Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

“Adabı Muaşeret” düsturları bizle beraber yok olup gidiyor!

Yayınlanma

Tarih

Akşam yorgun argın eve gelip televizyon haberlerini izlediğim zaman, şok geçiriyorum. Yıllardır düzelir diyorum ama her gün şiddet, vahşet ve kan gittikçe artıyor. Sanki ülkemde bir şeyler yanlış gidiyor.

Çağımıza uygun çok iyi eğitimler vermeye başlamışız doğru. Doğrusu ve yanlışı ile devlet okullarının yanında özel okullarında sayıları artmış. Yetmemiş etüt merkezleri kurulmuş, oda yetersiz kalmış özel hocalar tutarak çocuklarımızın daha iyi bir eğitim almalarını sağlamaya çalışmışız. Paran da var ise istediğin okulda çocuklarını eğitme şansı yakalamışız.

Eskiye göre fiyatlar da ucuzlamış. Hocaların kalitesi de rekabet olmasından dolayı artmış. Bu tatlı rekabet hocaları da daha iyi yetiştirmiş. Kendisini yetiştirmeyenler ise meslektaşlarını geriden takip etmişler.

Ama düşünceye dayalı değil ezbere dayalı bir sisteme doğru gitmeye başlamış eğitimimiz. Test mantığı öğrenmenin yerini almış. Bu konuyu şimdilik ayrı tutuyorum.

Aileler çocuklarının daha iyi bir gelecek hazırlamaları için müthiş bir çaba sarf ettiklerini görüyoruz. Tüm maddi kaynaklarını çocukları için adeta seferber etmişler.

Ama bir yerlerde hata var sanki. Ruhsuz, kimliksiz ve maneviyatsız bir nesile doğru sürükleniyoruz gibi.

Çocuklarımızın hareketleri değişmeye başlamış, konuşmuyorlar, tartışmıyorlar, yorum yapmıyorlar. Gelecek endişesi ise hiç duymuyorlar. Nasıl olsa anne ve babalar onun yerine düşünüyor, geleceğini hazırlıyorlar. Sularını bile bardaklarına koyup içmekten acizler adeta.

“Adabı Muaşeret” kurallarımızı ise tamamen biz bile unutmuşuz ki çocuklarımıza örnek olamıyoruz.

Filmlerde çatal solda, bıçak sağda diye “Adabı Muaşeret” kurallarımızı farklı bir boyuta getirmeye başlamışlar. Ya da başlarda kitaplar ile insanları dolaştırmışız, doğru yürümeyi öğrenelim diye. Bence başarılı da olmuşlar. Kısıtlamışlar, adeta anlamsızlaştırmışlar bilerek ya da bilmeden “Adabı Muaşeretimizi”…

Oysa güne tanıdık ya da tanıdık olmayan kişilere “Allah’ın selamı ile başlamak” ya da gülümseyerek “günaydın” demek, hal hatır sormak ne kadar da önemli bir şey olduğunu çocuklarımıza öğretmemişiz. Ben babamdan öğrendiğim gibi “eve girerken veya dışarı çıkarken her zaman selam vermeyi” kesmedim, kendime düstur edindim. Çocuklarımdan da selam vermelerini her zaman istemişimdir. Bu köşe yazıyı okuyan kişiler; lütfen çocuklarımıza “bugün tüm arkadaşlarınıza ve çevrenize selam verin” diye öğütleyin.

İnsanları rencide etmemeyi öğretememişiz. Gerçi ilk olarak biz çocuğumuzu rencide etmişiz. Başkasının çocuğu ile kıyaslayarak, komşu çocuğun başarılarını takdir etmişiz ama kendi çocuğumuzun meziyetlerini ise görmemişiz, gözümüz hep başkalarında olmuş…

Trafikte gelişi güzel korna çalmamayı, sana ait olan yolda arabayı sürmeyi, bağırıp çağırmamayı, küfür etmemeyi, kırmızı ışıkta kamera olmasa bile geçmemeyi, yaşlı insanlara ve yayalara sabır ile yol vermeyi, arabanın camından dışarı bir şeyler atmamayı, insanları rahatsız edecek tarzda naralar atmamayı çocuklarımıza öğretmeliyiz. Tabi önce ebeveynler olarak bizler bu olumsuz davranışları yapmamamız gerekiyor.

Yolda tükürmemeyi, etraftaki çiçeklere, ağaçlara zarar vermemeyi öğretmeliyiz.
Sırada beklemeyi, kaynak yapmanın çok kaba bir davranış olduğunu, ekmek alırken sıraya geçmeyi,

Hayvanlara kötü davranmamayı, eziyet etmemeyi,
“Sokak hayvanlarını besliyorum” düşüncesi ile evde ne atık varsa sokaklara gelişigüzel dökmemeyi,

Çevremizi kirletmemeyi,

Bisiklet yolunda yürümemeyi,

Donla denize girmemeyiJ

Lokantalarda yemek yedikten sonra tabağın içine kürdan, peçete atmamayı,

Büyüklere karşı saygılı hitap etmeyi, akranlarına karşı kaba davranmamayı, bayanlara karşı çok daha nazik hareket etmeyi, “hişt kelimesinin çok kaba bir şey olduğunu,

Giyimimize çok dikkat etmemiz gerektiğini ve temiz giyinmeyi,

Telefonlarda nasıl konuşmamız gerektiğini,

Sınıfa girerken acele ile birbirini itmeyerek sıra beklemeyi, sabırlı olmayı,

Sıralarda gürültü çıkarmadan sessizce oturmayı,

Verilen görevlerde mazeret üretmemeyi,

Ayakkabılarımızın devamlı temiz ve boyalı olmasını,

Kütüphanede ses çıkarılmamasını,

Evde anne babaya her zaman yemekte veya ev işlerinde yardım etmeyi, sesimizi yükseltmemeyi,

Hususi hayatımızı kimse ile paylaşmamayı,

Lüzumsuz münakaşalardan kaçınmayı…

Yukarıdaki “Adabı Muaşeret” düsturları uzadıkça uzar gider.

Bu kurallara uymamız hayatımızı kolaylaştırır, istikrar sağlar bizlere, kısaca neyi yapabileceğimizi neyi de yapamayacağımızı belirler. Çocuklarımız “adam gibi adam” olur…

Lütfen düşünelim, bu kurallara ne kadar uyuyoruz ya da çocuklarımızı bu konu da ne derece eğitmişiz. Çocuklarımızın davranışlarını ve de yetiştirme tarzımızı baştan sona tekrar gözden geçirmemiz gerekmektedir.

En doğrusu da okullarımıza “Adabı Muaşeret” dersini tekrar koymamız gerekecek. Yoksa bu düsturlar bizle beraber yok olup gidecek ve geri dönülmez yaralar açacak. Bu akşam haberleri bu yazılanları düşünerek dinlerseniz ne kadar vahim bir durumda olduğumuzu anlarsınız…

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Avrupa’ya Gitmeden Önce: Malatya’da DiscoverEU Eğitimi

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.

Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen “DiscoverEU Dahil Etme Eğitim”i ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.

Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.

Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?

Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.

İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.

Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.

Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe

DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.

Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.

Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.

Seyahat değil, öğrenme deneyimi

DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.

Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.

Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.

Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.

Malatya’dan geriye kalan

Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.

Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.

SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.

Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz

Yayınlanma

Tarih

Yazar

Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor.

Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor.

Ancak bakteriler de mücadele ediyor.

Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor.

Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor.

Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç.

Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı.

Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor

Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti.

Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor.

WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması.

Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil.

Bakteriler sınır tanımıyor.

Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor.

Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil.

Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir.

WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor.

Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var?

İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu.

Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar.

Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir.

Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor.

İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor.

Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor.

Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi.

Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.

Bu sonuç son derece düşündürücü.

Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli.

Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor.

Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor

Bir tarafta mikroplastikler…

Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri…

Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri.

Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir.

Asıl sorumuz şu olmalı:

Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor?

Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır.

Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir.

Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz.

Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor:

Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir.

Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil

Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var.

Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor.

Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir.

Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir.

Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor.

Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız.

Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız.

Hastanelerde enfeksiyon kontrolünü güçlendirmeliyiz.

Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz.

Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz.

Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız.

Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır

Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.

Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir.

Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır.

Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir.

Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir.

Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir.

Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur.

Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz.

Çünkü bakteriler değişiyor.

Bilim de geçirmek zorunda.

Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir.

Kaynaklar

  1. World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026.
  2. Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026.

Okumaya devam et

Köşe Yazıları

İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ

Yayınlanma

Tarih

Yazar

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası

Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.

Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.

Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.

Bir gencin merakından doğan bilim

Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.

Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.

Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?

Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.

İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.

Disiplinler arasındaki buluşma noktası

İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.

Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.

Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.

Tıp neden yapılır?

İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.

Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:

Tıp neden yapılır?

Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.

Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:

Hasta.

Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.

Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru

İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.

Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:

İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?

Son söz: bizden sonra ne kalacak?

İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.

Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.

Okumaya devam et

Trendler

Prof. Dr. Hamdi Temel © 2020 Tüm hakları saklıdır. Site içerisindeki yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılması yasaktır.

Toplam Ziyaretçi Sayısı

maksibet giriş maksibet film hd izle film izle film hd izle şutbet giriş şutbet oslobet giriş oslobet betmoris giriş betmoris elexusbet giriş favorislot elexusbet giriş