Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

İftiralara karşı cevabımdır

Yayınlanma

Tarih

2008 yılı idi, 9 aylık TUBİTAK bursu almış hatta paramda bankaya yatmış, California State Üniversitesinde post doktora yapmak için ailemle beraber gidiyordum. Dünyanın en iyi ve en prestijli üniversitelerinden biri idi, belki de hayatımın son şansı idi. O zamanların en popüler konularından biri olan bor karboran türevleri çalışacaktım. Kabul yazısı aldığım hoca da dünya çapında bir insandı. Ailece psikolojik olarak da hazırdık, Los Angeles’da 1000 dolara hoca bize stüdyo tarzında bir ev kiralamıştı. Eş zamanlı olarak rektörlük seçimleri olmuş, bizim desteklediğimiz hoca rektör olarak atanmıştı.  Hem tebrik etmiş hem de müsaade istemiştim gitmek için ki hoca bana “siz giderseniz ben burada ekipsiz ne yaparım, o zaman bende istifa edeyim, bir yere gidemezsiniz” diye rica da bulunmuş ve bende ömrüm boyunca ilk defa görev alarak Fen Bilimleri Enstitüsüne Müdür olarak atanmıştım.

Hayatımda ilk defa Müdür odasına Müdür olarak giriyordum. Çünkü defaatle randevu istememize rağmen ne randevular verilmiş, ne de o zamana kadar muhatap olarak kabul edilmiştim. Profesördüm ama ne yüksek lisans ne de doktora öğrencim vardı, hatta lisansüstü derslerim bile hep sumen altı edilmişti. Laboratuvarlara giriş çıkışlarımız hep problemli idi. Bu tecrübelerim ile enstitümün kapılarını hem hocalara hem de öğrencilerime açmıştım.

O kadar gayretli çalışıyordum ki, gece 11’e kadar mesaide kaldığım bile oluyordu, hatta bir gün akşam 18 gibi eve gittiğim zaman oğlumun “baba neden erken geldin” sözleri bende şok etkisi bırakmıştı. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki zaman yetmiyordu bana. Verilen her görevi, komisyonlarda ki raporları o gece yazıyordum. Böyle bir tempoda 8 yıl su gibi akıp geçmişti.

8 yıllık emeğim, uykusuz gecelerim bir gece de 26.07.2016 tarihinde ismini bile açıklamaya çekinen ismi bende saklı Dicle üniversitesinde çalışan bir profesörün yalan ve iftira dolu hezeyanlarını içeren bir röportajı ile silinip gitmişti. Aman Allah’ım ne iftiralardı bunlar. Okudukça gözlerimden yaş damlıyor, evdekilere hissettirmeme çalışıyordum. Nasıl bir vicdan sahibiydi ki, bile bile yalan söylüyor, hiç bir belgesi olmadan yalan ve iftiralar ile bir insanın onuruyla oynuyor, hayatını karartmaya çalışıyordu.   Beni tanıyan herkes “bu şahıs bu beyanda bulunurken akıl sağlığında sorun mu varmış?” diye yüksek sesle yorumlarını bildiriyorlardı. Adını sonradan öğrendiğim şahısı ne tanırdım, ne de bir merhabalığım vardı.

Sahi o güvendiğim ve beni yere göğe sığdıramayan basın ne yapıyordu, beni bilmiyorlar mıydı ki? Yalan ve iftira haberleri sayfalarına taşımadan önce keşke belge ve ispat isteselerdi ya da en azından bu iddialara verecek cevabım vardır diye arama zahmetinde bulunsalardı. Ne yazık ki ne aradılar ne de sordular.

Hemen avukatımı aradım ve aşağıdaki tekzip yazısını yazarak resmi sürecimi başlattım. Tüm hayatım boyunca gerek meslek hayatımda ve gerekse özel hayatımda onurumla yaşadım, çekineceğim ve hesabını veremeyeceğim hiç bir şey yoktur. Artık o şahıs ile tamamen belgeli, resmi konuşacağız.  Son söz yüce makamlarındır. Kazandığım maddi ve manevi tazminatı hem Diyarbakır, hem Yozgat halkı ve öğrencilerim ile birlikte yiyeceğimi şimdiden taahhüt ederim…

Gazetelerde çıkan hakkımdaki iddialara cevabımdır;

Röportajında hayatım boyunca yaptığım ve tamamladığım görevleri, sanki hala tümünde aktif görevdeymişim gibi ve FETÖ terör örgütü ile ilişkiliymişim gibi basın ile paylaşarak, hem güzide basınımızı hem de halkımızı yanıltarak şahsıma iftira atmıştır.

  • 11.2013 tarihinde YÖK tarafından Dicle Üniversitesi Eczacılık Fakültesine kurucu dekan olarak atamam yapılmıştır. Tüm kamuoyu; ne kadar özveri ile Kurucusu olduğum fakülteyi 3 yılda ulusal ve uluslararası projeler ile dünya standartlarına getirmiş olduğumu bilir. Hala ulusal ve uluslararası projelerimiz devam etmektedir. Geçen hafta YÖK’ün isteği ile dekanlık istifa dilekçemi verdim. Şuan dekanlık görevinden ayrılmış bulunmaktayım. Dicle Üniversitesi’ne olağanüstü bir çaba sarf ederek kazandırdığımız en güzel fakültelerden biri için takdir edilmem gerektiği kanısındayım.
  • 08.2008 tarihinde Fen bilimleri Enstitüsünde Müdür olarak göreve başladım, 25.11.2013 tarihinde de bu görevden ayrılmış bulunmaktayım. İftiracı hala bu görevi yürüttüğümü söylemektedir.
  • Hayatımın projesi dediğim, kamuoyunca da iyi bilinen ve uluslararası düzeyde yaptığımız çalışmalar, ödüller ve patentler ile adından söz ettiren, Kalkınma Bakanlığımız tarafından verilen bütçe ile yaptığımız daha sonra diğer projeler ile desteklediğimiz ve iki kurumdan akredite olduğumuz, laboratuvarımızın müdürlüğünü vekaleten 10.2012 tarihinden bu yana yürütmekteyim ki bunu da tüm kamu oyu yakinen takip etmektedir. İftiracı hayatında kaç tane proje yapmış, üniversitemize ne kazandırmıştır, bunu da kamuoyu ile paylaşması gerekmektedir.
  • Fen ve Mühendislik Bilimleri Etik kurul üyesi olarak 20.03.2013 tarihinde bir yıllığına görevlendirildim, ancak o zaman zarfında bir sefer bile görev olmadı. Hiçbir maddi menfaati olmayan ve tamamen kurul üyelerinin zamanını alan bu tip üyeliklerde hiçbir öğretim elemanı görev almak istemez iken, bunu da sanki bir makammış ve devam ediyormuş gibi göstermesi tamamen basını ve yüce milletimizi yanıltmaya yönelik bir harekettir.
  • Vakıflar Genel Müdürlüğündeki görevim ise; 16.10.2010 tarihi itibariyle gönüllü olarak 3 ya da 4 ayda bir hafta sonu cumartesi günlerimi Ulu Cami’nin restorasyonu için harcadım, son 2 yıldır ise herhangi bir toplantı gerçekleşmemiştir, müfteri kişi bir gönüllü olarak gittiğim cami restorasyonuna sanki bir makam göreviymiş gibi kamuoyunu yanıltmaya kalkışması kabul edilemez bir hezeyandır.
  • ÖSYM Diyarbakır il temsilciliğini ise sadece 14.10.2008 ile 19.12.2008 tarihleri arasında (2 ay) Prof. Dr. İbrahim Yıldırım görevi devralana kadar vekaleten yürüttüm. Bu zaman zarfında sadece bir sınavda görev aldım. Şuan ki ÖSYM il temsilcisi de Prof. Dr. Berrin ZİYADANOĞULLARI’dır. Müfteri kişi bunları bilmesine rağmen iftira atmak için böyle bir röportaj vermesi akla durgunluk vermektedir.
  • İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığını ise asıl dekanı Prof. Dr. İbrahim YILDIRIM gelene kadar 3 aylık bir görev süresince vekâleten 05.09.2008 ile 19.12.2008 tarihleri arasında yürüttüm. Aslında hiçbir profesör 3 aylık bir süreç için böyle bir görevi kabul etmez iken asil dekan gelene kadar işler akamete uğramasın diye bu görevi kabul etmem, sanki bir suçmuş gibi gösterilmiş ve halada bu görevi aktif olarak devam ettirdiğim söylenerek iftiralara bir yenisi daha eklenmiştir.
  • DÜBAP koordinatörlüğü görevini ise; vekâleten 08.08.2008 tarihinden şimdiye dek devam ettirmekteyim. Hiçbir maddi menfaati olmayan bu görev; projelerden anlayan biri olarak üniversite rektörlüğü tarafından bana verildi.
  • 12.2008 tarihinden beri Yabancı uyruklu öğretim elemanlarının durumunun değerlendirilmesinde komisyon üyesiyim. Yılda birkaç sefer gelen öğretim elemanlarına ilişkin; ilgili fakültenin yönetim kurulu tarafından gelen yazıların raportörlüğünden ibaret olan bu görev bir makam görevi ya da icra yetkisi gibi yansıtılarak iftiralara bir yenisi daha eklenmiştir.
  • Ü. lojman sakinleri tarafından yönetim kurulu üyeliğine Aralık 2012-Aralık 2013 döneminde seçildik. Hiçbir yetkisi olmayan, sadece Bina yöneticiliği gibi bir görevi vardır. Çevre düzenlemesi ve temizliği gibi görevleri olan ve bir yıllığına yaptığım görevde, rektörlüğün görevleri olan lojman tahsisi vs. iftiraları tarafıma atılmıştır. Rektürlüğün uhdesinde olan ve lojman yönetimi olarak hiçbir yetkimiz olmadığı halde lojmanlara haksız yere bazı kişileri aldığım ve yerleştirdiğim iftiraları atılmıştır. İlgili müfteri bunu ispatlayamaz ise dünyanın en büyük yalancısı olduğunu kabul etmesi gerekir. Lojman sakinleri gayet iyi bilirler ki bir külfet olan lojman yöneticiliği seçimlerine her sakin aday olabilir ve lojman yönetimi lojman sakinlerinin oyları ile belirlenir. Yönetime yakın veya muhalif olmayla alakası yoktur. Sadece bir yıl süre ile sürdürdüğüm lojman komisyon başkanlığını tamamen yalan ve iftira ile sanki şuan aktif olarak devam ettiriyormuşum gibi ve lojman komisyon başkanının lojman tahsisinde hiçbir yetkisinin olmadığını bilmesine rağmen, tamamen kamuoyunu yanıltan bir açıklama yapılmıştır.

Sonuç olarak;  ömrü boyunca bütün benliğini devletine ve milletine adayan, milletin selameti için gecesini gündüzüne katan biri olarak; devletimizin terör listesinde yer alan FETÖ terör örgütü veya paralel devlet yapılanması ile yakından uzaktan hiçbir alakam olmadığını ve olamayacağını tüm kamuoyu ve çevrem yakinen bilir. Benim, devletin ve milletin alçak bir düşmanı olan FETÖ terör örgütü ile ilişkili olduğum iftirasını atan  ve ismini gizleyen müfteri profesör, şahsi garazları sonucu menfur darbe girişimi sonrası oluşan bulanık ortamdan istifade ederek beni karalama, yalan ve iftira hezeyanına girmiş ve beni FETÖ baş imamı olarak gösterip iftira atmıştır.

Bu zamana kadar özellikle 17-25 Aralık sürecinden sonraki köşe yazılarımda hep devletimizin, seçilmiş hükümetlerimizin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın yanında saf tutmuşumdur. Aynı şekilde aktif bir sosyal medya kullanıcısı olarak; eğer FETÖ terör örgütü yanlısı olsaydım bu tutumum yazılarımda ve paylaşımlarımda bariz bir şekilde görünürdü. Ancak hiçbir sosyal medya paylaşımımda ve köşe yazılarımda bu terör örgütünü öven yahut seçilmiş hükümet veya Cumhurbaşkanımızı kötüleyen en küçük bir emare bulunamaz. Köşe yazılarım ve paylaşımlarım herkesin kolaylıkla erişebileceği durumdadır. Ben bu ülkenin sevdalısı bir vatan evladı olarak sorumluluklarımı biliyorum. Gayretli ve özverili bir vatansever olarak komisyonlarda pek çok görev almış ve hepsini de layıkıyla tamamlamışımdır. Komisyonlardaki görevlerim bir makam ya da menfaat yerleri değil, aksine fedakârlık gerektiren görevlerdir. Müfteri şahsın, akademik hayatım boyunca farklı zamanlarda ifa ettiğim bütün görevleri; hala eşzamanlı ve aktif olarak yapıyormuşum gibi basını ve aziz milletimizi yanıltması ve FETÖ terör örgütü üyesi olduğuma dair suçlayıcı bir röportaj vermesi akla hayale gelmeyen alçakça bir davranıştır. Bu kişinin yalanı elbette ortaya çıkacaktır, çünkü attığı iftiraları ispatlamakla mükelleftir. Çok şükür hayatım boyunca hesabını veremeyeceğim hiçbir eylemim yoktur.

Yetkili kurum ve kişilerden acilen müfteri kişinin kimliğinin açığa çıkartılmasını ve bu iftiraların hesabının sorulmasını ve mağduriyetimin maddi ve manevi olarak tazmin edilmesini istiyorum.

Not: Belgeler ve itirazlar gerekli yerlere verilmiştir.

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Darende’de Bir Gönül Durağı: Somuncu Baba

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bazı mekânlar vardır; yıllar geçse de insanın hafızasından silinmez. Oraya yeniden gittiğinizde yalnızca bir yeri ziyaret etmiş olmazsınız; geçmişinizden bir parçaya, eski hatıralarınıza ve belki de kendinize yeniden dönersiniz.

Malatya’daki DiscoverEU eğitim programımızın ardından yolumuz Darende’ye düşünce benim için böyle bir buluşma gerçekleşti. Uzun yıllar sonra Somuncu Baba Külliyesi’ni yeniden ziyaret etme fırsatı buldum.

Dicle Üniversitesi’nde görev yaptığım yıllarda Darende ve Somuncu Baba, fırsat buldukça ziyaret ettiğimiz yerlerden biriydi. Aradan uzun yıllar geçti. Bu nedenle külliyeye yeniden adım attığımda, bir taraftan eski günleri hatırlarken diğer taraftan ilçenin geçirdiği büyük değişimi görme imkânım oldu.

Doğrusu, gördüğüm manzara beni oldukça etkiledi.

Külliye ve çevresi son derece güzel düzenlenmiş; tarihî ve manevi doku korunurken ziyaretçilerin ihtiyaçları da düşünülmüş. Türbe, camiler, müze, kütüphane, avlular, yeşil alanlar, Tohma Çayı ve çevresindeki sosyal alanlar birbirini tamamlayan büyük bir bütün hâline gelmiş. Nitekim bugün görevlilere göre külliyenin her yıl yüz binlerce ziyaretçiyi ağırladığı belirtiliyor.

Kimdir Somuncu Baba?

Somuncu Baba olarak tanıdığımız Şeyh Hamid-i Veli, Anadolu’nun tasavvuf tarihinde önemli izler bırakmış mutasavvıflardan biridir. Kaynaklarda Hamîdüddin Aksarâyî adıyla da anılır. Eğitim ve irşat yolculuğunun ardından Bursa’ya yerleştiği; burada ekmek pişirerek halka dağıttığı ve bu sebeple halk arasında “Somuncu Baba” adıyla tanındığı aktarılmaktadır.

Onu önemli kılan hususlardan biri de yetiştirdiği insanlardır. Anadolu’nun manevi hayatında çok önemli bir yere sahip olan Hacı Bayram-ı Veli, Somuncu Baba’nın önde gelen mürid ve halifelerindendir. Hacı Bayram-ı Veli üzerinden Akşemseddin’e uzanan irfan çizgisi düşünüldüğünde, Somuncu Baba’nın etkisinin kendi yaşadığı dönemle sınırlı kalmadığı daha iyi anlaşılır.

Bursa’daki hayatıyla ilgili en çok anlatılan hadiselerden biri de beni de çok etkileyen Ulu Cami’nin açılışıyla ilişkilidir. Geleneksel anlatıya göre burada yaptığı konuşma ve Fâtiha Suresi üzerine yorumları onun ilmî ve manevi şahsiyetinin daha geniş çevrelerce tanınmasına vesile olmuştur. Ardından şöhretten uzak durmayı tercih ederek Bursa’dan ayrıldığı anlatılır.

Hayatının son döneminde yolu Darende’ye ulaşmış ve 1412 yılında burada vefat etmiştir. Kabri de bugün ziyaret ettiğimiz Somuncu Baba Külliyesi içerisindedir.

Darende’nin manevi kimliğine vurulan mühür

Somuncu Baba’nın Darende’ye bıraktığı mirası yalnızca bir türbe veya tarihî yapı olarak değerlendirmek eksik olur.

Bugün Darende denildiğinde akla gelen ilk değerlerden birinin Somuncu Baba olması bunun en açık göstergesidir. İnanç, kültür, tarih ve tabiat burada birbirine karışmış durumdadır. Bir tarafta türbeyi ziyaret eden insanlar, diğer tarafta Tohma Çayı’nın sesi; bir tarafta yüzyılların hatırasını taşıyan taş yapılar, diğer tarafta ağaçlar, çiçekler,  su ve suyun sesi…

Bütün bunlar Darende’yi yalnızca geçilip gidilen bir Anadolu ilçesi olmaktan çıkararak önemli bir inanç ve kültür turizmi merkezi hâline getirmiştir. Malatya Valiliği de Somuncu Baba ve çevresinin her yıl yüz binlerce kişi tarafından ziyaret edildiğini belirtiyor.

Bunun ekonomik ve sosyal karşılığı da vardır. Gelen ziyaretçi konaklıyor, alışveriş yapıyor, yöresel ürünleri tanıyor, ilçenin diğer tarihî ve doğal güzelliklerini ziyaret ediyor. Böylece Somuncu Baba’nın asırlar önce bıraktığı manevi miras, günümüzde Darende’nin kültürel görünürlüğüne ve turizm hareketliliğine de katkı sağlıyor.

Burada özellikle Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nın çalışmalarını da anmak gerekir. 1990’lı yıllardan itibaren gerçekleştirilen restorasyon ve çevre düzenlemeleriyle türbe çevresi genişletilmiş; müze, kütüphane, cami bölümleri, avlular ve sosyal alanlarla külliye bugünkü kapsamlı yapısına kavuşturulmuştur.  Görmeye değer yani…

Ve o meşhur balıklar…

Somuncu Baba’yı anlatıp balıkları unutmak elbette olmaz.

Külliyenin önündeki Balıklı Havuz, buranın hafızasının adeta canlı bir parçası. Kayadan çıkan suyun beslediği havuzdaki balıkların, Tohma Kanyonu içerisindeki “Balıklı Kuyular” ile havuz arasında hareket ettikleri belirtiliyor. Bugünkü havuzun oluşturulmasında da Osman Hulûsi Efendi’nin 1960’lı yıllardaki girişimlerinin önemli payı bulunuyor.

Çocukların merakla izlediği, büyüklerin başında durup seyrettiği bu balıklar külliyenin manevi ve doğal atmosferinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş.

Aslında Darende’de insanı etkileyen unsurlardan biri tam da bu: su ile taşın, tabiat ile tarihin, sessizlik ile duanın yan yana bulunması.

Tohma Çayı’nın sesi bazen size eşlik ediyor, bazen ağaçların arasından kayboluyor. Kanyonun sarp kayalıkları hemen yanı başınızda yükselirken birkaç adım ötede yüzyılların manevi mirasını taşıyan bir türbenin önünde duruyorsunuz.

Ziyaretimizin cuma gününe denk gelmesi ayrı bir güzellik oldu. Somuncu Baba Külliyesi’nde cuma namazımızı kıldık. Farklı şehirlerden gelen insanlar ile aynı safta buluşmamız ve ardından türbeyi ziyaret etmemiz, oradaki manevi atmosferi daha da güçlü hissetmeme neden oldu..

İnsan bazı yerlerden fotoğraflarla döner, bazı yerlerden ise düşüncelerle…

Darende’den her ikisiyle de dönüyorsunuz.

Somuncu Baba’nın hayatına baktığımızda öne çıkan değerlerin gösterişten uzak durmak, insanlara hizmet etmek, paylaşmak ve ilmi irfanla buluşturmak olduğunu görüyoruz. Belki de yüzyıllar sonra hâlâ insanların onun bulunduğu mekâna yönelmesinin sebeplerinden biri budur. Eksikliğimizi oradaki vecizeleri okuyarak anlıyoruz.

Ekmek dağıtarak insanların gönlüne giren bir gönül insanının adı, aradan altı asırdan fazla zaman geçmesine rağmen yaşamaya devam ediyor. Demek ki iz bırakmak böyle bir şey.

Bugün Darende’de onun adı bir türbede, bir camide veya tabelada yaşamıyor sadece; ilçenin kültüründe, turizminde, hafızasında ve insanlarında da yaşamaya devam ediyor.

Malatya’daki eğitim programımızın ardından yaptığımız bu ziyaret, benim için yıllar sonra eski bir dosta uğramak gibiydi.

Tohma’nın kıyısında biraz yürümek, balıkları yeniden görmek, Somuncu Baba’nın huzurunda dua etmek ve cuma namazını burada eda etmek gerçekten güzel bir nasip oldu.

Darende’den ayrılırken insanın zihninde suyun sesi, gözünde yeşillikler ve gönlünde güzel bir huzur kalıyor.

Yolunuz Darende’ye düşerse Somuncu Baba’ya uğramadan geçmeyin.
Tohma’nın sesini dinleyin, balıklara bakın, o tarihî mekânda biraz oturun.
Bazen bir şehri tanımak için sokaklarında dolaşmak yetmez; o şehrin gönlüne de dokunmak gerekir.

Kaynaklar: T.C. Malatya Valiliği, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı, Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.

Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen “DiscoverEU Dahil Etme Eğitim”i ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.

Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.

Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?

Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.

İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.

Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.

Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe

DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.

Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.

Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.

Seyahat değil, öğrenme deneyimi

DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.

Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.

Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.

Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.

Malatya’dan geriye kalan

Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.

Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.

SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.

Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor.

Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor.

Ancak bakteriler de mücadele ediyor.

Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor.

Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor.

Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç.

Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı.

Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor

Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti.

Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor.

WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması.

Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil.

Bakteriler sınır tanımıyor.

Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor.

Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil.

Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir.

WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor.

Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var?

İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu.

Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar.

Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir.

Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor.

İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor.

Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor.

Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi.

Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.

Bu sonuç son derece düşündürücü.

Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli.

Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor.

Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor

Bir tarafta mikroplastikler…

Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri…

Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri.

Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir.

Asıl sorumuz şu olmalı:

Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor?

Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır.

Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir.

Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz.

Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor:

Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir.

Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil

Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var.

Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor.

Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir.

Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir.

Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor.

Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız.

Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız.

Hastanelerde enfeksiyon kontrolünü güçlendirmeliyiz.

Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz.

Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz.

Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız.

Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır

Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.

Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir.

Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır.

Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir.

Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir.

Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir.

Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur.

Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz.

Çünkü bakteriler değişiyor.

Bilim de geçirmek zorunda.

Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir.

Kaynaklar

  1. World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026.
  2. Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026.

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş