür turizmi merkezi hâline getirmiştir. Malatya Valiliği de Somuncu Baba ve çevresinin her yıl yüz binlerce kişi tarafından ziyaret edildiğini belirtiyor.

Bunun ekonomik ve sosyal karşılığı da vardır. Gelen ziyaretçi konaklıyor, alışveriş yapıyor, yöresel ürünleri tanıyor, ilçenin diğer tarihî ve doğal güzelliklerini ziyaret ediyor. Böylece Somuncu Baba’nın asırlar önce bıraktığı manevi miras, günümüzde Darende’nin kültürel görünürlüğüne ve turizm hareketliliğine de katkı sağlıyor.

Burada özellikle Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nın çalışmalarını da anmak gerekir. 1990’lı yıllardan itibaren gerçekleştirilen restorasyon ve çevre düzenlemeleriyle türbe çevresi genişletilmiş; müze, kütüphane, cami bölümleri, avlular ve sosyal alanlarla külliye bugünkü kapsamlı yapısına kavuşturulmuştur.  Görmeye değer yani…

Ve o meşhur balıklar…

Somuncu Baba’yı anlatıp balıkları unutmak elbette olmaz.

Külliyenin önündeki Balıklı Havuz, buranın hafızasının adeta canlı bir parçası. Kayadan çıkan suyun beslediği havuzdaki balıkların, Tohma Kanyonu içerisindeki “Balıklı Kuyular” ile havuz arasında hareket ettikleri belirtiliyor. Bugünkü havuzun oluşturulmasında da Osman Hulûsi Efendi’nin 1960’lı yıllardaki girişimlerinin önemli payı bulunuyor.

Çocukların merakla izlediği, büyüklerin başında durup seyrettiği bu balıklar külliyenin manevi ve doğal atmosferinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş.

Aslında Darende’de insanı etkileyen unsurlardan biri tam da bu: su ile taşın, tabiat ile tarihin, sessizlik ile duanın yan yana bulunması.

Tohma Çayı’nın sesi bazen size eşlik ediyor, bazen ağaçların arasından kayboluyor. Kanyonun sarp kayalıkları hemen yanı başınızda yükselirken birkaç adım ötede yüzyılların manevi mirasını taşıyan bir türbenin önünde duruyorsunuz.

Ziyaretimizin cuma gününe denk gelmesi ayrı bir güzellik oldu. Somuncu Baba Külliyesi’nde cuma namazımızı kıldık. Farklı şehirlerden gelen insanlar ile aynı safta buluşmamız ve ardından türbeyi ziyaret etmemiz, oradaki manevi atmosferi daha da güçlü hissetmeme neden oldu..

İnsan bazı yerlerden fotoğraflarla döner, bazı yerlerden ise düşüncelerle…

Darende’den her ikisiyle de dönüyorsunuz.

Somuncu Baba’nın hayatına baktığımızda öne çıkan değerlerin gösterişten uzak durmak, insanlara hizmet etmek, paylaşmak ve ilmi irfanla buluşturmak olduğunu görüyoruz. Belki de yüzyıllar sonra hâlâ insanların onun bulunduğu mekâna yönelmesinin sebeplerinden biri budur. Eksikliğimizi oradaki vecizeleri okuyarak anlıyoruz.

Ekmek dağıtarak insanların gönlüne giren bir gönül insanının adı, aradan altı asırdan fazla zaman geçmesine rağmen yaşamaya devam ediyor. Demek ki iz bırakmak böyle bir şey.

Bugün Darende’de onun adı bir türbede, bir camide veya tabelada yaşamıyor sadece; ilçenin kültüründe, turizminde, hafızasında ve insanlarında da yaşamaya devam ediyor.

Malatya’daki eğitim programımızın ardından yaptığımız bu ziyaret, benim için yıllar sonra eski bir dosta uğramak gibiydi.

Tohma’nın kıyısında biraz yürümek, balıkları yeniden görmek, Somuncu Baba’nın huzurunda dua etmek ve cuma namazını burada eda etmek gerçekten güzel bir nasip oldu.

Darende’den ayrılırken insanın zihninde suyun sesi, gözünde yeşillikler ve gönlünde güzel bir huzur kalıyor.

Yolunuz Darende’ye düşerse Somuncu Baba’ya uğramadan geçmeyin.
Tohma’nın sesini dinleyin, balıklara bakın, o tarihî mekânda biraz oturun.
Bazen bir şehri tanımak için sokaklarında dolaşmak yetmez; o şehrin gönlüne de dokunmak gerekir.

Kaynaklar: T.C. Malatya Valiliği, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı, Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.

Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen “DiscoverEU Dahil Etme Eğitim”i ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.

Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.

Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?

Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.

İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.

Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.

Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe

DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.

Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.

Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.

Seyahat değil, öğrenme deneyimi

DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.

Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.

Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.

Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.

Malatya’dan geriye kalan

Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.

Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.

SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.

Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş