Köşe Yazıları
Esma Ocak ve Kazlar Üzerine…
Yayınlanma
12 sene önceTarih
Yazar
hamditemelBu yazımda sizlere güçlü, bir o kadar da zeki ve yetenekli bir kadından bahsetmek istiyorum. Henüz ortaokuldayken ilk roman denemesini yapan, ailesi tarafından genç yaşta evlendirilerek tahsilini yarım bırakmak zorunda kalan ve 33 yaşında eşinin vefatı dolayısıyla onun işlerini üstlenen bir hanımağa… Şair Ahmet Arif’in teşvikiyle yayımlanan, Atık Yılmaz tarafından sahneye uyarlandıktan sonra 1991 yılında Berlin Film Festivalinde Festival Özel Ödülü de dahil bir çok uluslar arası ödül alan ilk öykü kitabı “Berdel”, Berdel’le birlikte tiyatroya da uyarlanan bir başka öykü “Yeni Çardak” ve Kırlar Dağının Düzü, Kuyudaki Ses, İçerdeki Avcı gibi bir çok kitabın yazarı güçlü bir kalem… Diyarbakır’ı Tanıtma Kültür ve Dayanışma Vakfında ölümüne dek başkanlık görevini yürüten bir gönül dostu… Evet hepinizin anladığı gibi Sayın Esma Ocak’tan bahsediyorum. O bütün bu adanmışlığının yanında sevgi bir anneydi aynı zamanda… Bir ömre sığdırdığı bin bir güzellikle gönüllere taht kuran güçlü bir kadın, güçlü bir kalem…
Facebook sayfamı takip eden dostlarım hatırlayacaktır, geçtiğimiz günlerde “ kaz kafalı” deyimini destekler bir video paylaşmıştım. Kaz kendi bünyesinden en az 20 kat büyük ineğe kafa tutuyor, her seferinde inek onu kovalasa da tekrar dönüp saldırıya geçiyordu.
Bu videoyu paylaştıktan sonra, Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Kemal Timur hocamızdan bir e-mail aldım. Bu videoyla birlikte “kaz kafalı” deyimini de çürüten Diyarbakırlı olması dolayısı ile de ayrı bir gurur duyduğumuz Sayın Esma Ocak’ın “Kazın Onuru” adlı yaşanmış bir hikayesini gönderdi. Okuyunca çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Durum böyle olunca da bu hoş hikayeyi sizlerle paylaşmak, bu vesile ile de Diyarbakır’ın gururu Yazar Esma Ocak Hanımefendi’yi rahmet ve saygıyla anmak düşer bana da…
KAZIN ONURU
Bana, “Hayvan gibi! Kuş beyinli! Kaz kafalı!” sözlerini yasaklatacak bir olay geçti başımdan. Laf! Kaz kafalıymış! Ne saçma bir tanımlama! Ben size, tanık olduğum bir olayı anlatayım da, kazın kafasının olup olmadığına siz karar verin.
Aman onları koruyorum, propagandalarını yapıyorum fikrine kapılmayın sakın! Kazların ruh dünyalarıyla içgüdüsel sezgilerini abartacağım da ne olacak yani. Zavallıcıklar seçime falan mı girecekler?
Bakın ne oldu. Köyde olduğum bir gün, yoksul bir kadın, paraya gereksinimi olduğundan, yumurtladıkları halde, ayaklarından birbirine bağlayıp getirdiği iki kazı satmak istediğini söyledi. Yalvaran bakışlarla yüzüme baktığından, bu hayvanlardan hiç hoşlanmadığım halde “almıyorum” diyemedim ve satın aldım.
Komşum Fatma kadına da:
-Bu kazları götürüp birine kestiriver, ne olur! dedim. Birkaç saat içinde çiçeklerimi yok edebilirler çünkü.
Fatma kadın, kazları eline alıp karınlarıyla kasıklarını epey elleyip mıncıkladıktan sonra:
-Kestirmeyelim hanım! dedi. Kadın doğru söylemiş, yumurtlar bunlar.
-Aman istemem! dedim. Kaz yumurtasını ne yapacağım? Kestiriver Allahaşkına, başıma dert etme şunları.
-Madem gözden atmışsın, bana ver. Kuluçkaya yatırayım, yavrular çıkıp büyüdükten sonra bölüşelim. Yarısı bana, yarısı sana olsun dedi.
Yarısı dediğin kaz yavrularını ne yapacağım Fatma kadın?
-Aman hanıımm “ne yapacağım” ne demek? Ben büyüttükten sonra senin için satar, parasıyla bir kuzu alırım, kestirir afiyetle yersiniz. Yoktan var etmek, hiçten para kazanmak fena mı yani? Siz şehirliler de çok hazır yeyicilersiniz haa!. diyerek işaret parmağını beni yerer anlamda sallayınca utandım:
-İyi ya! yanıtını verdim, kazları alıp gitti. Uzun bir süre geçti aradan. Bir gün gelerek?
Kazlarımızın biri üç, diğeri beş yumurta yumurtladı hanım, dedi. Tam zamanıdır, kuluçkaya yatıracağım, yirmi beş tavuk yumurtası almam gerek ama param yok.
-Tavuk yumurtası ne olacak?
-Bu sekiz kaz yumurtasını bir kazın altına, yirmi beş tavuk yumurtasını da bir hafta sonra, diğer kazın altına koyacağım, dedi. Kaz civcivleri bir ayda, tavuk civcivleri yirmi iki günde yumurtadan çıkarlar. Aynı günde kuluçkadan kalkmalarını sağlamak için öyle yapacağım. Yani bir ay sonra sekiz kazımızla, yumurtalar cılk çıkmazsa yirmi beş civcivimiz olacak.
-Verdiğim yüz yirmi beş lirayı alırken de:
-Yumurtaları aldıktan sonra tuzlu suya koyacağım hanım.
-O niye? Güldü:
-Kazları kandırmak için, dedi. Tuzlu suda kalınca yumurtalar kendi yumurtaları gibi ağırlaşacak ki üstünde otura.
Bu bilgiyi verdikten sonra gitti. Arada bir kazlardan konuşuyorduk “Şu kadar kaldı kuluçkadan kalkmalarına” derken, yüzü, gözleri ışıyordu.
Bir gün, yer yer çırmaklanmış soluk yüzünden düşen bin parça bir halde geldi. Gözlerinde düş kırıklığı karışık bir yıkımın izleri vardı. Bir felakete uğradıklarını sandığımdan tedirginlikle:
-Ne oldu Fatma kadın? diye sordum.
-Başıma gelenleri, o kör olasıca kazın edip işlediklerini sorma, dedi.
-Yani bu perişan halinin nedeni kazlar mı?
-Kazlar helbet!
Parçalanmış namaz beziyle, benekler halinde didiklenip kan oturmuş ellerini gösterdi.
-Çok merak ettim doğrusu anlat hele!
Günlerini sayıyordum, diye başladı. Dün gece civcivlerin yumurtadan çıkmaları gerekirdi. Sabaha yakın lambayı yakarak, ahıra gittim. Baktım tamam. Yumurtaları gagalamış çıkmaya hazırlanıyor civcivler. Bir sevindim, bir neşelendim ki sorma gitsin. Civcivlerin o güzelliği, o sarı-beyaz yumuşaklığı oldum olası yüreğimi kaldırır. Neden bilmem, kuş milletini çok severim. O keyif içinde gidip sabah namazımı kıldım, işlerimi bitirdikten sonra tekrar gittim ki, bir kığğ!. kığğğ!.. kıığğ. dır çıkıyor, altına tavuk yumurtası koyduğum kazdan. Az yanaştım. Yumurtadan ilk çıkan civcivi gagasının ucuyla sağa sola çevirip iyice yoklarken, tüyleri dikleşti, kığğ! kığğ!. kığğlan uzayıp sertleşti. Dünyaya acayip bir yaratık getirişinin hayreti içinde civcive baktıkça gözleri şişelenip kan çanağına döndü. Akılsız sandığımız kafasına nasıl bir fikir takıldığını, hünerini gördükten sonra anladım. Birdenbire kuluçkadan kalktı. Ucundan minik bir gaga çıkmış olan başka bir yumurtayı aralarından seçerek aldı, birkaç gaga vuruşuyla onu da çıkardı yumurtadan. Aynı yabancı yaratık olduğunu anlar anlamaz, yırtıcı bir kartal kesildi anam! Testere ağzı biçimindeki gagasını açarak fırdöndü kıpırdaşan yumurtaların etrafında ve başladı her yumurtayı bir gaga vuruşta ikiye bölmeye. Ben böyle bir şeye ömrüm içinde rastlamadım hanım!. Kırdığı her yumurtadan çıkan civcive önce dikkatle bakıyor, neslinden olmadığını anlar anlamaz gagasıyla havaya kaldırır kaldırmaz “küt” diye yere çalarak anında öldürüyordu. Bir tulumbanın koluna bastığında nasıl inip kalkarsa onun da o kopasıca başı öyle acele hareketlerle inip yumurtayı kırıyor, kalkar-kalkmaz bir yavrunun yere çalınıp öldürülmesiyle sonuçlanıyordu. Öldürdü anam öldürdü! Beş dakka içinde önü civciv ölüsü yığınıyla doldu. Hırsı, buharı dinmemişti hâlâ… Bu sefer köşede kuluçkadan yavrularını çıkarmaya hazırlanan kaza hücum getirdi. Avazım çıktığı kadar bağırıp kışkışlamak istedim. Parçalamaya hazır bir kızgınlıkla bana saldırdı. Kendimi o anda dışarı atmasam birkaç yerimden et koparacaktı. Kığğ!… Kığğ!.. Kığğ!ları dinmek bilmiyor, hırsla çırptığı kanatlarının sesi dışardan duyuluyordu.
Kapıyı usulca aralayıp bakmaya başladım. Kabarıp kanat çırpıyor, başına topraklar saçıyor, tüylerini yoluyor, gagasını bilemek ister hareketlerle yerlere sürüyor, kığıldadıkça kığıldıyordu. Aldatıldığına mı kızmıştı? Zina işlediğini mi sanıyordu, onu bilmem, ahırın içinde döndü. Allah döndü ve birden hızlanarak tekrar köşesinde uğraş veren kazcağıza saldırdı. Çıkardığı ilk civcivi bir gaga vuruşta kaptı ve yere bırakarak inceledi. Kaz yavrusu olduğunu görünce, daha beter bir gözü dönmüşlükle yere çarpıp onu da öldürdü. Artık bekleyemezdim. Koşup gelinimi çağırdım. Ne ederse etsin, öteki kazla yavrularını kurtaracaktım.. Ben elimdeki odunla kanlı katil kazı köşeye sıkıştırmaya çalışırken, gelinim diğer kazla gagalanmış yumurtalarını eleğine koyup öteki ahıra kaçırdı. Fırlayıp çıktım arkalarından. Ama eteğimden, peştamalımdan parçalar kopmuş, bacaklarım her yerinden gagalanmıştı. (Elleriyle yukardan aşağı baldırlarını sıvarcasına bir hareket yaptı). Didiklenerekten, sızıdan ayakta duracak halde değilim ya gelip sana durumu anlatmadan da edemedim. Bir harp ettik ki, harbe benzemez. (Gözlerini kapadı) uy uyy!. O kurt dişleri gibi kırtkırtlı dişleriyle, ecele benzeyen gözleri aklıma gelmiyor mu tüylerim dikleşip, yüreğim boğazıma dayanıyor vallah! Gel yirmi iki gün kuluçkada besle, suyunu yemini ver, yanını yöresini pakla et, başına da bu felaketi getirsin. Bak halime, bak hele! diye limelenmiş giysileriyle didiklenmiş ellerini gösterirken, kazı, kutsal bir hayret ve hayranlık içindeydim.
-Vah vahh!. Geçmiş olsun Fatma kadın dedim, gerçekten çok üzüldüm. Bayağı perişan etmiş seni. Bir şeyi merak ediyorum. Diğer kazın yavrularını neden öldürmek istediğini açıklaya bilir misin?
-Neden olacak kıskançlığındaaann!.. O cinayeti de utancıyla kıskançlığından işledi. Kendi altından çıkanlara piç gözüyle baktığından öldürdü yaaa…
-Peki kazların altına tavuk yumurtası koyma işini ilk kez mi yapıyordun?
-Hee ilk olarak yapıyordum. Deneyenlerin hepisi “yaptık ama bir yavru bile elde edemedik” diyorlardı ama; ben bu işte çok usta ve dikkatli olduğumdan kendime güveniyordum, denemeye kalktım, kalkmaz olaydım, işte soyu tükenesicenin başıma getirdikleri! O kadar zahmetten elimizde kala kala yedi örselenmiş kaz yumurtası kaldı. Bakalım onların da kaçı sağ çıkacak?
-Ben hakkımdan vazgeçtim, dedim, Fatma kadın! Kaz yavrularının hepsi senin olsun.
Bu sözümle dinginleşir gibi oldu. Kendisini yolcularken, başına gelenlerden sorumluymuşum gibi bir suçluluk duygusu içindeydim ve de hayalimin gerisindeki sahnede, ölen civcivlerle, yaşayan kazın trajedisi oynanıyordu.
Köyün Hanımağası Esma’ya, Kazancı beldesindeki insanlar ve özellikle de kadınlar çok güven duyarlar. Ayrıca bilmedikleri şeyleri zaman zaman gelip sorarlar. Esma Ocak da bildiği ve gücünün yettiği kadar onlara yardımcı olmaya çalışır. O dönemlerdeki şartların zorluğundan doğum yapan kadınlar genellikle köydeki ebe kadın olarak bilinen ve okumuşluğu olmadığı halde tecrübesiyle bazı şeyler öğrenen kadınlara başvururlar. Böyle olmakla birlikte zaman zaman şeherli olarak bildikleri ve her zaman saygı duydukları Esma’yı da doğum olaylarında çağırırlar. Esma Ocak da erinmeden onların yardımına koşar. İşte aşağıda okuyacağımız anıda köyde yaşanmış olan bir doğum olayını Esma Ocak’ın kaleminden müşahede edeceğiz.
Beğenebilirsin
-
Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi
-
Prof. Dr. Hamdi Temel Öğretim Üyemizden Çevre Odaklı Erasmus+ Proje Başarısı
-
Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz
-
Bilime Adanmış Bir Hayat; Yozgatlı Prof. Dr. Hamdi Temel
-
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
-
“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
Köşe Yazıları
Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi
Yayınlanma
3 gün önceTarih
21 Eylül 2026Yazar
hamditemel
Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.
Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen “DiscoverEU Dahil Etme Eğitim”i ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.
Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.
Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?
Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.
İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.
Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.
Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe
DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.
Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.
Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.
Seyahat değil, öğrenme deneyimi
DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.
Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.
Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.
Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.
Malatya’dan geriye kalan
Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.
Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.
Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.
SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.
Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…
Köşe Yazıları
Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz
Yayınlanma
3 hafta önceTarih
31 Ağustos 2026Yazar
hamditemel
Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor.
Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor.
Ancak bakteriler de mücadele ediyor.
Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor.
Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor.
Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç.
Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı.
Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor
Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti.
Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor.
WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması.
Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil.
Bakteriler sınır tanımıyor.
Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor.
Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil.
Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir.
WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor.
Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var?
İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu.
Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar.
Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir.
Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor.
İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor.
Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor.
Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi.
Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.
Bu sonuç son derece düşündürücü.
Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli.
Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor.
Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor
Bir tarafta mikroplastikler…
Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri…
Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri.
Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir.
Asıl sorumuz şu olmalı:
Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor?
Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır.
Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir.
Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz.
Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor:
Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir.
Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil
Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var.
Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor.
Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir.
Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir.
Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor.
Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız.
Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız.
Hastanelerde enfeksiyon kontrolünü güçlendirmeliyiz.
Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz.
Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz.
Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız.
Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır
Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir.
Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır.
Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir.
Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir.
Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir.
Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur.
Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz.
Çünkü bakteriler değişiyor.
Bilim de geçirmek zorunda.
Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir.
Kaynaklar
- World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026.
- Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026.
Köşe Yazıları
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
Yayınlanma
1 ay önceTarih
18 Ağustos 2026Yazar
hamditemel
17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası
Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.
Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.
Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.
Bir gencin merakından doğan bilim
Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.
Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.
Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?
Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.
İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.
Disiplinler arasındaki buluşma noktası
İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.
Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.
Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.
Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.
Tıp neden yapılır?
İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.
Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:
Tıp neden yapılır?
Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.
Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:
Hasta.
Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.
Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru
İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.
Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:
İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?
Son söz: bizden sonra ne kalacak?
İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.
Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?
17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.
Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi
🎙️ TRT GAP Radyo’da Kırtasiye Ürünlerini Konuşacağız
Prof. Dr. Hamdi Temel Öğretim Üyemizden Çevre Odaklı Erasmus+ Proje Başarısı
Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz
Bilime Adanmış Bir Hayat; Yozgatlı Prof. Dr. Hamdi Temel
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
Akdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
Sağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu
Prof. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
Esma Ocak ve Kazlar Üzerine…
İçim İçime Sığmıyor
Bu sıralar yazmak istemiyorum ustam!
Limon Tuzu: Masum Bir Ekşilik mi, Bilinmesi Gereken Bir Kimya mı?
İnsanlığımızı Geri Getirdin Bize Koronavirüs!
Su gibi aziz ol!
Sosyal medya kullanıcılığı sosyalliğimizi etkiliyor
Plastik kaplamalar ve atıklar ruh halimi de bozuyor!
Yeryüzünde hiçbir plastik atık kalmamalı!
Dicle Üniversitesinde bordan yarı sentetikli el yumuşatıcı krem üretildi
Trendler
-
Köşe Yazıları3 ay önceYozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım
-
Haberler1 ay önce“Sağlık Bilimleri Açısından Salep” Kitabımız Yayımlandı: Gelenekten Bilime Uzanan 20 Bölümlük Bir Bilimsel Eser
-
Köşe Yazıları2 ay önceBiz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük
-
Köşe Yazıları2 ay önceAkdağmadeni Salebi: Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
-
Köşe Yazıları3 hafta önceAntibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz
-
Haberler2 ay önceProf. Dr. Hamdi Temel: “Without Action, We Will Face a Crisis Far Worse Than the Coronavirus Pandemic”
-
Köşe Yazıları1 ay önceİBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ
-
Genel2 ay önceSağlık Bilimleri Açısından Salep Sempozyumu
