Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Darende’de Bir Gönül Durağı: Somuncu Baba

Yayınlanma

Tarih

Bazı mekânlar vardır; yıllar geçse de insanın hafızasından silinmez. Oraya yeniden gittiğinizde yalnızca bir yeri ziyaret etmiş olmazsınız; geçmişinizden bir parçaya, eski hatıralarınıza ve belki de kendinize yeniden dönersiniz.

Malatya’daki DiscoverEU eğitim programımızın ardından yolumuz Darende’ye düşünce benim için böyle bir buluşma gerçekleşti. Uzun yıllar sonra Somuncu Baba Külliyesi’ni yeniden ziyaret etme fırsatı buldum.

Dicle Üniversitesi’nde görev yaptığım yıllarda Darende ve Somuncu Baba, fırsat buldukça ziyaret ettiğimiz yerlerden biriydi. Aradan uzun yıllar geçti. Bu nedenle külliyeye yeniden adım attığımda, bir taraftan eski günleri hatırlarken diğer taraftan ilçenin geçirdiği büyük değişimi görme imkânım oldu.

Doğrusu, gördüğüm manzara beni oldukça etkiledi.

Külliye ve çevresi son derece güzel düzenlenmiş; tarihî ve manevi doku korunurken ziyaretçilerin ihtiyaçları da düşünülmüş. Türbe, camiler, müze, kütüphane, avlular, yeşil alanlar, Tohma Çayı ve çevresindeki sosyal alanlar birbirini tamamlayan büyük bir bütün hâline gelmiş. Nitekim bugün görevlilere göre külliyenin her yıl yüz binlerce ziyaretçiyi ağırladığı belirtiliyor.

Kimdir Somuncu Baba?

Somuncu Baba olarak tanıdığımız Şeyh Hamid-i Veli, Anadolu’nun tasavvuf tarihinde önemli izler bırakmış mutasavvıflardan biridir. Kaynaklarda Hamîdüddin Aksarâyî adıyla da anılır. Eğitim ve irşat yolculuğunun ardından Bursa’ya yerleştiği; burada ekmek pişirerek halka dağıttığı ve bu sebeple halk arasında “Somuncu Baba” adıyla tanındığı aktarılmaktadır.

Onu önemli kılan hususlardan biri de yetiştirdiği insanlardır. Anadolu’nun manevi hayatında çok önemli bir yere sahip olan Hacı Bayram-ı Veli, Somuncu Baba’nın önde gelen mürid ve halifelerindendir. Hacı Bayram-ı Veli üzerinden Akşemseddin’e uzanan irfan çizgisi düşünüldüğünde, Somuncu Baba’nın etkisinin kendi yaşadığı dönemle sınırlı kalmadığı daha iyi anlaşılır.

Bursa’daki hayatıyla ilgili en çok anlatılan hadiselerden biri de beni de çok etkileyen Ulu Cami’nin açılışıyla ilişkilidir. Geleneksel anlatıya göre burada yaptığı konuşma ve Fâtiha Suresi üzerine yorumları onun ilmî ve manevi şahsiyetinin daha geniş çevrelerce tanınmasına vesile olmuştur. Ardından şöhretten uzak durmayı tercih ederek Bursa’dan ayrıldığı anlatılır.

Hayatının son döneminde yolu Darende’ye ulaşmış ve 1412 yılında burada vefat etmiştir. Kabri de bugün ziyaret ettiğimiz Somuncu Baba Külliyesi içerisindedir.

Darende’nin manevi kimliğine vurulan mühür

Somuncu Baba’nın Darende’ye bıraktığı mirası yalnızca bir türbe veya tarihî yapı olarak değerlendirmek eksik olur.

Bugün Darende denildiğinde akla gelen ilk değerlerden birinin Somuncu Baba olması bunun en açık göstergesidir. İnanç, kültür, tarih ve tabiat burada birbirine karışmış durumdadır. Bir tarafta türbeyi ziyaret eden insanlar, diğer tarafta Tohma Çayı’nın sesi; bir tarafta yüzyılların hatırasını taşıyan taş yapılar, diğer tarafta ağaçlar, çiçekler,  su ve suyun sesi…

Bütün bunlar Darende’yi yalnızca geçilip gidilen bir Anadolu ilçesi olmaktan çıkararak önemli bir inanç ve kültür turizmi merkezi hâline getirmiştir. Malatya Valiliği de Somuncu Baba ve çevresinin her yıl yüz binlerce kişi tarafından ziyaret edildiğini belirtiyor.

Bunun ekonomik ve sosyal karşılığı da vardır. Gelen ziyaretçi konaklıyor, alışveriş yapıyor, yöresel ürünleri tanıyor, ilçenin diğer tarihî ve doğal güzelliklerini ziyaret ediyor. Böylece Somuncu Baba’nın asırlar önce bıraktığı manevi miras, günümüzde Darende’nin kültürel görünürlüğüne ve turizm hareketliliğine de katkı sağlıyor.

Burada özellikle Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nın çalışmalarını da anmak gerekir. 1990’lı yıllardan itibaren gerçekleştirilen restorasyon ve çevre düzenlemeleriyle türbe çevresi genişletilmiş; müze, kütüphane, cami bölümleri, avlular ve sosyal alanlarla külliye bugünkü kapsamlı yapısına kavuşturulmuştur.  Görmeye değer yani…

Ve o meşhur balıklar…

Somuncu Baba’yı anlatıp balıkları unutmak elbette olmaz.

Külliyenin önündeki Balıklı Havuz, buranın hafızasının adeta canlı bir parçası. Kayadan çıkan suyun beslediği havuzdaki balıkların, Tohma Kanyonu içerisindeki “Balıklı Kuyular” ile havuz arasında hareket ettikleri belirtiliyor. Bugünkü havuzun oluşturulmasında da Osman Hulûsi Efendi’nin 1960’lı yıllardaki girişimlerinin önemli payı bulunuyor.

Çocukların merakla izlediği, büyüklerin başında durup seyrettiği bu balıklar külliyenin manevi ve doğal atmosferinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş.

Aslında Darende’de insanı etkileyen unsurlardan biri tam da bu: su ile taşın, tabiat ile tarihin, sessizlik ile duanın yan yana bulunması.

Tohma Çayı’nın sesi bazen size eşlik ediyor, bazen ağaçların arasından kayboluyor. Kanyonun sarp kayalıkları hemen yanı başınızda yükselirken birkaç adım ötede yüzyılların manevi mirasını taşıyan bir türbenin önünde duruyorsunuz.

Ziyaretimizin cuma gününe denk gelmesi ayrı bir güzellik oldu. Somuncu Baba Külliyesi’nde cuma namazımızı kıldık. Farklı şehirlerden gelen insanlar ile aynı safta buluşmamız ve ardından türbeyi ziyaret etmemiz, oradaki manevi atmosferi daha da güçlü hissetmeme neden oldu..

İnsan bazı yerlerden fotoğraflarla döner, bazı yerlerden ise düşüncelerle…

Darende’den her ikisiyle de dönüyorsunuz.

Somuncu Baba’nın hayatına baktığımızda öne çıkan değerlerin gösterişten uzak durmak, insanlara hizmet etmek, paylaşmak ve ilmi irfanla buluşturmak olduğunu görüyoruz. Belki de yüzyıllar sonra hâlâ insanların onun bulunduğu mekâna yönelmesinin sebeplerinden biri budur. Eksikliğimizi oradaki vecizeleri okuyarak anlıyoruz.

Ekmek dağıtarak insanların gönlüne giren bir gönül insanının adı, aradan altı asırdan fazla zaman geçmesine rağmen yaşamaya devam ediyor. Demek ki iz bırakmak böyle bir şey.

Bugün Darende’de onun adı bir türbede, bir camide veya tabelada yaşamıyor sadece; ilçenin kültüründe, turizminde, hafızasında ve insanlarında da yaşamaya devam ediyor.

Malatya’daki eğitim programımızın ardından yaptığımız bu ziyaret, benim için yıllar sonra eski bir dosta uğramak gibiydi.

Tohma’nın kıyısında biraz yürümek, balıkları yeniden görmek, Somuncu Baba’nın huzurunda dua etmek ve cuma namazını burada eda etmek gerçekten güzel bir nasip oldu.

Darende’den ayrılırken insanın zihninde suyun sesi, gözünde yeşillikler ve gönlünde güzel bir huzur kalıyor.

Yolunuz Darende’ye düşerse Somuncu Baba’ya uğramadan geçmeyin.
Tohma’nın sesini dinleyin, balıklara bakın, o tarihî mekânda biraz oturun.
Bazen bir şehri tanımak için sokaklarında dolaşmak yetmez; o şehrin gönlüne de dokunmak gerekir.

Kaynaklar: T.C. Malatya Valiliği, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı, Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi.

Köşe Yazıları

Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.

Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen “DiscoverEU Dahil Etme Eğitim”i ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.

Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.

Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?

Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.

İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.

Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.

Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe

DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.

Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.

Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.

Seyahat değil, öğrenme deneyimi

DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.

Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.

Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.

Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.

Malatya’dan geriye kalan

Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.

Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.

SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.

Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor.

Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor.

Ancak bakteriler de mücadele ediyor.

Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor.

Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor.

Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç.

Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı.

Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor

Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti.

Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor.

WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması.

Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil.

Bakteriler sınır tanımıyor.

Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor.

Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil.

Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir.

WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor.

Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var?

İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu.

Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar.

Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir.

Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor.

İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor.

Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor.

Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi.

Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.

Bu sonuç son derece düşündürücü.

Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli.

Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor.

Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor

Bir tarafta mikroplastikler…

Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri…

Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri.

Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir.

Asıl sorumuz şu olmalı:

Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor?

Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır.

Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir.

Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz.

Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor:

Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir.

Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil

Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var.

Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor.

Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir.

Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir.

Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor.

Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız.

Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız.

Hastanelerde enfeksiyon kontrolünü güçlendirmeliyiz.

Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz.

Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz.

Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız.

Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır

Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.

Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir.

Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır.

Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir.

Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir.

Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir.

Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur.

Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz.

Çünkü bakteriler değişiyor.

Bilim de geçirmek zorunda.

Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir.

Kaynaklar

  1. World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026.
  2. Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ

Yayınlanma

Tarih

Yazar

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası

Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.

Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.

Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.

Bir gencin merakından doğan bilim

Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.

Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.

Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?

Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.

İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.

Disiplinler arasındaki buluşma noktası

İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.

Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.

Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.

Tıp neden yapılır?

İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.

Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:

Tıp neden yapılır?

Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.

Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:

Hasta.

Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.

Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru

İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.

Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:

İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?

Son söz: bizden sonra ne kalacak?

İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.

Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş