Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

VÜCUT FONKSİYONLARINDA ÇİNKONUN ÖNEMİ

Yayınlanma

Tarih

27-30 Kasım 2014 tarihleri arasında yapılan “1. Eczane Yönetimi Zirvesi” toplantısına katılmış ve Berko İlaç ve Kimya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ecz. Berat Beran beyin söyleşisini dinlemiştim. Söyleşisinde; 1985 yılında kendi çocuğuna çinko eksikliği teşhisi konulduğunu ve bir eczacı olmasına rağmen Türkiye’de bunun üretimi yapılamadığından dolayı, yurt dışından ne zahmetler ile getirdiğini anlatıyordu. Daha sonra bu günkü Berko İlaç Firma’sının temellerini oluşturan bir adım attığını ve bir çinko pazarı oluşturmak için önce Zinco 220 kapsülünü ilk defa Türkiye piyasasına sürüyor (sürdüğünü), bugünkü patentli kaşık teknolojisi ile üretilen “Zinco-K 15 mg Fort Şurup” ile piyasada güçlü bir şekilde yer aldığını belirtiyordu…

Son yıllarda üzerinde oldukça yoğun çalışılan bir mineral olan çinko metalinin gün geçtikçe önemi anlaşılmaktadır ve özellikle doktorların, eczacıların ve kimyacıların özel ilgisini çekmeye başlamıştır.

Yeryüzünde besinler ile yeterince çinko alamayanların sayısının yaklaşık iki milyon civarında olduğu bilinmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde ve tahıla dayalı (beslenen) ülkelerde nütrisyonel çinko eksikliği oldukça sık görülmektedir. Yapılması gereken tedavi ise oldukça basit; çinko suplamantasyonu ile çinko eksikliği giderilebilmekte ve böylece hücreler normal fonksiyonlarına kavuşabilmekte, hastalıklara karşı savunmalar daha kolay olmaktadır.

İnsanlarda nütrisyonel çinko eksikliği, 1961 yılında Prof. Dr. AS Prasad tarafından bulunmuş ve o zamandan beri bu tip çalışmalar başlayarak süregelmiştir.

Çinko, vücudumuz için çok gerekli bir mineral olup, Allah’ın bir lütfu diyebileceğimiz bu mineralin çok sayıda görevi bulunmaktadır. Bağışıklık sisteminin düzenli işlemesinden tutun, hücrenin temel yapı taşları olan DNA ve RNA’nın yapımında, kemik ve bağ dokusu kollajeninin oluşumunda, önemli görevler üstlenmektedir. Büyüme, gelişme ve üreme fonksiyonlarında, hücreler arası iletişimde çinko önemli görevler üstlenmektedir. Daha da önemlisi çinko; vücuda hasar veren serbest radikallerin gelişmesine ve zararlarına engel olur. Bu nedenle pek çok antioksidan kombinasyonunda E vitamini, C vitamini ya da selenyum ile birlikte çinko da yer alır.

Aynı zamanda çinko, deri hücre yenilenmesine, yağ bezlerinin çalışmasına ve kollajen dokuya etki eder. Böylelikle hem cilt sağlığının korunmasına hem de yanık gibi nedenlerle oluşan hasarların ve yaraların tamir edilmesine yardımcı olur. Prostat bezi, göz, dalak ve kas dokularına olumlu etkisi vardır. Enerji üretiminde ve fosforun kemiğe tutunmasında etkilidir. Kemik ve dişlerin yapısında rol alır.

Özellikle kadınların korkulu rüyası olan aknelerin giderilmesinde de önemli rol oynar çinko. A vitamininin kimyasal bileşimini harekete geçirerek mikrop öldürücü etkisi ile vücuttaki aknelerin kaybolmasını sağlar. Hücre yenilenmesinde payı olduğu için cildi güzelleştirerek yaşlanma etkilerini geciktirir. El tırnaklarını sertleştirir, nörodermitisi ve uçukları hafifletir. Dış görünüşümüzde büyük önem taşıyan saçlarımızda çinko eksikliği nedeniyle sağlıklı görünümünü kaybeder, daha kolay kırılır ve saç uçlarında çatallanmalar meydana gelebilir. İlerlemiş çinko eksikliğinde tat duyusu da bozulabilmektedir.

Bütün bunların yanı sıra karanlığa adaptasyon, gece görme, tat ve muhtemelen koku alma duyumunun tamlığı gibi fizyolojik fonksiyonların gerçekleşebilmesi için de vücudumuz çinkoya bağımlıdır.

Çinko ayrıca akut alt solunum yolu enfeksiyonlarının önlenmesinde, diyare süresinin kısaltılmasında, diyare prevelansının ve pnömoni prevalansının azaltılmasında kullanılır. Ayrıca çocuklarda çinko takviyesi gustin enzimi üzerindeki etkileri ile tat alma duyusunu arttırarak iştah arttırıcı etkisini de göstermektedir.

Çinkonun Özellikle Kullanılması Gereken Durumlar

Çinko eksikliğinde; yorgunluk, koku-tat hissi kaybı, tırnaklarda incelme ve beyaz lekeler, seksüel ve bedensel gelişme bozukluğu, tekrarlayan enfeksiyonlar, cinsel güç azalması ve yara iyileşmesinde gecikme oluşabilir.

Özellikle büyüme dönemindeki çocuk ve gençlerde iştahsizlık ve kilo alamama durumlarında, gebelik ve emzirme dönemlerinde, enfeksiyonlara dayanıksız olanlarda, bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarda, uzun süren ishallerde, vejeteryan beslenme biçimini seçenlerde, yaşlılarda, öğrenme ve dikkat eksikliği olanlarda, tat alma duyusunda bozuk olanlarda, adet bozukluklarında, sedef hastalığı, akne, dermatit, saçlarda incelme ve dökülme gibi cilt sorunları yaşayanlarda, soğuk algınlığı ve ses kısıklığında, kataraktta, şizofreni, anorexia nervosa gibi ruhsal sorunlarda, prostat ve erkeklerin cinsel problemlerinde, kısırlıkta, kemoterapi ve radyoterapi görenlerde, duyma azalmasında, halsizlikte, adale güçsüzlüğünde, yaralanmalarda, yanıklarda ve doku hasarlarında çinko önemli rol oynamaktadır.

Çevre kirliliğinin zararlı etkilerinden korunmak için de çinko önemli bir mineraldir.

Çinko takviyesi yapmadan önce vücudumuzdaki çinko değerlerinin ölçülmesi önemlidir. Bu eksiklik serum çinko seviyeleriyle bir ölçüde gösterilebilir. Serum çinko seviyeleri düşük kişilerde ve kişisel sağlık durumu nedeniyle çinko desteği yapılması düşünüldüğünde, besin desteği olarak çinko tabletleri kullanılabilir. Genellikle 5-15 miligram arasında ek çinko alınması yeterli olmaktadır.

Yediğimiz besinlerle vücudumuz için gerekli günlük çinko ihtiyacını karşılama(k) mümkündür.
Vücut çinkoyu bol proteinli hayvansal ürünlerden aldığında, bol lifli bitkisel yiyeceklerden aldığından daha iyi değerlendirir. Ancak yeme alışkanlıkları, yemeklerin pişirilme yöntemleri, stres, diüretiklerin kullanımı, alkol alımı ve diğer faktörlerle vücuttaki çinko oranı azalır.
Vejetaryenlerin çoğunlukla vücutlarındaki çinko azlığından şikayetçi olmalarının sebebi budur. Sporcular ve şeker hastaları için de aynı şeyi söylemek mümkündür.

Çinko bakımından zengin besinler; deniz ürünleri, kırmızı ve beyaz et, peynir, yumurta sarısı, mısır, fasulye, nohut, badem, ceviz, mantar, sütsüz çikolata… Özellikle kabak ve balkabağı çekirdeklerinde bol miktarda çinko bulunur. Çinko yönünden zengin bir başka besin kaynağı da brüksel lahanası ve brokolidir. Akşamları TV izlerken eğlencelik niyetine tüketeceğiniz bir avuç kabak çekirdeği bile günlük çinko ihyacınızın büyük bir bölümünü karşılamaya yeterli olacaktır. Haftada bir gün tüketeceğiniz tahıl, başka bir gün baklagil, bir diğer gün deniz ürünleri, daha sonra sebze, sonraki gün et yemek, yanında yapacağınız lezzetli bir brokoli salatası ile de çinko yönünden zengin ve sağlık(lı) bir vücudun garantisidir diyebiliriz.   Günlük çinko ihtiyacımız 10-15 miligram kadardır. Diğer birçok element ve vitamin gibi çinko da pişirme esnasında suya geçer. Özellikle sebzelerden yiyecek hazırlanırken pişirme suyu tüketilmediği takdirde yok olur gider. Tahılların öğütülmesi gibi işlemlerde de çinko içeriğinin tahrip olduğu görülmektedir.

Su borularının içleri paslanmayı önlemek için galvaniz kaplanmaktadır. Gerek bu yolla, gerekse toprakta bol miktarda bulunan çinko, yağmurlar ile içme sularına karışır. Ayrıca yemek pişirilen kaplar aracılığı ile de farkında olmadan çinko almış oluruz.

Vücudumuza almış olduğumuz çinkonun fazlası dışkı ile atılır. Az miktarda idrar ile de atılabilir. Ter ile de doğal olarak kaybolur.

Çinkonun eksikliği kadar fazlalığı da vücudumuz için zararlıdır. Günlük ihtiyacın 10- 30 katı alınması durumu doz aşımı olarak kabul edilir. Normal beslenme ile fazlalığın oluşması mümkün değildir. İlaç şeklinde günde 100 – 150 mg olarak alındığında doz aşımı gerçekleşir ve bazı olumsuz belirtiler ortaya çıkar. Bunlar; Mide tahrişine bağlı olarak bulantı, kusma ve ishal, Bağışıklık sistemi (Immun sistem) baskılanması, kalpte ekstra sistol denilen erken atımlar, huzursuzluk, titreme ve adalelerde koordinasyon bozukluğu, terleme artışı, alkole tahammülsüzlük, hayal görmeler, kan tablosunda bozulmalar ve anemidir. Bu belirtilerin bazıları vücutta bulunan fazla çinkonun bakır, demir gibi diğer elementleri etkilemesinden dolayı da olabilir.

Kaynaklar

  1. Arcasoy, A., 2014, Çinko Dünyası, Berko İlaç tarafından basılmış.
  2. http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87inko

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bugün sanki başka bir duygusallık var üzerimde.

Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.

Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?

Yolları mı?

Binaları mı?

Alışveriş merkezleri mi?

Bence hayır…

Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.

Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.

Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.

Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.

Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.

Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.

Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.

İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.

Bugün teknoloji gelişti…

Zenginleştik…

Evler büyüdü…

Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.

Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…

Oysa her  konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.

Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.

Mesela madımak sadece bir yemek değildir.

Arabaşı sadece bir çorba değildir.

Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.

Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…

Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.

Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.

Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.

Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim

En büyük serveti insanıdır.

Çalışkan insanıdır.

Dürüst insanıdır.

Vefalı insanıdır.

Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.

Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.

Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.

El sanatlarımız unutuluyor.

Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.

İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.

Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.

Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.

Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.

Çünkü insan doğduğu yeri sever.

Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.

Bildiği kadar sahip çıkar.

Gelin…

Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.

Eski konaklarımızı gezelim.

Türkülerimizi dinleyelim.

Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.

Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.

Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.

Çünkü bir gün onlar olmayacak.

Ama onların anlattıkları kalacak.

Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.

Unutmayalım…

Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.

O kökü korursak, geleceğimiz de güçlü olacaktır.

Bu gün de böyle bir şeyler içimden geçti işte.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Değerli okurlarım,

Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.

Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir.

Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur.

Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler.

İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz.

Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz?

Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır.

Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır.

Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız?

Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir.

Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.

Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.

İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir.

Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil;

  • standartlaştırılmış bitki ekstraktları,
  • doğal kozmetik ürünleri,
  • fonksiyonel gıdalar,
  • fitofarmasötik ürünler,
  • biyobozunur ambalaj hammaddeleri,
  • yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler

geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir.

Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır.

Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir.

Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez.

Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir.

Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır.

Artık sadece buğday üreten değil;

bilgi üreten,

patent üreten,

yüksek teknoloji üreten,

ihracat yapan,

marka oluşturan

bir Yozgat hayal etmek zorundayız.

Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır.

Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir.

Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım.

Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Geleceğin Anahtarı: Topraktaki Şifa ve Tarımda Bio-İnovasyon

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Değerli okurlarım,

Bu hafta sizleri, tarım ve gıda sektörünün kalbinin attığı, çok kıymetli akademik paylaşımlara sahne olan önemli bir organizasyonun satır aralarına götürmek istiyorum.

Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacıların oturumlarına moderatörlük yapma hem de kendi sunumum olan tıbbi, aromatik bitkiler ve bio-inovasyon üzerine bir sunum gerçekleştirme fırsatı buldum.

İki gün boyunca yoğun bir bilimsel programla gerçekleştirilen çalıştayda; sürdürülebilir tarım uygulamalarından yenilikçi gıda teknolojilerine, iklim değişikliğinin tarımsal üretime etkilerinden bio-ekonomiye kadar çok geniş bir yelpazede kritik konular masaya yatırıldı. Bugün dünya, sadece gıda arzını güvence altına almayı değil; aynı zamanda sürdürülebilir, çevre dostu ve katma değeri yüksek tarım modelleri geliştirmeyi tartışıyor.

Bizim gibi biyolojik çeşitlilik açısından adeta birer hazine üzerinde oturan coğrafyalar için bu tartışmalar bir tercihten ziyade, geleceğe dönük bir zorunluluk, projeler üretme ve pratiğe dönüştürmedir.

Sunumumun konusu olan Yozgat ve çevresi, barındırdığı endemik türler ve tıbbi-aromatik bitki varlığıyla müthiş bir potansiyele sahip. Sunumumda da vurguladığım üzere; lavantadan kekiğe, salepten yöresel şifalı bitkilere kadar uzanan bu zenginlik, sadece geleneksel mutfağımızın veya halk hekimliğinin bir parçası olarak kalmamalıdır. Bizler, yeşil sentez yöntemleriyle bu bitkilerden nano-teknolojik materyaller üretebilmeli, ilaç, kozmetik ve sürdürülebilir gıda ambalajı sanayisinde (PLA gibi biyo-bozunur polimerlerle entegre ederek) katma değerli ürünlere dönüştürebilmeliyiz. Doğru bir Bio-İnovasyon Stratejisi ile bölge tarımını kalkındırmak ve kimyasal kirliliğin önüne geçecek çevreci çözümler üretmek elimizde ve yapmalıyız.

Çalıştay boyunca gerçekleştirdiğimiz oturumlarda, akademisyenlerimizin vizyoner yaklaşımlarını dinlemek, tarımın geleceğine olan inancımı bir kat daha artırdı. Multidisipliner çalışmaların, çevre bilincinin ve akademik birikimin sahaya aktarılmasının ne denli hayati olduğunu bir kez daha gördük.

Bu kıymetli platformda bizleri bir araya getiren, tarım ve gıdanın geleceğine yön verecek bu nitelikli organizasyona ev sahipliği yapan başta Hitit Üniversitesi Rektörü olmak üzere tüm üniversite yönetimine çok teşekkür ederim.

Ayrıca;

  • Çalıştay bünyesinde şahsıma Moderatörlük gibi kıymetli ve onurlu bir görevi tevdi ederek oturumları yönetme fırsatı tanıyan düzenleme kuruluna,
  • Bilgi ve birikimleriyle çalıştayın bilimsel derinliğini artıran, ufkumuzu açan tüm değerli Çağrılı Konuşmacılara,
  • Organizasyonun başarıyla hayata geçirilmesindeki büyük emekleri, yakın alakaları ve misafirperverlikleri için Alaca Avni Çelik Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Songül ÖZÜM’e ve ekibine,
  • Sunumlarıyla ve fikirleriyle katkı sunan tüm akademisyen meslektaşlarıma ve sektör paydaşlarına

yürekten teşekkür ederim. Bilimin ışığında, toprağın bereketini bio-inovasyonla buluşturacağımız nice güzel organizasyonlarda yeniden buluşmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş